Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 43
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 5 Gün Gelmedi
abdullahank 107 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 223 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 235 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
ÇİY TANESİ
Yazar Fakir - Kasım 05 2009 - 08:31:27
ÇİY TANESİ/Osman Kamacı

Ciy tanesi .. Bunaltıcı sıcakların etkisini yavaş yavaş his ettirmeye başladığı saatlerdi. İnsanlar güneşin kavurucu etkilerinden korunmak için Sabri’nin loş ve toprak zeminili dükkân’ında zaman geçirmeye çalışıyordu. Küçücük penceresinde içeriye dik çizgiler halinde düşen keskin ışık zerrecikleri bile loş ve toprak kokan ortamı aydınlatmaya yetmiyordu. İçerideki yoğun kalabalık ve gürültüden dolayı kimse kimseyi anlamıyor, kelimeler anlamsızlaşarak pikap’ta çalan taş plakların cızırtılarına karışarak boşlukta uçuşuyordu.
Tarlalar ekilmiş, Hemen ardından tarlalar ve çayırlardaki taşların toplanma işi bitirilmişti. Daha dinlenmeye fırsat bulamadan tekrar evlerini terk edecekler, sabaharın tan ıssızlığında. Ekinler iki ay sonra olgunlaşacak, hasat mevsimi başlayacak ve zaman öyle çabuk gelip geçecek ki bunu anlayamayacaklar bile. Ansızın bir sabah omuzlarına alacaklar tırpanları, örsleri, kınında taşıdıkları masatları ve ellerinde tütünden sardıkları sığaralar ile düşecekler yollara. Besmele çekerek ilk başakları işin ehli bir ustalıkla ya bismillah diyerek biçmeye başlayacaklar. Her tırpan sallayışlarında üst üste düşen altın sarısı başak tanelerini umutla, keyifle seyredecekler, ambarlar dolusu mahsul elde edecekleri hayaliyle. Bereket fışkıran o verimli topraklarda alın teri dökecek, durup dinlenmeden, emek sarf edecekler zamanın nasıl geçtiğini anlamadan.
Günün boğucu sıcağına rağmen, fazla büyük olmayan Sabri’nin dükkanı hiç boş kalmaz, köyün bütün erkekleri için vazgeçilmez bir mekândı. Kapısı gün boyunca açık olmasına rağmen yetersiz bir havalandırmaya sahipti. Kapıdan içeri girildiğinde hemen karşısında aydınlık olarak bir pencere bırakılmıştı. Çetin geçen kışın dondurucu soğukları düşünülerek olsa gerek, pencere görevi yapan aydınlıklar özellikle küçük tutulmuştu. Tezek sobasıyla ısıtıldığından dolayı köydeki diğer evlerde de bu şekilde bir aydınlatma sistemi düşünülmüş olacak ki, dışarıdan bakıldığında benzer manzaralar göze çarpıyordu. Dükkândaki kalabalık oyun oynanan masanın etrafında toplanmış, oynayan dört kişinin yaşadığı heyecanı adeta paylaşıyorlardı. Oynayanlar tarafından çekilen her bir iskambil kâğıdı toplanan seyirci gurubunu da heyecanlandırıyordu. Öyle ki her oyun bitişinden sonra hayıflanmalar ve oyun bilmemekle yapılan suçlamaların bile eksik olmadığı görülebiliyordu. Raşit oyunun hemen bitimiyle birlikte yanında durduğu Hüseyin’e kızgınlığını belirtircesine!
-Ola ben olsaydım o sinek ikiliyi heç elımde tutar mıydım? Ola sende heç oyun nedır bilmersın, oyun elemi oynaner. Diyemeden edemedi, Hüseyin’in göstereceği tepkiye aldırmadan. Ona göre maça yediliyi elinde tutması daha isabetli bir hamle olurdu. Çünkü hemen koltuğunda bulunan Celil maça yediliyle oyunu kazanmış, elindeki kâğıtları gururla masaya sermişti. Hüseyin’in elinde sinek ikili boşta dururken maça yediliyi atması Celil’in işini kolaylaştırmış, elindeki yedili serisini tamamlamasına yaramıştı. Alaycı bir ifadeyle eline aldığı kalemle hanesine göstere göstere sayıları yazmaya koyulurken takılmadan edemedi.
-Yahu Huso daha önce atsana gardaşım, bak daha yapacak bir sürü işimiz var, senimi bekleyecez. Şakalaşmalar ve takılmalar oyun devem ettikçe süreceğe benziyordu.
Topraktan damı olan Sabri’nin evi kışın hayvanlarını beslediği bir ahır, hole çıkan aşhane (mutfak) ve bir odadan ibaretti. Birkaç yıl önce babasından izin alarak İstanbul’a gitmiş ve babası vefat edince köyüne geri dönmek zorunda kalmıştı. İstanbul’dan dönerken, daha küçük olan çocuklarına valizinde bol oyuncak ve yeni giysiler, köyde uygulamak için ise kafasında önemsediği yeni fikirler vardı. Gelir gelmez İlk işi, evin bakkala dönüştürmeyi düşündüğü odasını diğer kısımlardan ayıracak bağımsız bir kapı fikrini hayata geçirmek oldu. Gurbetteyken gördüğü gibi bir görünüme kazandırmak için çalışmalarına başlamış, kısa bir çalışmadan sonra bunu gerçekleştirmişti. Düşündüğü gibi yapamazsa da, köyde ilk olması nedeniyle büyük ilgi görmüştü.
Kapıdan içeri girerken ahşaptan yapılan üç beş raf boydan boya duvarın sol tarafına çivilerle monte edilmiş, yine ahşaptan yapılan ve üzerinde terazi, kilolar ve gramların üzerinde bulunduğu bir ön tezgâh düzenlenmişti. Zaman kaybetmeden şehre giderek alınması gereken ürünler alınmış, birkaç gün sonra bisküvi kutuları, pudra şekeri içerisinde yüzen lokumlar, perma sharp jilet paketleri, ünlü artist resimlerinin içinde bulunduğu sakızlar, gazyağıyla çalışan lambalar ve lüksler için camlar, renga renk çoraplar raflara dizilmişti bile. Rafların en alt tarafında ise daha önceden kafasında tasarladığı gibi şişelerde meşrubatların yanı sıra portakal, elma, domates, salatalık ve patatesler kasalarla yerleştirilmişti.
İstanbul da getirdiği pikaba yerleştirdiği taş plaklar gün boyunca hiç susmaz, tekrar tekrar aynı parçaları durmadan çalınırdı, bıkmak nedir bilmeden. Zamanın önemli halk ozanlarından Murat Çobanoğlu’nun Kizir oğlu Mustafa Bey gibi meşhur parçalar büyük bir hayranlıkla dinleniyor, sözlerindeki kahramanlık dolu ifadeler dinleyen herkesi coşturuyordu. Tahta kasalar içerisindeki şişeden kola ve gazozlar yudumlanırken, fısıldanırdı ara nakaratlar.
- Peeeh peeeh peeeh kizir oğlu Mustaaafaaaa beeey, erbeyin oğlu zor beyin oğlu! Parçasını büyük bir duygu patlaması yaşarcasına haykırırlardı hep bir ağızdan.
Sığara dumanları gri bir tabaka oluştururken, gürültü kirliliği içerisinde yankılanan sesler daha az işitilir olmuştu. Kimsenin buna aldırdığı da yoktu zaten. Ayakta duranlar ve oturanlar oynanan iskambil oyunun seyrine kapılmışken, kapının hemen arkasındaki masada Zeko dayı ve yanında bulunan üç dört kişilik bir gurup kahkahalar atarak sohbet ediyorlardı. Zeko dayı biraz önce aldığı iki portakalı cebinde çıkardığı sedef kakmalı yarım ay şeklindeki çakısıyla soyarak dilimledikten sonra yanındakilerle paylaştı. Bir yandan da kahkahalarına sebep olan fıkraları peşi sıra anlatmaya devam ediyordu. Portakalların kabuklarını düzgün dilimler halinde kesmeye özen göstermişti. Soyduğu kabukları üzerinde oturduğu tahtadan sekinin hemen önünde bulunan, sağ köşesi kırık ve üzerinde içi dolu olan sığara küllüğünden başka bir şey olmayan, boyasız masanın kendine göre ön kısımda yan yana dizdi. Büyük bir titizlikle küçük kareler halinde kesmeye başladığı kabukları iki gurup halinde karşı karşıya getirerek bir kartonun üzerinde topladı. Görünen oydu ki, bir şeyler anlatmak için hazırlık yapıyordu yine. Her zaman olduğu gibi Üzerinde yine o buruşmuş ve diz kapakları yamalı durumdaki haki renk paltonu vardı. Alışkanlıkla olsa gerek, taşıdığı eşyalarını hep bu pantolonunun ceplerinde muhafaza etmeye dikkat ediyordu. Ani bir hamle ile masaya dayadığı dirseklerini çekerek pantolonunun cebinde taşıdığı tütün tabakasını çekip aldı. Dirseklerini tekrar masaya dayayarak kapağını açarak içinde tütün sarmada kullandığı kâğıtlardan bir adet kopardı. Sol elinin baş parmağıyla işaret parmağının arasına yerleştirerek tabakadan aldığı bir tutam tütünü uzunlamasına içine yaydı, senelerin verdiği bir tecrübeyle. Hızlı bir şekilde parmakları ile dıştan içe doğru yuvarlayarak rulo yaptı. Ağzına doğru yaklaştırarak sargı kâğıdının açık kalan kısmını dili yardımıyla yapıştırıp son şeklini verdi, yıllardır tabakasından eksik etmediği tek dostuna. Tütün tabakasıyla beraber çıkardığı fındık ağacından yapılmış ağızlığa adeta incinmesin diye dikkatlice yerleştirdi. Tekrar elini cebine uzatarak benzinle çalışan muhtar çakmağını çıkardı. Ateşleme mandalına basarken kulağa hoş gelen o metal şıngırtısı ayrı bir keyif almasını sağlıyordu sanki, bir daha, bir daha tekrarlamakta ısrarla devam etmişti. Son bir dokunuşta çakmak taşından fışkıran kıvılcımlar benzinle dolu tüpün ucundaki ipi anında tutuşturarak turuncu bir alevin yükselmesine neden oldu.
Sığarayı bir tiryaki edasıyla tutuşturarak derin bir nefes çekti, yaşam için hayati bir solukmuş gibi. Hani yediği portakalın üzerine de iyi giderdi diye düşünmeden edemiyordu. İlk nefesi öyle bir çekti ki ciğerleri soluduğu o uzun emişli dumanın her zerresini en derin noktalarında depolayarak hapsetti adeta. Aslında bu mereti yıllardır içiyor, ama istemesine rağmen bir türlü bırakmayı başaramıyordu. İkinci nefesi çekmek üzereyken, yanındakilere dönerek başıyla daha önceden hazırladığı ve karton parçası üzerinde guruplar halinde duran portakal kabuklarını işaret etti. Herkes’in meraklı bakışları arasında başladı bir türlü anlayamadığı o anlamsızlıklara.
-Heç aklım almamıştır. Yahu gardaşım İstanbul da Eminönü civarındayım bir galabalık, bir galabalık insan seli akar, sanırsın ki giyamet goper. Herkes merakla Zeko dayının elindeki portakal kabuklarına ve söylediklerine pür dikkat kesilmişti. Bunu gören Zeko dayı guruplar halinde karşı karşıya getirerek topladığı kabukları birbirinin içine sürükledi titreyen ve çatlamış elleriyle.
-Aha bele bele birbirlerinin içinden geçerler. Nereden gelıp, nereye giderler heç anlamamışam. Bu gadar insan burada ne eder, ne iş yaper aklım almamıştır. Zeko dayının İstanbul maceralarına alışık oldukları için bıkmadan tekrar tekrar dinlemeye severek katlanıyorlardı. Hele denizin üzerinde inci bir gerdanlıktan farkı olmayan ve üzerinde binlerce arabanın geçtiği köprüye değil inanmak, hayal etmilmesi bile imkansız bir durumdu. Bunun kul işi olmadığı Allahın bir hikmeti olduğunu o bildik mizahi üslubuyla anlata anlata bitiremezdi, şaşkınlığını saklamadan. Biraz sonra buradan evine gidecek, hasır sepetini sırtlanacak, köyün içinde dolaşarak asıl yaptığı işle uğraşacaktı. Akşamdan hazırladığı ve içi salatalık, havuç, mısır koçanları, turp, taze soğandan oluşan zerzevat dolu sepeti ile köyün bütün mahallelerini durmadan tek tek dolaşacak, satabilmek için. Hiç susmadan bağırdığı o meşhur satış sloganını duyan köyün çocukları her taraftan koşarak etrafına toplanacaklar, güzel bir fıkra veya ilgilerini çekecek bir hikâye dinlemek umuduyla. Çocukların etrafında toplanmasından cesaret alacak, daha gür bir ses tonuyla bağırarak büyüklerinin de ilgisini çekmeye çalışacaktı beklide.
-Mısıııır mısıııır, memleket kaldı kısssır… Ölüm var ölüm, malınızı yeyin gomşular malınızı… Mısırlarım, salatalıklarım, havuçlarım, soğanlarım, turplarım vaaaaar! Diyecekti, yine her zamanki neşeli tavırlarıyla.
Bir öğle vakti Zeko dayı, Hamza, Bekir ve Hamit yine Sabri’nin dükkanında aynı masanın etrafında toplanmışlardı. Çok önemli bir konuyu paylaştıkları hararetli konuşmalarından anlaşılıyordu. Orman memurlarına yakalanmadan Göle’nin uçsuz bucaksız ormanlarında kaçak ağaç kesip getirmenin yollarını en ince ayrıntılarına kadar tartıştılar. Kestikleri ağaçları yakalanmadan nasıl getirebiliriz diye beyin fırtınası yaşayarak paylaştılar. Nihayet nasıl hareket edecekleriyle ilgili bazı kararlar almış, bir gecenin geç saatinde, sabah şafağı atmadan yola çıkma fikri üzerinde anlaşmışlardı. Zeko dayı planladıkları gibi o sabah büyük bir heyecanla erkenden kalkarak kahvaltısını yapmadan bir an önce ormana ulaşmak istedi, içi içine sığmayarak. Evinin topraktan tavan mertekleri ve kiriş haromaları çürümüştü, bunların acilen değişmesi gerekiyordu. Aksi halde günün birinde bir talihsizlik yaşanacak evleri başlarına yıkılacaktı. Bunun için bazı tehlikeler yaşamaya değerdi diye düşünüyordu. Çünkü başka yolu yoktu, bunları alacak ne parası vardı nede imkânı. Satacağı iki üç kilo havuçla bu mümkün değildi. Yazları köyün küçükbaş hayvanlarına çobanlık yapan çocuklarının kazandığı parayla bunun altımdan kalkabilmek zaten olanaksız gibi bir şeydi.
Kazasız belasız getireceği ağaçları Şükrü ve Kemal kardeşlerin hızarında biçtirerek bu sorunu çözeceğinin hesabını aylar önceden yapmıştı. Yola çıkmadan karısı Hazal yolluk olarak beş altı adet sac ekmeği, biraz küflü peynir ve iki baş kuru soğanı bezden bir torbaya koyarak hazırlamıştı bile. O uğursuz sabahın kör karanlığında yola koyuldu kader birliği yaptığı yoldaşlarıyla. Hep beraber kah türküler söyleyerek, kah gülme krizlerine neden olan o komik fıkraları anlata anlata saatlerce yol gittiler. Zeko dayı dört tekerli furğununa ( öküz arabası) siyah bir çift öküz koşmuştu. Öküzler ve furğunu komşusu Hemo’lardan ödünç almıştı. Çünkü hiçbir zaman ne öküzleri nede furğunu olmadı. Furğunun iki ön tekerinin orta mazısı üstünde oturmuş, öküzleri öndeki guruptan kopmasın diye kamçısını havada şaklatıyordu, cenk’e giden bir komutan edasıyla. Yaşiklerinin sol tarafında ağaçların kesilmesinde ve yontulmasında kullanacağı ve bir gün önceden bileyerek tek darbede bir ağacı ikiye bölecek kadar keskin baltasını bir kendir ile sıkı sıkıya bağlamıştı. Yaşiğin diğer tarafında ise sabah karısı Hazal’ın sac ekmeği, küflü peynir ve iki baş kuru soğanı koyduğu bez torba, hemen yanında ise içi su dolu bakır bir ibrik asılı duruyordu. Bakır ibrik furğunun her sarsıntısında öyle ahenkli bir ses çıkarıyordu ki, tekerlerin çakıl taşları ile her temasında çıkardığı sesle adeta ritmik bütünlük sağlıyordu. Sabah şafağı atmadan yola çıkmalarına rağmen, orman yolunda saatler geçmişti. Nihayet uçsuz bucaksız engin çınarlar, heybetli kayın ağaçları, mis gibi kokan çam ağaçları kucak açmışçasına, yemyeşil dallarını yerlere kadar eğerek gelen konuklarını selamlıyordu.
Güneş sabahın ilk ışınlarıyla adeta bulut kümeleriyle dans ederken, onlara el sallıyordu. Tüm sıcaklığıyla başlarının üzerindeyken, yaşlı, çarpık, eğri büğrü bir ağacın yanına vardılar. İlk molalarını alarak, yere serdikleri bezin etrafında bağdaş kurup, sabah kahvaltılarını yapmaya koyuldular, biraz sonra yaşanacak felaketten habersiz. Etrafında gelincikler, papatyalar, erguvanlar ve yeşilin sayısız tonları bulunan, yaşlı ama dimdik ayakta duran bu meşe ağacı, kim bilir daha kaç kişiye güneşin bunaltıcı sıcaklarına karşı kocaman gövdesiyle cömertçe kol kanat germişti. Kahvaltı molası bitmiş, iş bolümü yapmak için hedefledikleri noktalara doğru yöneldiler, omuzları üzerinde taşıdıkları kocaman baltaları, bellerine doladıkları kendirden kalın sicimlerle. Zeko dayı elindeki balta ile adeta oyun oynuyor gibi hareketler yapıyordu. Çok heyecanlı ve telaşlı bir hali vardı. Yanında bulunan arkadaşları bu davranışlarını her zamanki şakacılığına bağlıyor, takılmadan edemiyorlardı. En arkadaki Hamza adımlarını biraz hızlandırıp yanına kadar gelerek nefes nefese bir halde seslendi.
Zeko dayı hele biraz eyleş, niye koşarsın, niye telaş edersın.
-Hamza kirve haklısın ama içimde bir korku var. Ağaçları kesek, furğunlara yükleyek gidek buradan. Sanki yaşanacak talihsizlikleri hissetmiş gibi yanında bulunan komşularının yüzüne son bir kere bakındıktan sonra sapından kavradığı baltayı sağ eliyle önden arkaya doğru çevirerek tutmaya çalıştı. Bu hareketi bir adım önündeki çukuru fark etmesini engelleyerek felaket zincirinin ilk halkasını oluşturmuştu. Adım atmak için hamlesini yapmasıyla dengesini kaybederek kendini boşlukta bulması o kadar ani oldu ki. Eliyle kavradığı baltası elinden kurtulmuş, havada bir süre döndükten sonra önüne düşmüş, keskin ağız kısmı dik durumda kalmıştı. Zeko dayı ne olduğunu anlamadan arkadaşlarının şaşkın bakışları karşısında üzerine kapaklanmaktan kendini kurtaramamıştı. Adeta dün akşam bilediği baltası vücuduyla bütünleşmek için can atmıştı. Göğüs kafesini parçalayan baltanın verdiği acıyla öyle bir çığlık attı ki, bütün orman yankılanmış yer yerinde oynamıştı sanki. Bu çığlığın dayanılmaz etkisiyle ağaçların dallarında yuvalanan kuşlar tek kanat çırpmasıyla havalanmış, ormanda yaşayan diğer hayvanlar can havliyle şuursuzca sağa sola kaçışmaya başlamışlardı.
Arkasında gelmekte olan arkadaşları bu inanılmaz kaza şokunun vermiş olduğu şaşkınlıkla birbirlerinin yüzüne baka kaldılar. Hamza yaşanan felaketin anlık şokundan daha çabuk sıyrıldı telaş ve korku dolu bir çaresizlikle dostu ve yoldaşının üzerine doğru can hışır an bir hamle yaptı. Zeko dayının her zaman yaptığı şakalardan ve o doyumsuz komikliklerinden birini yapacakmış gibi düşünmek istiyordu. Ama artık yapacak hiç bir şey kalmamıştı. Çevirdi bir çiy tanesi gibi kır çiçekleri üzerine düşen başını ne yapacağını bilmez bir yıkılmışlıkla. Yüzünde hiç eksik olamayan o kadife yumuşaklığındaki tebessüm hala sımsıcak duruyordu. Şaka yapıyormuş gibi bir tebessümdü bu. İşte bu tebessüm sıcaklığındaki ifade Hamza’yı kahretti, ömründen ömür götürdü, kolları arasına alarak sımsıkı sarıldı, yürek sızlatan bir acıyla. Öyle bir acı ki, kelimeler ifade etmede yetersiz kalırken, insanın boğazında düğümlenip, çırpınarak soluksuz kalması gibi. Gökyüzüne doğru Osman Kamacı bakındı isyankâr, perişan ve çaresizce. Bu dram karşısında daha fazla dayanamadı ve avazı çıktığı kadar haykırdı.
-Hayıııııır olamaaaazzzzz, aç gözlerini Zeko Dayııııııııı…!
Zeko dayı bir çiy tanesi gibi düştü, kır çiçekleri ve yeni tomurcuk açan gelinciklerin üzerine, damlayan bir sessizlik oldu, düştüğü yerde silinmez iz bırakrak.
osmankamaci@hotmail.com

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan