Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 40
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 6 Gün Gelmedi
abdullahank 108 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 224 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 236 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
NEREDE ÇOCUKLUĞUMDAKİ ARDAHAN?
Yazar Fakir - Eylül 05 2009 - 07:31:43
NEREDE ÇOCUKLUĞUMDAKİ ARDAHAN?/Osman Kamacı

Ozman Kamacı Güneş tan vakti dağların arkasından bütün ihtişamıyla kendini gösterirken, en çok günün müjdecisi olan o etkileyici ışık huzmeleri ile beni etkilemişti. Gökyüzü kızılın ve turuncunun tonlarıyla henüz renk armonisi oluştururken, sabahın erken saatlerinde o büyüleyici atmosferi yaşamak vazgeçilmez bir tutkuydu benim için.
Kirada oturduğumuz dere kenarındaki tek katlı evin toprakla örtülü damına çıkıp günün ilk habercisi olan ve karanlıklarda kalan tüm çirkinlikleri darmadağın eden o mucizevî ışınların ilk zerreciklerini hiç üşenmeden dakikalarca sabırsızlıkla beklediğim çok sabahlar olmuştur. Bir dakika daha fazla uyumak için can attığımız günün o en tatlı uykusundan fedakârlık edip, aldırmadan.
Bütün benliğime huzur ve mutluluk duygularını zerk eden o ışınları seyretmek, esen hafif lodosla birlikte ciğerlerime kadar çekip, iliklerimde hissetmek tarifi imkânsız bir mutluluktu benim için. Dağların başında yalnız açan anemon çiçekleri gibi ilk görülmesi koklanması gereken mucizevî bir duygu coşkunluğuydu sanki. Asla kimseyle paylaşılmamalı ve bir inci tanesi gibi avucumun içinde toplayarak hiç kimse bu duygu yoğunluğuna ortak edilmemeliydi. Yalnızca benim olmalıydı gibi düşünürdüm. Yalnızca ben yaşayabilmeliydim, hiç kimse uyanmadan. Oysa dakikalar geçtikçe farklı duygularla aynı güzellikleri paylaşmak için sokağa fırlayan yüzlerce, binlerce insanın buna ortak olduğunu bencilce seyrettiğim buruk anlarımda olmuştur, güzelliklerin paylaşıldıkça anlam kazandığını unutarak.
Bütün şehir ölüm sessizliğine bürünmüşken doğanın bu güzelliklerine yalnız ve tek başıma tanık olmak keyif aldığım çocukça ama kendimi mutlu his ettiğim bir ruh haliydi. Günün ilk ışınları henüz yerküreye merhaba derken çoğu zaman ben oradaydım. Yavaş, yavaş hayat belirtileri kendini hissettirirken, sessizliği bozan sığırcıkların, böceklerin ve başıboş sokak köpeklerinin gözle görülür hareketliliği değme orkestralara taş çıkartır türdendi. Yeni başlayan günün ilk saatleri ile beraber evlerin bacalarında tüten gri dumanlar büyük bir hızla yükselişe devam ediyor, gökyüzünde şekilden şekil’e giren bulutlarla muazzam bir renk uyumu sağlıyordu. Biraz sonra adeta sözleşmiş gibi tüm şehir silkinircesine hareketlenirken, gökyüzünde belirginleşen güneş ışınları tüm karanlıkları yırtarcasına zerreciklerini saçmaya devam ediyordu.
Hancı Mihrâli emminin oturduğumuz yere göre derenin karşı tarafında bulunan, çarşıya çıkan yolun üzerindeki han yerinde başlayan hareketlilik beklide günün sessizliğini bozan ilk saatlere denk geliyordu. Mihrâli emminin tek katlı ve üzeri toprakla kapalı, çatısı olmayan bu han yeri, Ardahan’da bulunan birkaç han içerisinde en iyilerden sayılabilirdi. Bir kapısı sokağa, diğer kapısı arka tarafta bulunan evlerinin hemen karşısına açılan bu yer, Yazların o kavurucu sıcaklarında büyük emekler harcayarak yetiştirdikleri arpa ve buğdaylarını öğütebilmek için, öküz ve atların koşulduğu iki veya dört tekerlekli arabalarla değirmenlere gelenler ile, başka nedenlerle şehre gelip gece konaklamak isteyenlerin vazgeçilmez mekanı idi. Giriş kapısının sağ tarafında bulunan yirmi metrekarelik dükkandan bozma içerisinde lavabosu ve su tesisatı bulunmayan bölüm orta öğrenimlerini her türlü olumsuzluğa, imkansızlığa rağmen inatla sürdüren bir öğrenci grubuna kiralanmıştı. Hemen sol tarafında ise bir manav tezgâhı kurulmuştu. Yaş meyve ve sebze satış yeri olarak düzenlenerek mahalleden ve okuldan arkadaşlarımız olan Altan, Adnan ve Kenan için ticari hayatın ilk deneyimlerini kazanmaları düşüncesiyle altyapı oluşturulmaya çalışılmıştı. Bir meşrubat firması logosunun üzerinde bulunduğu eski bir şemsiyenin güneşten koruduğu, meyve ve sebzelerin, hal’den alındığı kasalarla basit fakat düzenli bir şekilde sergilenerek göze hoş gelen bir tezgâh oluşturulması dikkatlerden kaçmıyordu. Hole açılan giriş kapısı ile birlikte orta yerde kurulmuş ve tezeklerle doldurulan, ( muhtemelen sobacı Hamit’in yaptığı ) soba ile tüm odalarının ısındığını, bugün yaşadığımız doğalgazlı kombili kutu şeklindeki dairelerde dünyanın faturasını ödemememize rağmen ısınamadığımızı gördükçe içim daralıyor, o günleri özlüyorum.
Kapının hemen arkasında yatmadan önce müşterilerin oturup siyah beyaz televizyondan ajans dinlemesi ve çarşıdan aldıkları bir şeyler yemesi içmesi için ..
birkaç sandalye, uzunca bir seki ve bir iki masanın konduğu geniş bir alan bulunuyordu. Sabahların ayazında çevre köylerden şehre alış veriş yapmak için gelen köylülerin kimi iki, kimi tek atın koşulduğu arabalarını ve zankalarını yerleştirmek için koşuşturmaları, bir yerlere bir şeyler yetiştirme aceleciliklerini gösteriyordu. Bizden önceki yıllarda olduğu gibi, bizim çocukluğumuzda da pek motorlu araç yoktu. Çok ender olarak şehir yerlerinde devlet dairelerinde ve belli başlı bazı zengin ailelerde vardı. Köylerde ise sadece ekonomik durumu iyi olan bir veya iki evde tarım işlerinden kullanılmak üzere alınmış traktörler vardı. Bu nedenle o tarihlerde ulaşım ve taşıma işleri hayvanlar ve özellikle atlar sayesinde yapılıyordu.
Ağzında cığarası, bir elinde sapı sedef kaplama kamçısı, diğer elinde saf deriden yapılma atları yönlendirmede kullanılan yularları sıkıca tutan deli lakaplı Alagözlü Yusuf hemen hemen her sabah han’ın kapısında kendine özgü telaş ve gürültücü davranışlarıyla görmek mümkündü. Her gün düzenli olarak köyünden şehre çeşitli ihtiyaçlarını karşılamak için gelmek isteyen köylülerini veya duruma göre komşu köylerdeki insanları belli bir ücret karşılığında getirir, akşamüzeri getirdiği gibi tekrar geri götürürdü. Kışları metreleri bulan karların geçit vermeyen amansız şiddetine rağmen kendisi gibi inatçı ve savaşçı atları ile adeta doğaya meydan okuyordu. Hiç kimsenin dışarıya çıkmaya cesaret edemediği o tipide Deli Yusuf buna aldırmadan sabahların kör karanlığında yola koyulurdu. O dondurucu ayazda ağzında çıkan nefesinin buharlaşarak bıyıklarında ve sakallarında buz taneciklerinin oluşmasına aldırmadan. Keyif alır bir edayla bağıra çağıra kamçısını havada şaklatarak deeeeh deeeeh diye naralar atar atları gayrete getirirdi. Şimşek hızıyla uzun gibi görünen mesafeleri bir anda yok eder, ezip geçerdi. İnsan boyunu geçen, yolu izi belli olmayan karları yara yara, bata çıka tipi, kar boran dinlemeden kızağa koştuğu atlarla acımasız doğa koşullarına baş kaldırıyordu. Doru ve yağız iki atı vardı' ki onların özelliklerini dinlemek için her Ardahanlı ile konuşarak tek, tek yorumlarını almak gerekirdi. Herkesin sahip olmak için can attığı ve parmakla gösterdikleri o heybetli atlar çok itibar görür, Deli Yusuf’un omuzlarını kabartırdı.
At sahibine göre kişner atasözünü doğrularcasına sahipleriyle aynı huy ve titizlikte olan küheylanlar onun göz nuruydu. Onlarca nazar boncuğunu renk cümbüşü yaparak yelelerinden bukleler oluşturup süslemesi onlara ne kadar önem verdiğinin açık göstergesiydi. Büyük özen ve uğraşı gerektirdiği gözlerden kaçmayan kuyruklarının o görünüşü bir tablodan fırlamış gibiydi. Topuz biçiminde toplayarak bir perçemle bağlar, ünlü kuaförlerin elinden çıkan bir gelin başını andıran şık bir görünüm kazandırırdı. Bunu nasıl yapıyor diye çok kere kafa yorar, göze hitap eden bu güzel küheylanlara hayran hayran bakmaktan kendimi alamazdım. Boyunlarına çeşitli renklerden oluşan kurdele ve boncuklu aksesuarlarla bağlanan gerdanlar bin bir emek harcanarak yapılan birer sanat eseri gibi duruyordu. Gözlerinin her iki yanında bulunan kahverengi deri üzerine penez dediğimiz ve altın suyuna batırılmış aliminyum paralarla işlenmiş at gözlükleri, başlarındaki gemlerle olağan üstü bir uyum sağlanarak, güzellikleri öne çıkarılan diğer özelliklerdi. Atlar hareket halindeyken yarattığı sarsıntı ile mevcut sessizliği ritmik bir yumuşaklıkla bozarken, altın rengi parlaklığını her zaman koruyan pirinçten yapılmış çıngıraklar, değme müzik orkestralarından farksız notaları fısıldıyordu. Her Ardahanlının bu sesleri duyarken hiç tereddüt etmeden, bunlar deli Yusuf’un atlarıdır dediği o muhteşem atlar. Her sabah düzenli olarak tımarları yapıldığı ve çok iyi beslenip bakımları yapıldığı için ihtişamlı görünüşleri ile bütün heybetlerini gözler önüne seriyorlardı. İnsanı hayran bırakan ve meydan okurcasına dimdik duran başları, her zaman kalkık vaziyette duran kuyrukları, kadifemsi parlak tüylerinin kaplı olduğu tenlerinden görüldükleriyle ne kadar üstün ve özel olduklarını göstermesi açısında yeterliydi.
Deli Yusuf daha hanın kapısına varır varmaz, havada kamçısını şaklatarak hancı Mihrali’ye her sabah olduğu gibi latife edercesine azarlar bir edayla seslenmeyi ihmal etmezdi.
__ Ay Mihrali kirve hadi kalk sen daha uyirmisen. Bak beygirler yol geldi dinlenmeleri, yemlenmeleri gerek. Bu nara atar gibi seslenişi bütün mahalleliyi sabah uykusundan ettiği gibi, bazen Mihrali emmiyi de kızdırır çileden çıkarırdı. Çünkü onu kızdırmak Deli Yusuf’un hoşuna gidiyordu.
__ Ola Deli sen heç uyku nedir bilmermisin. Bir gün de yat zıbar evinde. Sabahların köründe milleti niye rahatsız edersın. Aynı yaşlardaydılar. Birbirlerine bu tür iğneleyici şakalarla göndermeler yapar, her zaman olduğu gibi atların kolonlarını, hamutlarını ve diğer koşum takımlarını beraber çözerlerdi. Atları hanın arka kapısından ahıra çekerek bağlar, yem ve sularını vererek dinlenmelerini sağlarlardı.( Mihrali emminin çocukları arkadaşımız olduğu için çoğu kez bu doyumsuz diyaloglarına tanık olma şansına sahip olarak olumlu izlenimler edindiğimi ancak yıllar sonra anlayabildim.)
Kura nehri nazlı bir gelin gibi salınarak seke, seke mecrasında seyrine devam ederken, sessiz ve dingin akardı. Sabahın huzur dolu kıvrak hareketliliğiyle beni de alıp götürdüğü anlarda Aktürklerin metrelerce yüksek bahçe duvarlarının kapısının hemen karşısında bulunan derenin üzerindeki köprünün diğer tarafına geçerek Alagözlü deli Yusuf ve Hancı Mihrali emmiyi atları koşumlarından ayırarak ahırlara götürmeden seyretmek yeni doğan güneşin bana hissettirdiği duyguları tekrar yaşatırdı. Bazen lastik tamircisi Kara Murat’ta kendini bu ikilinin renkli diyalogu içerisinde bulur, sohbete apayrı bir tat katardı. İşte o zaman ortalığı kahkahadan kırıp geçirerek saçtıkları keyif doyumsuz bir hal alır, adeta günün güzel geçeceğinin de habercisi olurlardı.
Yıllar sonra taşındığımız büyük kentlerden atalarımızın, babalarımızın, doğup büyüdüğümüz yoksul fakat mutlu ve huzurlu yaşadığımız, topraklara büyük özlemle dönerken, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı gerçeğiyle yüzleşmek kocaman bir hayal kırıklığıydı. Çünkü artık sabah yoğun duygular yaşayarak saatlerce beklediğim güneş bile eskisi gibi ışık hüzmeleri ile beni etkilemiyordu. Çünkü kimseyle paylaşmak istemediğim o görsel güzelliklerden dolayı bencillik etme gereği bile duyamadım. Her şey aynı duyguları yaşama gerçeğinden çok uzak ve yabancıydı. Ne hancı Mihrali, ne deli lakaplı Yusuf, nede lastikçi Kara Murat hiç biri yoktu. Kimi hakkın rahmetine kavuşmuş, kimi evini işyerini öylece bırakarak büyük kentlerin keşmekeşine merhaba demek üzere ata diyarlarını terk etmişti. Sanki bir devir kapanmış, yeni bir devir başlamıştı. Koskoca Yeni Mahallede tanıdık hiçbir yüz görememenin üzüntüsüyle sadece çocukluğumuzun geçtiği sokaklara bakakaldım. Komşularımızın hepsi büyük kentlere göç etmiş. Evlerin çoğu ya bakımsız, ya da harabe durumdaydı. Bu manzara karşısında iki damla gözyaşını içime akıtırken, koşar adım’larla Aktürklerin Kars caddesi üzerinde bulunan eski akaryakıt istasyonunun yanındaki otobüs yazıhanesine girdim. İstanbul’a dönen ilk otobüste yerimi ayırtarak biletimi cebime koydum. Büyük ümit ve özlemlerle geldiğim Ardahan’dan içim kan ağlayarak ayrılmak tarifi anlatılamaz bir çöküşün çaresizliğiydi. Dönüş yolu boyunca kendi kendime sorduğum birçok soru vardı.
__ Hani bizim çocukluğumuzdaki mahalle arkadaşlarımız, komşularımız? Nerede uğruna kitaplar yazılacağına inandığım, güneşin ilk doğduğu serhat şehrim Ardahan’ım? Biliyorum Ardahan bütün ihtişamıyla hala dimdik ayakta. Ve daha nice Ardahanlı çocuklar aynı güzellikleri farklı duygularla yaşıyordur. Ama ben çocukluğumun geçtiği Ardahan’ı özledim. Ama ben Mihrali emmiyi, Deli Yusuf’u ve Kara Murat’ı tanıma şansına sahip olduğum için onları kaybetmenin derin üzüntüsü ve burukluğu içerisindeyim.
Saygılarımla
osmankamaci@hotmail.com

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan