Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 38
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 6 Gün Gelmedi
abdullahank 108 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 223 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 235 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
SATILIK KALEMLER
Yazar Fakir - Mart 25 2008 - 23:08:35
BOL MAAŞLI SATILIK KALEMLER ve TÜRKİYEDE SOL VARMI?
İlyas YILDIZ / Araştırma yazıları

68 kuşağı şimdi çoğu bol ama çok bol maaşlar ile satılık kalemler oldu…
78 de sol da ileri çıkanlar şimdi Borsa Spekülatörleri tersane sahipleri oldular…
68 ve 78 Sol un yetiştirdikleri şimdi birer Ulusalcı oldular.
Yeğenimin tekerlemesi aklıma geldi
Sol nerede?
Türkiye'de sol diye bir şey var mı?
Bunu sadece ben söylemiyorum.
Arzuladığı halde aradığı solu bulamayan sokaklardaki insanlardan tutun da partili veya özgür birey olarak yaşayan sosyalistlere kadar herkes aynı kanıda.
İstanbul / Beykoz. Yaşadığım bölge.
Her gün bir şekilde iç içe olduğumuz buradaki halkın, sol hakkında düşündüklerini ben de merak ettim.
Sohbet anlarımızda “sol hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusunu sormaya karar verdim. Bu sorumu on kişiye yönelttim. Aldığım yanıtları bire bir not aldım.
Biraz farklılıklar taşısa da, hemen-hemen tamamından aldığım yanıtların birbirine böylesine yakın olması beni şaşırtmadı desem yalan söylemiş olurum. Aldığım yanıtlar aynen şöyle.
—Sol nerede?”, “Türkiye’de sol diye bir şey var mı?”
Eğer sizler de merak ediyorsanız yaşadığınız bölgede on kişiye sorun ve aldığınız sonuçları lütfen bana yazın.
Peki, halkımızın benim sorumu, karşı bir soruyla yanıtlamasında halklılık payı var mıdır? Yok mudur? Bu değerlendirmeyi bizlerden çok (çünkü biz birebir yaşıyoruz) sol partilerin kurmaylarına bırakıyorum.
Sermayenin globalleştiği bir dönemde, maruz kaldığımız acımasız saldırılarına karşın, karşı duruşun bir bütünlük gerektirmesi, gümbür-gümbür esmesi gerekiyorken, emeğin ve dolayısıyla solun parçalanmışlığına bir anlam vermek gerçekten oldukça zor.
Bırak yeni kazanımlar elde etmeyi kazanımlarımızı bile koruyamaz durumda oluyorsak bunda bilhassa sol geçinen partilerimizin payını sorgulamak zorundayız. Bu içe kapanış, kendi varlığıyla mutlu olmak, kendi yağıyla kavrulmaya çalışmak niye?
Kendi yağımızla kavrulmak! Gerçekten kendi yağımızla kavruluyoruz ve öyle kavruluyoruz ki uçup gidiyoruz. Öyle uçuyoruz ki korkarım tavada kavrulacak bir şey kalmayacak. Kalmayacağının sol partilerin kurmayları da farkında aslında. Bir parti ilçe kurultaylarını yapacak. Ön çalışma için üyelerine konferans çağrısı yapıyor. Katılım yönetim kurulunu oluşturacak sayıda değil. Tamam, mı devam mı ikilemi yaşanmaya başlıyor. Bir diğer parti bu ikilemi çoktan yaşamış. Bu düşündürücü değil mi? İçinde bulunduğumuz bu olumsuz ortam “tavada bir şey kalmayacak” düşünceme, halkın “sol nerede” yanıtına haklılık payı kazandırmıyor mu? Ve bu durum inatla sürdürülmeye çalışılıyorsa, tam burada parti kurmaylarının sorumluluklarını sorgulamak ve “kimlere hizmet ediyoruz” sorusunu sormak zorundayım. bir arkadaşım “biz hep derin devleti sorguluyoruz. Asıl sorgulanması gerekenlerden biri de derin soldur” yaklaşımına katılmamak mümkün değil.

Sol düşünceyi toplumsal harekete dönüştürebilmek için onlar bir şeyler yapmıyor set çekiyorlarsa, birleşik cepheden yana olan biz partililer, birlikteliğimize sahip çıkarak tabandan tavana doğru harekete geçmeli ve içinde bulunduğumuz bu çıkmazı aşabilmek için cephe düşüncesini parti kurultaylarına taşımayı başarabilmeliyiz.
“Denedik, denedik olmuyor” demeyin sakın. Engeli aşmanın bin bir yolu vardır. Bir ikisini denemek zorunda kalsak bile yılmamamız gerekir. Çünkü sermayenin küresel cephesine karşılık emeğin cephesini örmek zorundayız. Ülke dinamiklerine hareket alanı sağlamak için bir daha bir daha deneyeceğiz. Gerekirse bir daha. Taş yuvarlanacak yerine, su akacak yatağına oturacaktır. Önemli olan yuvarlanan taşın altında kalmamak, o taşı sağlam zeminler üzerinde oturtabilmektir. İlerde derin kırılmalara neden olacak bir bileşenler değil sözünü ettiğim. Emeğin iktidarına giden yolda tek motorlu lokomotif görevini yapacak kalıcı bir gücün oluşumundan yana sosyalistlerin birliğini sağlamak.

Aslında bu güç, sınıfsal mücadelenin kendi içinden doğar ama Türkiye’de durum biraz farklı. Türkiye’de halkı yıldırmayı amaçlayan baskı politikalarının süreğen olması ve geçmişte yaşadığımız başarısızlıklar, partilerin sekter tutumları mücadele kültüründe inanılmaz yaralar açmıştır.
Bu nedenle sola gönül vermiş halkımızın birçoğu güçlü görmediği bir hareketin içinde doğal olarak ya yer almayarak özgür birey olarak kalmakta ya da çekingen davranmaktadır. Halkın içinde bulunduğu karamsarlığı kırmak ve kendine güvenini sağlamak çok önemli. Bunu sağlayabilmek de güçlü bir örgütlenmeden geçeceğinden emeğin birleşik cephesi zorunlu hale gelmiştir.

Birlik sürecinin bütünsel ve kesintisiz bir süreç olmasını güvence altına almak için buna uygun örgütsel yapı, geçmişte yaşadığımız başarısızlıkların nedenleri masaya yatırılarak iyice tartışılmalı. Bu yapılanma sosyalistlerin içinde bulunduğu çaresizliğinden kurtulmak için değil, devrim süreci olarak düşünülmeli.

Birlik sürecinde geçmişte yaşadığımız başarısızlıkların nedenlerine kısaca eleştirel gözle bakarsak; genel hatlarıyla;
— Kadroların yetersizliği. (Çelişkilerden doğan krizlerde, birliğin bütünsel ve kalıcı olmasını sağlayıcı çözümlerin üretilmesinde kadroların yetersiz kalması. Katı bir merkeziyetçilik politikası uygulanarak, demokratik bir tartışma ortamının yaratılamaması)
— Program ve tüzüğün tabanda tartışılmadan kabul edilmesi.
— Bu birliğin farklı programların politik örgütlenmesi olduğu göz ardı edilerek grupların gruplara karşı örgütsel hegemonya kurma, birbirini etkisizleştirme gibi sekter davranışlar içine girmesi.
— Bu birliğin devrim süreci olarak değil de, sanki sosyalistlerin içinde bulunduğu çaresizliği giderme amacına dönük gibi algılanmaya başlanması. Mücadelenin ağırlıklı olarak içe dönük yapılması. (Yönetimi ele geçirme ve susturma). Bu nedenle birlikte oluşturulan bu gücün halkın iktidar yürüyüşünün bir aracı olarak değerlendirilememesi.
— Var olan parti ve gurupların var olma nedenlerinin sadece politik açıdan ele alınması. Sosyal birer özne olduklarının göz ardı edilmesi.
— Tüm parti ve gurupların neden ayrı olarak var olduklarını ispatlama sürecinin istenmeyen yönde yaşanması.
— Ulusal sorun ve diğer aktüel konular üzerinde politik birlik tam olarak sağlanamadığı için eylem birliğine gidilememesi. Birkaç motorlu güç haline dönüşmesi. Bu nedenle tek program, tek tüzük ve tek konferans tezinden uzaklaşılması...

Yukarda saydığım bu ve buna benzer sekterizmlerden dolayı işçi ve emekçilere öncülük misyonunun tam olarak hayata geçirilememesi gibi olumsuzlukları içsel bir olgu olarak değerlendirmek mümkün.

Yukarda saydığım ya da buna benzer yapılan yanlışlıklardan arındırılmış, ülke dinamiklerini harekete geçirebilecek bu örgütsel yapı, bütünsel ve kalıcı olabilmesi açısından, solda yer alan tüm sosyalist parti ve guruplarda komisyonlar kurma yoluyla birim inisiyatifleri oluşturmalı. Bu inisiyatifler aracılığıyla bu örgütsel yapıyı tabanda tartışmaya açmalı. Birleşme zorunluluğu, kendi üzerinde bir zorunluluk olarak hissetmeden özgürce tartışılmalı.

Tabanda alınan kararlar üst komisyonlarda değerlendirilerek kolektif çalışma parti politikası haline getirilmelidir Buradan hareketle oluşturulacak yerel inisiyatiflerle kolektif çalışabilmenin koşulları yaratılmalıdır. Bu şekilde oluşacak birlik tabandan tavana doğru örüleceğinden sağlıklı ve kalıcı olacaktır. Parti veya guruplardan buna set çekenler olursa bu çıkmazı bireysel katılımlarla aşmanın yolları aranmalıdır. Solun bu konumundan taban alabildiğine rahatsız durumdadır. İlhan AKTAŞ arkadaşımız “sol yanım ağrıyor” adlı makalesinde “nefes almakta zorlanıyorum” derken, bu rahatsızlığı nasıl yaşadığını en güzel bir şekilde ifade etmeye çalışan arkadaşlarımızdan sadece bir tanesidir. Bu soruna bir çözüm üretmeyi sorumluluk olarak kabul eden tüm sosyalist parti ve gurupların yapması gereken; sosyalist birlik ve kolektif çalışma adına “bir adım da bizden” kampanyasını başlatabilmeleridir. Buna geçmişte yaşadığımız başarısızlıklarımızdan dolayı kendimizi affetmekle başlayabiliriz. Ne dersiniz?
Derin Devletin içindeki Solcular

Evet kim bu derin devletin içindeki solcular?
Ulaşabildiğim bir kaç ismi vereyim.
1 Hasan Fehmi Güneş; bildikleri ve elindeki belgeleri kullanmaması derin devlet tarafından kendisinden istendi. Ve kendisine bu organın bir parçası olması teklif edildi. Tabi vatan millet adına o da kabul etti.
2. Deniz Baykal; Derin Devletin ihtiyaç duyduğu sol desteği sağlaması için kendisine bugün derin devletin en üst düzey generali olan kişi tarafından yapılan teklifi büyük bi memnuniyetle yaklaşık on yıl önce kabul etti.
3. Ertuğrul Günay; Derin Devlete susarak yardımcı olması söylendi. O da susarak yardım etmeyi kabul etti.
Gelelim 69 da üsteğmen bir kontr gerilla olan 90 da faal bir general olan bugün de derin devletin en faal yöneticilerinden biri kimdir. Sakın o kişi… Olmasın kim bilir bugün derin devletin başı olduğuna göre 69 yılında Taylan Özgür ü öldüren üsteğmen de olabilir pekâlâ ipuçları onu gösteriyor.

Peki ya Solcu polislerin örgütü olan Pol Der li baş komiser Taylan Özgür ü o üsteğmenle birlikte vuran "solcu" polis kim o da hala görev yapıyor olmasın ya da devletin âli hizmetlerini icra etmeye devam ediyor olabilir. Kim bu Pol der li polis?

Gelelim derin devlete yardım ve yatakçılık yapan Kontr gerilla hakkında bıkıp usanmadan yazan Talat Turhan o da cinayeti gören bir tanığı bildiği halde tüm kamuoyuna açıklayacağı yerde kalkıp dosyayı derin devletin solcu işbirlikçilerine verdi. Ve bir daha da konuşmadı. Böylece o da derin devlete olan derin saygısını sunmakta gecikmedi. Böylece o da bu sistemin bir parçası olduğunu itiraf etmiş oldu.
Bilgi, bilmek her şeydir
"Ne olur İspanya örneğini inceleyin" dedi ayrılırken; "... Derin devletin içinden sosyal demokratlar çıktı orada..."
Yukarıdaki ismi gecen şahıslar solcularsa, köy pazarlarında satılmayı bekleyen eşekler ve bilcümle hayvanlar memleketin aydını, demokratı ve profesörü herhalde. 1968 hareketinin ilk faili meçhul cinayetinde kritik soru: "İlk kurşun"
CHP kurultayında tam Hasan Fehmi Güneş konuşurken bir kadın kürsüye doğru yürüdü ve "tam bağımsızlıktan" söz etmekte olan Güneş'e doğru bağırdı: "Bağımsızlık uğruna ölen Taylan'ın dosyasını neden sakladın? Taylan'ın katili nerede?"
Güneş bir an durdu, o sırada genç kadını apar topar uzaklaştırdılar. Kurultay'ın tozu dumanı arasında genç kadının feryadı anlaşılamadı. Adı: Hale Kıyıcıydı. 1968 hareketinin ilk faili meçhul cinayetine kurban giden Taylan Özgür'ün ablasıydı. Taylan Özgür emekli bir binbaşının oğluydu. ODTÜ öğrencisiydi. 1969 yılının 23 Eylül günü İstanbul Üniversitesi öğrenci birliğinin Beyazıt'taki kongresi sırasında arkadan kurşunlanarak öldürülmüştü. O yıla kadar belli bir noktada tutulan şiddet, Vedat Demircioğlu ve Taylan Özgür cinayetlerinden sonra birden dozunu artırmış ve 70'lerin başında 12 Mart'la sonuçlanacak kanlı perde böyle açılmıştı. Peki, bu perdeyi açan ve ülkeyi bir darbeye götüren kurşunu kim, hangi amaçla sıkmıştı? Bu soruyu yanıtlayabilmek için Özgür'ün katilini bulmak gerekiyordu. Aslında Taylan Özgür'ün katili olarak Lisan Çakıcı adlı bir polis memuru yargılanmış, ancak kimi öğrencilerin ve tanıkların anlatımları arasındaki çelişkiler nedeniyle delil yetersizliğinden beraat etmişti. İşte o gün bugündür, yani tam 31 yıldır Hale Kıyıcı, kardeşine kurşun sıkan ismin peşindeydi. Aradığı ipucunu, 1990 yılında emekli Yarbay Talat Turhan vermişti.
"Kontrgerilla uzmanı" sayılan Turhan bir söyleşide "derin devlet"in eylemlerini anlatırken Özgür'ün öldürülmesini örnek vermiş ve şöyle demişti: "1978'de Hasan Fehmi Güneş'in İçişleri Bakanı olmasının ertesi günü Taylan Özgür'ün dosyasını kendisine verdim." Turhan'a göre bu dosyada Özgür'ü bir polisin değil, bir üsteğmenin öldürdüğü yazılıydı. Dosya, Bakan'a verildiğinde odada 3 kişi daha vardı:
Deniz Baykal, Ertuğrul Günay ve Uğur Mumcu... Turhan bunları anlattıktan sonra Özgür'ün ablası Hale Kıyıcı kendisine bu üsteğmenin kim olduğunu sormuş ve onun -1990 itibarıyla orduda üst düzeyde görev yapan bir general olduğunu öğrenmişti. Ancak Turhan bu ismi açıklamaya yetkili olmadığını söylüyor, Kıyıcı üsteleyince de şöyle diyordu:
"Olayı delillendirmek içişleri Bakanı'nın sorumluluğunda... Ben Hasan Fehmi'yi de eleştiremiyorum. Çünkü bu örgüt, devlet içinde devlet... Çözmeye siyasilerin gücü yetmiyor..." Hale Kıyıcı, kardeşinin katilini bulabilmek uğruna bu dosyanın peşine düştü; ancak 10 yıl uğraşmasına rağmen bir sonuç alamadı. Sonunda dosya verildiğinde odada bulunduğu söylenen tanıklardan üçünü; Deniz Baykal, Hasan Fehmi Güneş ve Ertuğrul Günay' ı bir arada bulabileceği bir yere, yani CHP kurultayına gitmeye karar verdi ve aklındaki soruyu Hasan Fehmi Güneş kürsüdeyken haykırdı. Ancak kritik soru, "tam bağımsızlık" lafları arasında yine yanıtsız kaldı.
Kurultayda konuştuğum Hale Kıyıcı, bu duruma isyan ederken gözyaşlarını tutamıyordu. Kardeşinin katillerini bilenlerin susmasına, 12 Mart'ta kendilerine işkence yapan kimi isimlerin salonda "Genel Sekreterlik" düşü kurmasına, Özgür'e kurşun sıkanların halen görevde olmasına isyan ediyordu.
Güneş'in, Baykal'ın, Günay' ın ve Turhan'ın duruma mutlaka bir açıklama getireceklerini söyledim; tatmin olmadı. "Ne olur İspanya örneğini inceleyin" dedi ayrılırken; "... Derin devletin içinden sosyal demokratlar çıktı orada..."

TAYLAN ÖZGÜR'Ü KİM ÖLDÜRDÜ?
".
Hale Kıyıcının ağabeyi Taylan Özgür ODTÜ öğrencisiydi. 23 Eylül 1969 tarihinde İstanbul'da öldürüldü. Kendisi 'sol' kimlikli olduğu için katili 'sağ'da aranmıştı. Ancak, şimdi, Hale Kıyıcının çabalarıyla gerçeğin yüzündeki maske aralanmakta: Taylan'ı o zamanki rütbesi üsteğmen olan bir subay ile Pol-Der üyesi bir komiser öldürmüş... Pol-Der, 12 Eylül öncesine damgasını vuran sol-sağ kavgalarında, 'sağcı' Pol-Bir'e karşı kurulmuş, 'solcu' polis meslek örgütüydü... Şimdi size daha garip bir bilgi aktaracağım: Taylan Özgür'ü öldüren o iki kişinin isimleri de biliniyor aslında; ancak bilenler kimselere söylemiyorlar... 'Kontr-gerilla' konusunu ilk kez gündeme getirenlerden, 12 Mart mağduru, emekli Kur. Alb. Talat Turhan biliyor sözgelimi; cinayet mahalline bakan bir binada oturan ve olanı baştan sona izlemiş bir arkadaşı Talat Bey'e gördüklerini anlatmış... 1991 yılında, bir sohbet toplantısında, Talat Turhan, Taylan Özgür'ü öldürenleri bildiğini, ancak isimlerini açıklayamayacağını söylemiş... Olayı bilenlerden biri de Hasan Fehmi Güneş... Talat Turhan görgü tanığının kendisine anlattıklarını içişleri bakanlığı sırasında Hasan Fehmi Güneş'e aktarmış... Güneş o bilginin üzerine yatmış...

En garibi ise konuyu ve katillerin isimlerini bilen üçüncü kişi: Uğur Mumcu... Olayın ardına düşen Can Ataklı yazdı (23 Eylül 2000): Dosyanın bir kopyasının Uğur Mumcu'ya da verildiğini öğrenince ona gitmiş Hale Kıyıcı. "Uğur abiye, Taylan'ın ölümüyle ilgili bir dosya varmış, size de verilmiş diye sordum. Hiçbir şey söylemedi. Kalktı, bir yere telefon etti. Bir şeyler konuştu. 'Tamam, komutan' dedi telefonu kapattı. Sonra bana döndü, 'Üzülme, her şey zamanı gelince ortaya çıkacak' dedi. Sonra biliyorsunuz, öldürüldü."
Ne kadar ilginç, değil mi?
Olayı bir daha özetleyeyim: Üzerinden 31 yıl geçmiş bir siyasi cinayetin faillerini bilen kişiler var aramızda. Bunlardan biri bir gazeteciydi... Diğeri kontr-gerilla konusunu işleyen kitaplar yazan bir emekli kurmay subay... Öteki ise içişleri bakanlığı yapmış, CHP'ye lider olmak isteyen bir politikacı... Biri hayatını siyasi cinayette kaybetti; ikisi de konuşmamayı tercih ediyorlar...

Acaba neden? Belleğinin gücüyle ünlü Hasan Fehmi Güneş, "O günlerde bana çok sayıda ihbar mektubu veya dosya gelirdi, ciddi olan bütün iddiaların üzerine gidildi; Talat Turhan'la da yüzlerce kez görüşmüşümdür" demekle yetiniyor... Talat Turhan ise, basın toplantısı düzenleyerek, "Elinde belge bulunmadığı ve mahkemeye verilip tazminat ödemeye mahkûm edileceğinden endişe duyduğu için iki ismi açıklayamayacağını" söyledi. Her ikisinin açıklamaları da çocuk bile kandırmayacak kadar sığ. Olayda görgü tanığı var; mahkeme için bu bile yeterlidir, ne hakaret davası yahu? Uğur Mumcu gibi eline gelen bilgileri fütursuzca sütununa taşımasıyla ünlü bir araştırmacı-gazeteciyi, kendisine ulaştırılan dosyaya ve ailenin "Yayınla veya açıkla" baskısına rağmen suskun kalmaya sevk eden ne olabilir? Bugüne kadar 'kontr-gerilla' konusunda onlarca kitap yayımlamış, konferanslar vermiş bir emekli subayı, muhtemelen 'kontr-gerilla' eylemlerinden biri olan Taylan Özgür cinayeti konusunda "Aman bana dokunmayın" tavrına sevk eden ne? Hale Kıyıcının hışmını üzerine çektiği için CHP'ye genel başkan olamadığına inandığı halde katilleri açıklamak için kılını kıpırdatmayan Hasan Fehmi Güneş'i ne yapacağız? Herhalde siz de bu işte bir gariplik seziyorsunuzdur, ben ise bir kaşkariko olduğundan eminim. Peki, ama gerçek ne? Şöyle bir akıl yürütmeye ne dersiniz: 31 yıl önce bir siyasi cinayeti beraberce işlemiş bir subay ve bir polis söz konusu... İsimleri biliniyor bu adamların... İsimlerini bilenler muhtemelen tanıyorlar da onları... Tanıyorlar ve korkuyorlar... Tanıyorlar ve her ikisine (veya birine) duydukları saygıdan açıklamıyorlar... Tanıyorlar ve yolları sürekli kesiştiği için kendilerine (veya çevrelerine) zarar vermek istemiyorlar... Yoksa o iki ismin açıklanması yakın tarihe yeni gözle bakmayı getireceği için mi bu korku? Hangisi doğru?
1969'un üsteğmeni bugün nerede, emekli oldu mu? 1969'un Pol-Der'li komiseri sağ mı? ..."

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan