Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 44
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 6 Gün Gelmedi
abdullahank 108 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 224 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 236 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
BU HALK ADAM OLMAZ"MI?
Yazar Fakir - Eylül 11 2007 - 20:54:35
BU HALK ADAM OLMAZ"MI?

***BU HALK ADAM OLMAZ % BİLMEM KAÇI APTAL DİYENLERE SÖZDE "AYIDN"LARA SERVCİ SOL'A

“Bu halk adam olmaz!” mı?

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLÛKU

Akrep gibisin kardeşim,

korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.

Serçe gibisin kardeşim,

serçenin telaşı içindesin.

Midye gibisin kardeşim,

midye gibi kapalı, rahat.

Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.

Bir değil,

beş değil,

yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,

gocuklu celep kaldırınca sopasını

sürüye katılıverirsin hemen

ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani,

hani şu derya içre olup

deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer

ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

-demeğe de dilim varmıyor ama-

kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!

NAZIM HİKMET

Türkiye yeni bir seçime giriyor. Burjuva-Bezirgân partiler, her seçim döneminde olduğu gibi, halkımızı demagojileriyle kandırmaya devam ediyor. Bakıyoruz, en “kıytırık” denebilecek bezirgân partiler bile meydanlara binlerce insan çekebiliyor. Halkımız büyük ölçüde bezirgân partilerin demagojilerini yutuyor. Bir bezirgân parti iktidardan inerse, bir diğeri iktidar oluyor. Çünkü yukarıda Nazım’ın da yazdığı gibi on yıllardan beri koyuna döndürülmüş durumda halkımız.

Halkımızın bu durumu, oy davarına döndürülmüş oluşu, ne yazıktır doğrudan doğruya halkımızın suçlanmasını getiriyor. Nazım da yukarıdaki şiirde, üzücü ama, halkımızı suçluyor. “Bu dünyada, bu zulüm senin sayende. Kabahat senin diyemesem de, kabahatin çoğu senin” diyor. Doğru mu? Bizce değil... Nasrettin Hoca fıkrasında, komşuların hırsızı değil de eşeği çalınan Hoca’yı suçlaması misali... Aziz Nesin, bu yaklaşımı daha da uç noktaya vardırarak, “Türk halkının yüzde 60’ı aptaldır” demişti. Oğlu Ali Nesin ise bu oranı yüzde 90’a taşımıştı. Ellerinde bir ölçü aleti var da ölçmüşler gibi...

Aydınlarımızın genel hastalığı diyebiliriz bu yanlış davranışa. Aydınlarımız, halkımızın bezirgân partilerce güdülmesi karşısında umutsuzluğa kapılarak “Bu halk adam olmaz” deyip işin içinden sıyrılıveriyorlar. Hatta her seçim sonrasında fazla bir şeyin değişmediği görülünce, “İyi oldu, anlasın Hanya’yı, Konya’yı!”, “Müstahak bu halk buna!” gibi serzenişler de duyarız. Aslında umutsuzluğa kapılmak deyimi zayıf kalıyor bu davranış için. “Siyasi körlük” demek daha doğru. Aziz Nesin ve Ali Nesin gibi kişileri “sol” kabul edersek, “anarşist sorumsuzluğu” deyimini de ekleyebiliriz, bu davranışı tanımlamak için.

Halka böyle yaklaşanlar sadece “sol” eğilimliler değil. Sağ kesimden de benzer yaklaşımlar gösterenler var. En sert eleştiriler de Necmettin Erbakan’dan geliyor. Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi (ESAM) tarafından düzenlenen toplantılardan birinde şöyle diyor Erbakan, kendine has cümlelerle:

“(...) Bak ey kahvede oturan kasketli Ahmet, sen 3 Kasım’da ne yaptın biliyor musun? Şurada 1 yazıyor ya, sen halksın, sırtına hortumu bağladın. Oyunla AKP’nin eline verdin. O da getirdi hortumu rantiyenin cebine akıttı. Senin yaptığın iş budur. Şimdi ne yapacaksın? (...) Sebep kim? Sensin. Verdiğin oy. Sen oyunla, ben aç kalmak istiyorum diyorsun. Cenabı Allah da öyle mi ya kulum, al öyleyse açlığı vereyim diyor. Kendi elinle aç kalıyorsun, oy verirken nereye oy verdiğinin farkında değilsin ki. Sen 3 Kasım’da kendi sırtına hortumları bağladın, AKP’nin eline verdin oyunla, o da götürdü rantiyecinin cebine akıttı.”

Kısacası, sağcısı olsun, solcusu olsun, gerçekleri görmeyip halkımıza çamur attı, atıyor. 22 Temmuz sonrasında da böyle devam edeceği besbelli. Hem de daha yoğun bir şekilde... Çünkü halkımızın önüne konan seçenekler sınırlı: Kırk katır veya kırk satır! Dolayısıyla seçim sonrasındaki tablo çok da farklı olmayacak. Bezirgân partiler var olan sistemin aynen devam etmesini sağlayacaklar.

Pekiyi, denecek... Halkımız gerçekleri neden görmüyor veya göremiyor?

AKP’li din bezirgânlarının son beş yılda yaptıkları apaçık ortada. Ekonomide işsizlik-pahalılık, yolsuzluklar diz boyu, dış borç almış yürümüş, ekonomide ve siyasette yerli ve yabancı Parababalarının her dediği oluyor, emekçi halka uygulanan vergiler dünyanın en yüksek vergileri, sıcak para ve faiz soygunu son hızda devam ediyor, halkımızın alınteriyle üretilen kamu zenginlikleri birer birer yok pahasına satılıyor, ülke tümüyle ABD-AB emperyalistlerinin güdümüne sokuluyor. Din bezirgânlarının emekçi halkımıza karşı yaptığı hainlikler saymakla bitmiyor. Gerçekten de kabul edilebilir değil bu uygulamalar. Bütün bunlara rağmen, elle tutulur kitlesel tepki olarak Cumhuriyet mitinglerini bir yana bırakırsak, ülke yönetimine yansıyacak tepki yok denecek ölçüde. Hâlâ bezirgân partiler revaçta...

Halkımızda gerçekten de bir anormallik, bir eksiklik mi var acaba? Halkı suçlayanlar haklı mı?

Halkı suçlayanlar kim?

Halkı suçlayanlara baktığımızda ne görüyoruz? Bunlar genellikle sol eğilimli “aydın” kişiler. “Aydın” nitelemesini, şu epeyce mürekkep yalamış oluşlarına dayandırıyoruz. Aydınlar, hangi ülkede olursa olsun, toplumun en duyarlı kesimi.

“(...) Aydınlar, tüm toplumda sınıf çıkarlarını ve siyasi gruplaşmaların gelişmesini en bilinçli, en kararlı ve en doğru biçimde yansıtan ve ifade eden bir kesimdir”, diyor Lenin. (Bogdanov ve Gussev’e Mektup)

Aydınlar, toplum içinde başlı başına toplumsal bir sınıf oluşturmazlar. Modern toplumun (kapitalist toplumun) yarattığı küçükburjuva yığınlar içinde yer alırlar. Kapitalist toplumun iki modern sınıfı olan burjuvazi ile İşçi Sınıfı arasında kalırlar. Bu anlamda Arafat’tadırlar. Bir yandan kapitaliste uzmanlığını, bilgisini, kafa emeğini satarken kapitalist artıdeğer sömürüsünden nasibini alır. Bu açıdan İşçi Sınıfına yakın durur. Ama öte yandan, durumu gereği kapitalist sömürünün süregitmesine, kapitalist sömürüye aracılık eder. Bu açıdan da işveren sınıfına yakın düşer, işverenin kapıkuludur. Bu ikilem aydınları ömrü billâh zorlar. Bu yüzden, aydın deyince içinden haini de, namussuzu da, uşağı da çıkar, ama namuslusu, yurtseveri, devrimcisi de çıkar. Ancak aydınların ezici çoğunluğu, özellikle de geri ülke aydınları, ne kadar kapıkulu konumunda olursa olsun, geri ülke emekçilerinin katlanmak zorunda kaldığı sıkıntılarla yüz yüzedir. Bu nedenle, aralarından çıkan çok az sayıdaki hain dışında, aydınlar namuslu halk çocuğu konumundadır.

Namuslu aydınlar halka karşı yapılan eylemleri erken sezer, açıklar, hatta mücadele de eder. Ancak halkta tüm çabasına rağmen kıpırtı olmayınca pesimizme (kötümserliğe) kapılır. Bu pesimizmle en kolay olanı yapar: Halkı suçlar. Aydın kesimin büyük çoğunluğu böyle davranmaktadır.

İlerici görünen kimi aydınlarsa bugün doğrudan din bezirgânlarına çalışıyor. Örneğin, 22 Temmuz’da “bağımsız” aday olarak ortaya atılan Baskın Oran, AKP hakkında bir tek olumsuz söz etmiş değil. Sevrci solcudan başka ne beklenebilir ki! Milliyet yazarı Melih Aşık, bu konuda şöyle yazıyor köşesinde:

“Bağımsız aday Baskın Oran dün CNN’de AKP’yi neden eleştirmediği sorusuna yanıt verdi. Yanıt verirken yine AKP’den çok CHP’yi eleştirdi. Dedi ki:

“- CHP halkın üzerine korku spreyi sıkıyor. Cumhuriyet mitinglerini hatırlayın. Bunun düzenleyenlerin başında eski Jandarma Genel Komutanı vardı. İnsanlar o mitinglere bu korku nedeniyle katıldılar...

“Baskın Oran arkadaşımız ülkede irtica tehlikesi olmadığı düşüncesinde. Öyle bakarsanız, “Laiklik tehlikede” diyen herkesi “Korku yaratıyor” diye suçlamanız olası... Öyle bakarsanız AKP’den şikâyete de gerek yok zaten...” (Milliyet, 21 Temmuz 2007)

Bazı iyi niyetli aydınlarınsa ellerinde pusulası yok. Zaman zaman doğruları görüp söyleseler de, en kritik bazı sorunlarda gerçekleri göremiyorlar, sapıtıyorlar. Pusula İşçi Sınıfı sosyalizmidir. Modern İşçi Sınıfıyla bütünleşmedikçe aydınların yanılgıya düşmeleri kaçınılmazdır. İşçi Sınıfı ile bütünleşmek, İşçi Sınıfının siyasi ve ekonomik örgütlerinde çalışarak olur. Bunu yapamayan iyi niyetli aydınların bir kesimi ya Burjuva Sosyalizmine kapılarak salon sosyalistliği yapar, oradan Sevrci Sola varabilir. Bunların sırtında yumurta küfesi yoktur, örgüt disiplini, örgüt denetimi nedir bilmezler. Bu nedenle dedikleri, yaptıkları yanlarına kalır. Tıpkı bugün gördüklerimiz gibi... Aslında temsil ettikleri sınıf, emperyalizm döneminde Finans-Kapital dışında kalmış, Finans-Kapital tahakkümünden etkilenen tekel dışı Vahşi Burjuvazidir. Burjuva sosyalizmi yapan aydınlarımız bulundukları toprakları da tanımazlar. Bizim Antika-Modern kırması kapitalizmimizi anlamazlar. Kendilerini gelişmiş Batı ülkelerinde sanırlar. Batı dillerinden tercüme ettiklerini aynen benimseyip Türkiye’ye uygulamaya kalkarlar. Bilmezler ki Türkiye kapitalizmi, yarı feodal özelliktedir. Tefeci-Bezirgânlık gibi binyıllardır bu toprakları kasıp kavuran Antika sınıf hâlâ dipdiri durmaktadır. Toplumumuzun iliklerine işlemiştir. Batıda ise bu sınıf kökünden kazınmıştır. Bu temel farkı göremeyip dinci örgütlenmeyi tehlikeli bulmazlar, türban olayında olduğu gibi “insan hakkı” olarak değerlendirip türbanı savunurlar. Hatta Murat Belge gibi kendini sosyalist sayan burjuva aydınları, maddi altyapıyı göz ardı edip soyut ahlâk kavramı çerçevesinde dinci örgütlenmeleri aklar, solun bu gericilerle diyalogundan dem vurur:

“(...) Daha radikal, daha safkan, bir İslamcılık, sola, uzun vadede daha güçlü bir rakip gibi görünebilir. Böyle düşünmek, bazı bakımlardan haklı ya da gerçekçi olabilir. Ama radikal ve pürist İslamcı çizgide kalanlar aynı zamanda daha dürüst ahlaklı bireylerdir. Görüşler ne kadar aykırı olsa, ahlaklılar arasında diyalogun daha değerli olacağına inanıyorum.” (Murat Belge, Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek, Birikim Yayınları,1989)

Yaklaşık 20 yıl önce böyle diyerek dinci örgütlenmeyi aklayan ve dincilerin bugünkü yükselişine çanak tutan M. Belge, 2002 seçimlerinde tek başına gelen AKP İktidarı hakkında da iyimserdir. Eski tutumunu sürdürür. Gazeteci Derya Sazak soruyor ve M. Belge cevaplıyor:

“AK Parti’nin iktidara gelmesiyle başlayan yeni dönemi nasıl görüyorsunuz? Türkiye, Batı’nın gözüyle ‘ılımlı İslamın demokrasiyle sınavı’ndan başarılı çıkacak mı?

“İhtiyatlı iyimserim. Dış ve iç dinamiklerin bir ortak doğrultuda, demokratikleşme, çağdaşlaşma, küreselleşme yönünde ağırlık koyacağını düşünüyorum. Nesnel zorunluluklar Türkiye’yi buraya doğru itiyor” (Milliyet, 18 Kasım 2002)

AKP’nin iktidarının ikinci yılı sonunda yapılan bir başka söyleşide ise AKP’ye “Helal olsun” diyor aynı zat (Murat Belge):

“Benim düşündüğüm bir solcu hükümetin yapacağı, dış politika filan gibi belirleyici konularda -zina yasası çıkarmaktan bahsetmiyorum elbette- üç aşağı beş yukarı AKP’nin yaptıklarını yapmaktır. Ha sol bir hükümet bence onların yaptıklarından daha iyi daha sofistike filan yapmalı, ama ben bunu AKP’ye bir eleştiri olarak söylemiyorum, tam tersine ‘Helal olsun’ diyoruz. Sağ diye, sol diye neler gördük şimdiye kadar. Onların yanında zemzemle yıkanmış gibiler. Bu kadarına da razıyız.” (Akşam, 8 Ocak 2005)

Bu durumda bize “Bu kadarına da pes!” demek düşer. Ona da helal olsun! Bir “aydının” halktan tümüyle kopuşunun ve hainleştiğinin göstergesidir söyledikleri.

Diğer bazı aydınlarsa halkı bilinçlendirmek için yola çıkarlar ama bunun gereği sabırlı, kararlı, aşağıdan yukarıya örgütleme yoluna giremezler. Bu sabrı gösteremezler. Aceleyle bizim topraklarımıza uymayan devrim teorilerini uygulamaya kalkarlar. Evrim aşamasıyla Devrim aşamasını birbirine karıştırırlar. Özgüç İşçi Sınıfını gözden kaçırırlar. Özgücün yerine “öncü”yü koyarlar. Tıpkı Ekim Devrimi öncesinde Rusya’da, İşçi Sınıfının yerine devrimin özgücü olarak küçükburjuvaziyi koyan Narodnikler gibi... Tümüyle Narodnikler gibi olmasa da (Narodnikler hiç olmazsa Çara ya da Çarın bakanlarına suikastlar düzenliyorlardı), onlardan bile geri, kitleden kopuk keskin eylemler düzenlerler. O da muhalif rüzgârlar nispeten şiddetliyse olur. Bu girişimler de kaçınılmaz olarak hüsranla sonuçlanır. Hatta burjuva sosyalizminin yaptığına benzer şekilde, geçmişte Mazlum-Der gibi dinci-gerici örgütlenmelerle “Türbana Özgürlük” mitingleri düzenlemekten utanmazlar. Bu noktada keskin küçükburjuva solculuk popülizme karar. Bunlar da, belki M. Belge gibi, solun sağ içinden çıkacağını ummaktadırlar. M. Belge, yukarıda sözünü ettiğimiz söyleşide şöyle diyor çünkü:

“(...) Sağın içinden sol çıkacaktır. Daha yeni olan, değiştirici, dönüştürücü olan sol olduğu için. Fakat bugün bunun ilk potansiyel sinyallerinden, ilk çekirdeklerinden söz edebiliriz ancak.” (Akşam, 8 Ocak 2005)

Tayyipgil mi acaba bu ilk çekirdekler? Yoksa Ertuğrul Günay’lar mı? Bilinmez...

Demek ki, burjuva aydınlar olsun, küçükburjuva aydınlar olsun, yerli ve yabancı Finans-Kapitalin yüzde yüz desteklediği AKP’ye doğrudan ya da dolaylı destek vermiş oluyorlar. Bunun nedeni, hem ellerinde pusula, yani devrimci teori olmayışıdır, hem de İşçi Sınıfından, emekçi halktan kopuk oluşlarıdır. Bu nedenle gerçekleri göremezler. Halkta bir kıpırtı olmayınca da, kolayca halkı suçlayıverirler. Çünkü halka tepeden bakmaktadırlar. Oysa halka bilinç aydınlarca taşınır. Ama bu aydınların halkla bütünleşmesini gerektirir. Halk içinde mücadele etmeden doğruların gevelenmesi, “Aydınlar hamamında gazel okumak”tan öteye gitmez. Aydınların böyle pespaye hali, halkımızın uyanamayışını da açıklayan önemli bir etken.

Çok partili demokrasi oyunu ve seçimler

Halkımızı kandırmada en büyük etken “Demokrasi” oyunu. Egemen güçler, ülkemiz için belirtirsek Finans-Kapital ve Tefeci-Bezirgânlık, demokrasi oyununu seviyor. Bu oyunu en iyi oynayanlarsa gelişmiş Batı ülkeleri. İngiltere, ABD gibi emperyalist metropollerde demokrasi oyunu çifte parti ile yürütülür. ABD’de Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Parti, İngiltere’de İşçi Partisi ile Muhafazakâr Parti, halkı güderler. Bunlardan biri yıpranınca diğeri iktidara getirilir. Bizim gibi Antika-Modern kırması kapitalist ülkelerde veya kapitalizmin daha geç girdiği ülkelerde (Almanya, İtalya vb.) kapitalizm öncesi sınıf ve tabakaların, özellikle geniş küçükburjuva tabakaların güçlü varlığı nedeniyle çifte parti oyunu Batı’daki gibi pürüzsüz sürdürülemez. Ancak, geç gelen gelişmiş kapitalist ülkelerde de egemenler açısından bakılırsa oyun nispeten başarılı sürdürülür. Geri ülkelerde demokrasi oyununu sürdürmek çok daha güçtür. Örneğin Türkiye’ye bakıldığında, siyasi partilerin aşınıp bittiğini, yerlerine başka partilerin kurulduğunu görüyoruz. Oysa geç gelen gelişmiş kapitalist ülkelerde partiler baştan beri varlığını sürdürmektedir. Türkiye’de cumhuriyetin başından beri ayakta kalmış parti olarak sadece CHP görülüyor, o da nice değişikliklerden sonra... Gene de, demokrasi oyunu geri ülke egemenleri için de vazgeçilmezdir. Varsın ne kadar fazla parti kurulursa kurulsun. Kafalar ne kadar karışırsa o kadar iyidir. Kıvılcımlı, bizim gibi ülkelerde çok partili demokrasiyi şöyle özetler:

“Çok partililik kapitalizm kurdunun sevdiği dumanlı havaydı. Bir sürü partinin yarattığı bulanık suda balık avlamak kapitalizm için alışılmış bir zanaattı. Çok parti kaosu (mahşeri) sonuçsuz, verimsiz, ikircikli düşünce ve davranış kargaşalıklarına elverişliydi. O karışıklıkta geniş küçükburjuva yığınları bunalırlar, küçükburjuva eğilimleri azıtırdı. En sonunda çıkar yol bulamayan büyük yığınlar Finans-Kapital zümresinin yumruğu altına sığınmak zorunda kalırlardı.

“Kapitalizmin küçük çıkarlar anaforuna kapılmış bir ülkede insanlar günlük dalaverelerinden başka işe vakit bulamazlar. Bu ülkelerde İşçi Sınıfı azınlıktadır. Küçük mülk sahipleri yerlerde sürüngenliğe yatkındır. Açlıktan ölürken gözü çöplükte kalan kuş beyinli horozlara benzerler. Bu şaşkın kalabalıkları Finans-Kapital kendi sandıklarına oy davarları gibi ürkütmenin kolayını her zaman bulur.

“Bırakın herkes istediği partiyi kursun. Partiler ne denli çoğalırsa, ezilen ve sömürülen alt sınıf ve tabakaların dünyayı net görmeleri o denli imkânsız olur. Demokrasi panayırında bol bol çıkarılan politika curcunaları memleketi çarçabuk Babil Kulesi’ne çevirir. Oligarşi zümresi Finans-Kapital ve devlet ağalarıyla yüzyıllardan beri kurulu dalyanında gittikçe daha bereketli avcılıklar geliştirir.

“İngiltere ve Amerika dışında kalan irili ufaklı kapitalist ülkelerde “DEMOKRASİ” adı verilen ÇOK PARTİLİ oyununun anlamı budur.” (Hikmet Kıvılcımlı, Genel Olarak Sosyal Sınıflar ve Partiler, Derleniş Yayınları, s. 55-59)

Çok partili demokrasi oyununun başlıca unsuru düzmece seçimlerdir. Böylece, sömürü, sömürünün niteliği, gerçek sömürücüler gizlenir. Seçimlerde A partisi yıpranınca gider, yerine B partisi gelir. O da mı yıprandı, yerine bir başka parti gelir. Ama sömürü devam eder, sömürücüler değişmez. Halksa, parti değişimlerini sanki iktidar gerçekten değişiyormuş sanır. Yeni partinin iktidarı ile sorunların giderileceğini bekler. Ama özünde değişen fazla bir şey yoktur. Tıpkı Neyzen Tevfik’in dörtlüğünde söylendiği gibi:

Şarkı gene o şarkı

Sazlarda tel değişti

Yumruk gene o yumruk

Bir varsa el değişti

Üstelik, bu elin seçimine bizzat halk da oy vererek katkıda bulunmuştur. Demokrasi halkın halk tarafından idaresi değil midir? İşte sana demokrasi. Halk oyunu verdi, böyle oldu! Bu anlamda seçimler, sömürünün “meşruiyet” kazanmasıdır. Aydın kapıkullarımız bu “meşruiyet”i yere göğe sığdıramaz. Oysa hiçbir meşruiyeti yoktur bu seçimlerin. Demokrasinin esamisi okunmaz. Son yaşadığımız seçim bunu göstergesidir. Milletvekili adayları halk tarafından değil, parti liderleri tarafından belirlenir. Halk hangi adaya oyunu verdiğini bile bilmez. Çevresindeki örgütlü güçlerce para ile veya zorla kime oy vereceği konusunda yönlendirilir. Halkı satın almak, kandırmak için çok büyük paralar ortaya dökülür. Seçim sırasında dökülen paralar, yapılan sözde yardımların kaynağı bellidir. Bugün AKP’nin seçimde 3 milyar dolar harcadığı belirtilmektedir. AKP’nin pirincinden, nohutundan tutun buzdolabı gibi ev eşyalarına kadar “yardımlarda” bulunduğu basında yer alıyor. Değirmenin suyu nereden geliyor? Bunun bir bölümü yolsuzluklarla halktan söğüşlenen gelirlerdir. Yerli ve yabancı Parababalarının desteği de azımsanamaz. Kaz gelecek yerden tavuğu esirgemiyorlar çünkü Parababaları. ABD ve AB emperyalistleri açıktan AKP’yi desteklediklerini açıkladılar.

AKP’nin döktüğü paralar ile her türlü seçim hilesi de mümkündür. Örneğin, 2002 seçimlerinde 4.5 milyon mükerrer seçmenin bulunduğu daha yeni açıklanıyor. Bu mükerrer seçmenin nasıl oy kullandığı da bizce malum. Atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra, olaydan 5 yıl geçtikten sonra açıklanması da düşündürücü...

Seçilen adaylar da uşaktır. Parlamentoya baktığımızda milletvekilleri, kendi deyişleri ile birer “El kaldırma makinesi” halindedir. Geçtiğimiz 5 yıllık AKP İktidarı bunu kanıtladı. Burjuva demokrasisinin klasik kuvvetler ayrılığı ilkesi büyük ölçüde yok edildi. Tümünün yok edilmesinde tek engel Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve bazı yargı kuruluşları oldu. Önümüzdeki dönemde bu klasik ilke tümüyle yok edilecek gibi görünüyor.

Öte yandan Tefeci-Bezirgânlığın oldum olası uyguladığı din istismarı demokrasi oyununun tutmasında en önemli etkendir. Tefeci-Bezirgânlığın has kadrolarını oluşturan dinci örgütlenme, gerici partilerin, özellikle de AKP’nin yanındadır. Tarikatlar, kuran kurslarıyla, imam hatip ve cami personeliyle, vakıflarıyla, gizli açık diğer örgütlenmeleriyle tüm yurtta din afyonunu halkımıza yuttururlar. Nakşibendilerden Kadirilere, Süleymancılardan Fethullahçılara tüm tarikatlar, Temmuz 2007 seçimlerinde AKP’yi destekleyeceklerini açıkladılar (Milliyet 10 Temmuz–14 Temmuz 2007). Oysa Türkiye’de tarikat örgütlenmesi hâlâ yasaktır. Tekke ve zaviyeler, 30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı kanunla yasaklanmıştır. Şeyhlik, müritlik, dervişlik gibi unvanlar da aynı kanunla yasaklanmıştır. Cumhuriyetin ilk döneminde baskılanan bu dinci örgütlenmeler, “çok partili rejim”e geçilir geçilmez, pıtrak gibi çoğaldı. Kanun çıkarıldığında tarikatlara bağlı 307 merkezin olduğu saptanmıştı. Bugünse binleri aşmaktadır. Ve sözde bu yasak hâlâ geçerlidir.

Dinci örgütlenme asalak Tefeci-Bezirgân Sınıfın temel özelliğini yansıtmaktadır. İlerici dönemlerde (örneğin Kurtuluş Savaşı yılları) siner, kabuğuna çekilir ama zamanla dipdiri karşımıza çıkar. Tefeci-Bezirgânlığın bu seyrinde Finans-Kapitalin palazlanması da büyük rol oynamıştır. Finans-Kapital kendi gibi asalak Tefeci-Bezirgânlıkla ittifak kurarak siyasi iktidarı almıştır. Öte yandan emperyalizm de her ülkede en gerici sınıflarla ittifak yapar. Bu anlamda uluslararası Finans-Kapitalin de Tefeci-Bezirgânlıkla ittifak kurması doğaldır. Bugün gerek ABD ve AB emperyalistlerinin, gerekse TÜSİADcıların AKP İktidarını yüzde yüz desteklemesi bundandır.

Finans-Kapital medyası, Tefeci-Bezirgânlığın din tezgâhını halkımıza yutturmak için türlü oyunlar oynar. Bu oyunların başında “Bunlar müslüman, bunlarda Allah korkusu vardır, ahlâklıdırlar, yemezler” demagojisi gelir. Oysa yolsuzluğun, düzenbazlığın, daniskasını bunlar yaparlar. Osmanlı’dan beri, hatta daha öncesinden böyledir, bu topraklarda. Türklerin İslamiyete girmesinden önce de böyle olmuştur. Sıffiyn Savaşı’nda (657 yılı) Tefeci-Bezirgânlığın temsilcisi Muaviye, saf müslümanları temsil eden Hz. Ali kuvvetleri karşısında yenilgiyle burun buruna gelince, askerlerinin mızraklarına Kur’an sayfalarını taktırıp “Kitabullah ile hükme davet ederiz” diyerek saf müslümanları oyuna getirir. O zamandan beri, Tefeci-Bezirgânlık hep İslamı kendi sömürüsü için kullanagelmiştir. O günlerden bugüne saf müslümanlar politikada büyük ölçüde Tefeci-Bezirgân oyununa kurban olur. Din bezirgânları tarafından kolayca din tuzağına düşürülürler.

Satılık medya bu tuzağın uygulanmasında başrolü oynamaktadır. Çok partili ilk genel seçimlerin yapıldığı 1946 yılından beri, en büyük demagojinin döndüğü, en sansürlü, en taraflı, en satılık medyanın yer aldığı seçim, 2007 seçimleridir. Tüm yolsuzluklar satılık medya tarafından sansürlenmiştir. Yaratılan bilgi kirliliği, siyasi ortamı alabildiğine bulanıklaştırmıştır.

Sonuç ve çözüm

Seçim sonrasında besbelli ki bezirgân partiler, başta AKP başarılı gözükecektir. Bu tablo karşısında bir yandan “Bu halk adam olmaz”, “Bu halk buna müstahak”, “Bu halk cahil, aptal” gibi tanımlamalar yoğunlaşacak, bir yandan da “Demokrasi kazandı” teraneleri ortalığı kaplayacaktır. Halkımızın bezirgân partilerce oy davarı halinde güdülmesi, yığınların “adam olmazlığından” değildir. Temel sorun, halkın iflah olmaz görüntüsü, örgütsüzlüğünden kaynaklanmaktadır. Örgütsüz halk kullaşır. Doğruları göremez. Kolay da unutur. Yapılanları hatırlamaz örgütsüz halk. Bu özellik, dilimize “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” (toplumun hafızası unutmakla hastalıklıdır-sakattır) gibi bir özdeyiş de getirmiştir. Parababaları ve onların temsilcileri, satılık politikacılar bu özelliği çok iyi bilirler ve sık sık da bu özdeyişi dile getirirler. Aslında unutan, örgütsüz, kullaşmış, oy davarı haline getirilmiş halktır. Örgütlü halk unutmaz.

Halkımızın şu kadarı aptaldır gibi yaklaşımlar bizce aptalcadır. Bu halk Şeyh Bedreddin’leri, Pir Sultan’ları, Mustafa Kemal’leri yetiştirmiştir. Birinci Kuvayimilliye örgütlenmesi, dünyanın ilk başarılı antiemperyalist zaferi ile taçlanmıştır. Halkımızın örgütlenmesi, bilinçli-İşçi Sınıfı davasına kendini adamış aydınlarımızın İşçi Sınıfı ideolojisini, sosyalizmi, halk kitleleriyle buluşturması ile mümkündür. Bu da hareketin işçileştirilip köylüleştirilmesini gerektirir. Bu girişim İşçi Sınıfı Partisinin yeniden örgütlenmesi ile mümkün olur. İşçi Sınıfı Partisi İkinci Kuvayimilliye hareketini de örgütleyerek demokrasi oyununa son verecek, halkımızın onurunu bir kez daha kanıtlayacaktır.

Şunu da belirtelim: Örgütlü halk unutmaz. Günü geldiğinde hesap sorar. Örgütlü halkın hukukunda zaman aşımı da yoktur.

Yazımıza, Nazım’ın eleştirdiğimiz bir şiiri ile başladık. Ama çok güzel bir Nazım şiiri ile bitiriyoruz. (20 Temmuz 2007)


ŞEHİTLER

Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,

mezardan çıkmanın vaktidir!

Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,

Sakarya’da, İnönü’nde, Afyon’dakiler

Dumlupınar’dakiler de elbet

ve de Aydın’da, Antep’te vurulup düşenler

siz toprak altında ulu köklerimizsiniz

yatarsınız al kanlar içinde.

Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,

siz toprak altında derin uykudayken

düşmanı çağırdılar,

satıldık, uyanın!

Biz toprak üstünde derin uykulardayız,

kalkıp uyandırın bizi!

uyandırın bizi!

Şehitler, Kuvayi Milliye şehitleri,

mezardan çıkmanın vaktidir!


NAZIM HİKMET

Gönderen: ravas/oltala@hotmail.com

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan