Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 34
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 5 Gün Gelmedi
abdullahank 107 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 201 Gün Gelmedi
atlantis 222 Gün Gelmedi
baris dursun 223 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 232 Gün Gelmedi
admin 234 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 235 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
Ardahan M A K A L E L E R
Yazar Fakir - Temmuz 26 2012 - 06:44:39
Yazarlarımızı okuyor musunuz?
ÇILDIR GAZETESİ'NDEN
Bu eylem bir gazetecilik başarısıdır../Hilal Demirkaya

Hilal Demirkaya 12 Eylül'den bu yana gerek Aktaş Gümrük Kapısı için, gerek ise kilosu bir bardak çay fiyatına satılan süt için iki kişinin bir araya gelmediği Çıldır'da yayın hayatına başlayan bu gazetede sonra bir şeyler kıpırdamaya başladığını sanırım sizde görüyor, izliyorsunuzdur..
Çıktığı günden bu yana logosuna, 'Aktaş artık açılsın' diyen ve 50 yıldır bitmeyen Aktaş Gümrüğünün kamulaştırmasını hızlandıran ve bitiren, Aktaş'a gidecek yolun bölünmüş yol olması için çalışmalar başlatanlara yaptığı haberleriyle adeta kabus olan Çıldır halkının, sesi soluğu olmaya başlayan Çıldır'ın ilk gazetesi Çıldır Gazetesi Adliye içinde elini değil, başını ortaya koymuş ve bir ilke imza atılmasını sağlamış, buna en büyük katkıyı sunmuştur..
Adliyemizin kapatılmaması için adeta kendini paralayan bu gazetenin haberleri ardından halk ayaklanmış ve yaptığı eylemle Adliye bugün bakanlar kurulunda tartışma konusu olmuştur..
İşte bu bir gazetecilik başarısı değil de nedir sizce?!.

**İşte size anlatmak istediğimiz bu değilmi?

Çıldır Adliyesi’nin kapatılacağı yönünde ilk haberimizibir buçuk yıl önce yazarken brileri burun kıvırmış, olurma eye ele bir şey demiştiler..
ve bizim o zaman yazdığımız haber bugün gerçek olunca bu kezde başka bir saldırı şekli ile karşı karşıya kaldık..
Halbu ki 18992 yılında vilayet olmasına karşınbir çok kurumun halen tam kadro yerleşemediği Çımdır’da 50 Yıla aşkındır açılmayan Aktaş Gümrük kapısı gibi Cezaevi’nin, Askerlik Şubesinin kapatılması, mevcut sınır birliği taburun gün geçtikçe geri çekilen karakollarıyla küçülmesi Çıldır’ın kayıbı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz, çalışacağızda..
İşüte size açık örneği biz burada kendimizi yırtıp, dururken ve Çıldırı savunduğumuz için neredeyse ihanetle suçlanırken Çıldır Aktaş’dan önce Türkgözünü açtıran Posoflular bu kezde Adliyelerini kapatırmadılar.. İşte bizimde anlatmak istediğmiz bu değilmiydi..

**Niye konuşmazlar?

Çıldır'da yaşanan sorunları yazarak gündeme getirmekle sorumlu olan biz gazetecilerin bu görevi iyi, kötü, kör topal yerine getirmeye çalıştığı bir süreçte başta muhalefet partisi temsilcileri olmak üzere, STK'lar, Aydınlar, ileri gelenlerin ne yaptığını merak ederim..
Dikkat ediyor musunuz haftada iki gün yayınlanan iki yrel gazetesi, onca internet sitesi olan bir memlekette ya bir kaç kişi, yada hiç kimse konuşmaz, açıklama yapmaz..
İşte size Çıldır'ın Adliye'nin kapatılacağı yönünde ki haberlerden sonra çeper dibinde konuşmaktan öteye gidilmediğini bir kez daha görüp, izliyoruz..
Konuşmazların çok olduğu bir memlekette var olan sorunların nasıl olup gündeme geleceğini ve çözüm bulacağını da merak ederken aylardır projesi ve parası hazırlanan Şeytan Kalesi'nin yolunu yapmaktan sorumlu kaymakamın aylardır nerde olduğunu bile kimse cesaret etmez..
Şu Çıldır'ın Aktaş Gümrük Kapısı'nın 50 yıldır neden açılmadığını, iki ülkenin gölü konumunda ki Aktaş gölü gibi Çıldır gölünün niye daha etkili tanıtılmadığını ve onca sorunun niye gündeme getirilmediğini kim konuşacak..

**Cevap bekleyenler..

Çıldır’ın ilk gazetesi bu gazetenin yayın hayatına başlaması ile birlikte içine girdiğim bu mesleğin ne kadar zor, bir o kadar stresli olduğunu da gördüm..
Çünkü gazeteciliğin öyle bir iki kişiye dal kavukluk yapmak, ihale alamadımı haber yapan, siyasette bir yerlere gelmek için yağ kokan manşetler atmak olmadığını anladım..
Gazeteci isen kendinin, komşunun, sevdiğinin hatası varsa onu bile yazmak zorundasın, yazarken de, ‘Ama o üzülür, bu ezilir’ demeyeceksin..
Hele he öyle gazeteceyim diyenlere diş gösterip, pehlivanlık taslayanlara karşı dik durup, ‘Ben yenemiyorum, iftira, şer attım devlet üzerine gitsin’ diyenlere karşı onurlu bir duruş sergilemek ki gazeteciliğin getirdiği en buyuk zorluğudur.. Çünkü zavalıların iftiralarıyla uğraşmak zordur..
Halkın yanında olup, onların yaşadıklarını kendi özel çıkarlarından önce tutmaya mecbur olan gazetecinin bir diğer sorunuda bu saha da bulunanlarla mücadele etmesidir..
Ve en önemlisi ‘bunlar bir birini yesin, ben işimi yolunda götürem’ diye bekleyenlerin beklediği cevaplardır..
Ama biz onların beklediği cevabı, ‘boş adamlar’ olduklarından muhatap olmacağımız için vermeyeceğiz.
Gazeteciliğimize bakacağız..

**Gözün aydın olsun..

Kapatılacağını bir buçuk yıl önce gündeme getirdiğimiz Adliye’nin önümüzdki hafta kesin kapatılacağını gittiğim Ardahan Adliyesinde üzüntü içinde öğrenirken bu önemli kurumun ilçede gideceğini aylar öncesi haber etmemize karşın görmeyip, oralı olmayan, hatta giderse gitsin diyenlere gözünüz aydın diyorum..
Çünkü bizimde rahatladığımızı herkesin iyi bilmesini istiyorum..
Buna neden ise; Adliyenin kapatılmaması için verdiğimiz mücadelede birilerince neredeyse terorist ilan edilip, idam edilecektik..
Biz kurtardık ama gelin görün ki Aktaş açılacak diye umutlanan Çıldırım beklenmedik bir anda kapatılan Adliye’nin kırdığı umutlarıyla baş başa kaldı..
Ne olmuş ki diyenlerin rahmetli Kemal Sunal’ın başrolünü oynadığı ‘DAVA’ filimi gibi Ardahan’a gidiş gelişlerini izleriz artık..

**Çıldır’a sahip çıkmak..

Birilrinin kaça kaç olarak bilinen dönemlerde vatanı düşmana bırakıp kaçarken, Aşık Şenlik eline aldığı kırık sazı ile vatan topraklarının savunulması gerektiğini ‘Can sağ iken yurt vermeyiz düşmana’ sözleriyle dile getirmiş ve halkı yaşanan zulüme, baskılara işgallere karşı ayaklandırmıştı.. Aşık Şenlik ve onun arkadaşlarının bizlere hediye ettiği bu vatan topraklarının bir zamanlar eyalet olduğunu unutanların çalamadıkları sazları dolaysıyla Çıldırı’ın bugün köyden farksız, Adliyesinide kayıp ettiğini anlamaz, bunlara karşı duranlarıda kahpece ağır suçlamalarla suçlarlar.. Zamanın gazetecileri olan Şenlikler’den sonra yani 80 yıl sonra bu gazetenin kurulup, yazılarıyla, yorumları ve haberleriyle başlattığı hareketlenme ve karşı duruştan rahatsız olan ve kimin bu memleketi ne kadar sevdiğini ortaya koyuşunun ortaya çıkmasını Adliye’nin kapatılacağı ardından ele alınan iki yorumla görmek mümkündür.
Bu nedenle diyoruz ki; Çıldır’a sahip çıkmak, onu savunmayı kendisine ilke edinen bu gazete bir Aşık Şenlik sazıdır..

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Yazarlarımızı okuyor musunuz?
HALİLEFENDİ MAHALLESİ Yıl–1969–1971

Mustafa Küpeli Binali, Merdali, Baloş, Yaşar, Yusuf ve diğer masal kahramanlarının yaşamından alıntıdır---
Hadi diye bağırdı Yaşar amca hadi Merdali, daha sabah tan yeri ağarmadan öküzleri Furguna koştular, Bir sepete bazlama, birazda peynir konuldu, su güğümü dolduruldu çeşmeden ve çıkıldı yola. Yol çetindi, yol zordu. Mahalleyi çıkmadan Baloş amcada geldi katıldı onlara Çadırcıdan. Selgah yoluna çıktılar. Tepede Yoz malın kaldığı ağıl vardı. Orada tezek kesmiş, kurutmuşlardı. Eski kışlar daha çetin geçerdi, zemherinin ayazında ona buna el açmak yerine dağdan tezek getireceklerdi. Yol yok, iz yoktu. Furgun yüklendi, Sarzep’e bakan yamaçtan aşağı yavaş, yavaş indirmeye başladılar, Furgunun arka tekerine demir çarık takmışlardı, fren vazifesi yapsın diye, Boyunduruğun önüne sırtını dayadı Yaşar amca, ecel terleri döktüler aşağı inene kadar. O kış o tezekler yakıldı, kimseye muhtaç olmadan alın teri, emek yandı teneke sobalarda.
ir sabah kapı tekrar çalındı, Kıştı, zemheriydi, ağızdan çıkan buhar bıyıklarda donuyor, hava arsız, umarsız ilikleri donduracak kadar soğuktu, bu kez ellerinde baltalar, iki çift öküz bağlandı boyunduruklara, Sağbara’nın altında KURA nehrinde araba büyüklüğünde kalıp buzlar kesildi, Zincire bağlanan buz kalıpları sürüne, sürüne Yenimahalle’ye saman yığınları arasına depoya taşındı, Dondurmacı vardı, o alırdı, yazın kahvelere, hastaneye, buz satardı, ayrıca kendide dondurma yapmakta kullanırdı.
Belediyenin karşısında küçük büfesi vardı, orda dururdu, yaz ortasında buz gibi limonata, dondurma satardı. O zaman daha buzdolapları Ardahan’a gelmemiş, yürekler sıcak, komşuluklar candandı. Kışın At kızakları koşulurdu (zankalar) , taksi nedir bilmezdi Ardahan, yazında hal binasından kaşgalarla meyve taşınırdı, İsko amca bağırırdı, soğan, soğan diye.
Bu üç arkadaş, üç gönül ortağı yazında taş kırardı, Laz kamyoncu Yusuf vardı, Deutz marka kamyonu arkasından dızzt, dıızzzt diye ses çıkarır, Yıldızlı tepeden, eski yayla yolundan taş taşırlardı. Kendileri yol yapar, ocak açar ve çıkardıkları taşları ev yapan, inşaat yapanlara satarlardı. Ardahan’da yüzlerce insanın evinde hala bu taşlar duvarlarda durmakta,
Ardahan’da Belediye Başkanı Salih AKTÜRK, en iyi doktorsa Halis beydi. En iyi petrol Gadana Zikrinin, en iyi, en hesaplı dükkân ise Dursunoğlu Mehmet amcanındı. En güzel filimler Yeni sinemada oynardı. Köprübaşında Hanak yazıhanesini Feyyaz amca işletir, marangozumuz Şeref amca, demircimizse Ali amcaydı. Öküzlerin ayaklarına nal çakılır, mal meydanında parayla su satılırdı. Elektrik santralinde Nesrullah (Kara) amca çalışır, Tahıllar Münibe ablanın değirmeninde öğütülürdü. Ayakkabılarımızı Dursun amca tamir eder, Gülistan hala’dan sigara alınırdı. Yeni köprü yapılmamıştı. Eski Demir köprüden geçerdik, tahtaların arasından akan suya bakardık.
Yaz geldi mi harman yerinde dana, inek peşinde koşardık. Köprüden balık tutardım. Aynalı sazanlar olurdu kocaman, koparırdı oltamı ağlardım. Turan, Muharrem, Hamdi,Metin, yaşıtlarımız can yoldaşlarımızdı.Balık tutmaya giderken Turan’ın şansı açılsın diye…atardım..!
Annelerimiz, komşu kadınlar avlularda, garapanlarda ekmek yaparlardı, sacın üzerinden sıcak ekmeği kapıp kaçardık, oyuncaklarımız yıldız tabyadan topladığımız mermi çekirdekleri, oyun yerimiz toprak damların üzeriydi.
Ardahan bozulmamıştı, kapılarımızı kilitlemeden yatar,Hayvanlarımızı başıboş bırakır,Yaz boyu yaptığımız peynirleri, kış için kestiğimiz kazları anbarların dışına asar, peynirlerimizi açıkta bırakırdık. Harman yerinde Şeref ve Kosi amcanın Kohundan tahıl verip meyve alırdık. Harmanda gem sürer, yabalarla tığ savururduk. Saman olurdu her yanımız ve kendimizi atardık üçüncü harmandan suya, cıbıl, cıbıldak çimerdik, çocuktuk, utanmazdık.
Akoş amca kolunun altında içkisiyle salınırdı, kimseye dokunmaz kimseye bulaşmazdı. Bakkal Cemal amcadan veresiye borç alır, aylar sonra öderdik. Asker amca meydanda cambazlık yapar, abu canım ölsün diye yeminler ederdi.
Birinin bir derdi oldu mu Muhtar Ahmet, Kazım, Ebubekir, Ali, Abdul, Mehmet, Yılmaz, Mülazım, amca velhasıl adını sayamadığım komşularımız, akrabalarımız, dostlarımız, koca yürekli, mert insanlar vardı. Kapıları çalınsa boş dönülmez, incitmeden, üzmeden can olurlar, yoldaş olurlardı.
Velhasıl ekmeğini taştan, buzdan çıkaran, dağ başlarından tezek indiren bu insanlar henüz televizyonla tanışmamış, paranın, kapitalizmin esiri olmamıştı. Komşunun namusunu koruyan, malına, canına sahip çıkan, aşını, ekmeğini paylaşan insanlardı. Çoğu hayatta değil, göçüp gittiler bu dünyadan. Çocukları, torunları var Ardahan’da. Kimide bizim gibi ekmek telaşıyla gurbete çıktı.
Ölenlere rahmet, hayatta olanlara sağlık diliyorum.
Dostlarım, arkadaşlarım Ve mahallem, yıkıkta olsan, tezekte koksan seni özlüyorummmm.

**ARDAHAN'DA LEHÇE DIYALEKT SÖZCÜKLER
'A'-Acuze:Huysuz, Ağartı:£üt ürünlerinin tümü, Ağu:Zehir, Ağbum: Hayvanların tersi, Ağıl:Çevirme, Ağyar: Dağ yaban, Abad: Mahrur, Ahir:Son zaman, Amuğ:Sos, Akuşka:Pencere, Angut:Yaban ördeği, Ayakyolu: Tuvalet, Akoz: Saban izi, Artuğ: Bundan böyle, fazlasıyla, Andır: Uğursuz, Alav: Ot, saman, Ayluğ:Aylık, April İlk yaz
Ahmediye: Erkeklerin baş saracağı, Aya (t): ey, Bibi:Hala, Beç: Aptal...
Engin KASAP - İstanbul

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Ardahan Öyküleri/Yılmaz Yalçıner
"Ölü Yiyenler"

Yalçıner Yılmaz Sirenler... Ambulans civiltisi... Ardahan'da gene bir ğılaport, gine bir nev-i şahsına münhasır hadise.
Hadise hadise hadise...
Özümü bildim bileli ben!
Böylesine, ahanki; müttali oliyerim.
Nani nani nani!..
- O ne boğ yemeydi?
- Kat'i bir yargıda bulinmiycim! Zira senin iyin en iyisidir.
- Your better is best.
- He!
Bir lahza bitiminden bitmişi idrak etmiştik... Vaveyla ve fizzahlı figan'ı...
Şer, kupkuruşer! Şeretmeyin diye herif it gibi valvarerdi.
- Yapmayın arkadaşlar, allahtan korkun kuldan utanın. Oğlum, nerden uydurdunuz veya çıkardınız; o köy; o köylülerin ÖLÜ YİYEN oldukları.
Kütlenin hamsı, o köyü, ölü yiyenlerler diye anmakta beis görmüyordu. Beh, behhh!
Ne insan vardıysa: "Ölü yiyenler" denenleri, " Ölü yiyenler" diye çağırmaya başlamıştı.
- Vallahi billahi onlar ölü yiyerler. Duymadın mı? İnanmıyersen aç tilifonu hoca'ya sor.
-Tilifon'a gerek yok. "Yarın sorrum." dedim yalandan kıvırdım. Kanlı gibi ısrar edeer.
- Abi o dip kövlerde ölü yiyermişler!
- Really?
Ooooo! All of it!
- Ol muhit mi, hepsi mi?
- Yeah! Hurra!
Hunlar çağında Almanlar ve Anglo kavimleri meğer Hunlar ile kelime alış-verişi yapmışlar.
KEEP: ' KİP', UNDER: 'ANDIRA kalsın' mış
Hunlar, Kafkasyaya inmişler, Farsçadan ve her kavimden kelimeleri aparıp Kumania ve Hungarya ve Orta Avrupa'ya NAYN'I, 'Dert yek nine hazare' de ki NİNE' yide NAYN diye aparmışlar...
- Oğlum Mamoş senin ' ÖLÜ YİYENLERİN ' dilbilimsel şey olmasın?
Mamoş bozuldu. Sav'ı çöktüye. Mamoş zırt oldu. Mamoş pırt!..
Konuyu ters- yüz etti:
- Hocam ben dilbilimsel kurallarla yazmaya kafadan karşıyım. Goethe gibi... O: " Yazarlığın kurallar ile yazılmasından yazar olunmaz" der. Katılıyorum.
- Ben de katılıyorum anasına yandığımın. demişim. Derim abi! Demeyeceğim mi!
Kitap'ım basıldı, basılmadı ile yazar olunmaz. Benim derd'im: Tarkovsky demeli: Mutlak hakikat'e dair bilmek!
Yazar olunmak veya ünlü olmak bunlarla akşam eden yazar ve sanatçı mı?
Ölü yiyenler; Bir efsane'dir dedim. Gökhan'ın dikkatini avo yana çekmek iştedim!
Ya! Çocuk inat! İddia ve savlama bu, böyle istikrar görmedim! Görene aşk?!...
Oğuz Taşı gibi değilse bu, be Gökhan?
- Kime sorersen sor! Ölü yiyenler var ve mevcut!..
Oğuz Adamı varmış diye efsane söylerler. Yedi gün uyurmuş, yedi gün uykusu sürermiş, o tevür mü? Altdan aldım.
Şiddetle karşı koydu cümleme.
- İsbat et ola eleyse! demişim.
ALLAHIMA KİTABIMA AYNEN ELE!
İteleştik titeleştik.
Gökhan:
- İnanmıyen ama Oğuz dev addamı vardı. İsbatım ise fil'e uygun insan bizleriz. Dinozor çağına inanıyermesin?
- İsbatlı şey ki; Dinozorlar. Fosilleri var. dedim.
- Öyleyse dinozor'a uyan, uygun adam devlere niye inan etmiyersin?
- Ola hakketen! demişim!
Gökhan doğru diyerdi zaar!
Fillere akordlu bugünki insanlarsa. Dinozorlara kim akortluydu?
" Herbir şey anlamak zor!"
Bugün bu cümleye kafayı taktım.
Bu cümle yanlış ama nasıl bir yanlışlığa sahip.
Yanlışı ne?
Yanlış nerede?
Türkçede İsm-i tarif yok diyorlar.
Türkçe'de ARTIKIL: İsm-i tarif niye olmasın canım? Bal gibi var!
HERBİR ŞEY'İ ANLAMAK ZOR
Herbir şey'i anlamak zor. 'İ ile şey yazmak ve söylemek doğrusu, belki doğrusu 'İ.
Artıkıl Türkçede var.
Artıkıl'ı kurgulamak gerekirse icat edilebilinir!
Herşey anlamak zor. diye yazsak 'İ nin neden lüzüm eeettiği iyice anlaşılır.
Herşey'i anlamak zor.
Gerçekte herşeyi anlamak güç.
ÖLÜ YİYENLER'i anlamakta zor.
İnsanoğlu açgöz mü? Hoççç! O deyin (denli) olmaz! İnsan, insan yesin.
"İnsan insanın kurdudur." demişti. HOBBES

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Avukat Yaşar Kaya’dan Mektup Var..

Yaşar Kaya 9 Ay önce yapılan bir operasyonla Göle’de ki evinden gözaltına alınan ve İstanbul’a götürülüp, burada tutuklanarak Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’ne konulan Göleli Avukat Yaşar Kaya’dan Gazetemiz Yazıişleri Müdürü Fakir Yılmaz aracılığıyla kamuoyuna mektup var.

**İşte o mektup..
**Sevgili Fakirç Merhaba, Nasılsın?

F tipi Cezaevi şartlarında haberlerini okuma şansı bulamıyorum.
Nihayet 9 Ay sonra hâkim karşısına çıkacağız. Bunun adı da hukuk olacak. Son dönemlerde hukuk siyasetin vahşi silahı haline geldi.
7 Bin KCK'li 90'lı yıllarda öldürülüyorduk, 2 binli yıllarda tutuklanıyoruz..
Son itibariyle değişen bir şey yok.
16 Temmuz'da duruşmamız başlayacak ve bir ay sürecek.Duruşma bir ay sürecek, şaka değil..
Suçum ise Yaşar ne yaşar, ne yaşamaz.. Aziz Nesin klasiği..
İdam Makamı somut suçlara kanıt bulamayınca internetten delil imel etmiş..
Suçum:
1993 Yılında Sürgünde parlamentosu kurmuşum ve genel başkan seçilmişim..
Ayrıca Ankara DGM'de bana ve 31 Arkadaşıma dava açmış. İstanbul DGM'de hızını alamamış 2012 yılında Temmuz 16'sında beni yargılayacak..
Evet Fakirciğim şaka değil, gerçek..
Buna ağlayalım m, gülelim mi?..
Bir tek suçlamadan ciddiden her halde 5-10 manşet yaparsın..
Bak sana malzeme kardeşim..
Durumum hakkında Casim abiden haber alıyorum, sağ olsun..
Birkaç kez ziyaretime geldi, gemliyor..
Koğuş arkadaşlarımdan Batman BDP İl başkanı Avukat methi Öztüzün..
Onlara iddia edilen suçlamalara da birlikte gülüyoruz..
Fakirciğim yapacağın haberi gazeteleri Kandıra 2. Nolu F Tipi Ceza Evine gönderirseniz seviniriz..
Sana manşetlik bir haber daha!..Bütün tensiplerde tahliye çıktı.. Ama bizim tenzipte tahliye çıkmadı..
Rakıp Zaragol ile 6 defa ortak sohbete çıktık..
Son çıkışımızda tahliye olacağını söyledik.. Beklemiyordu üç gün sonra tahliye oldu..
Yan koğuşumda idi..
Çıkarken mazgaller arasında bize el salladı ve niye tahliye ettiler bende şaştım dedi..
Hukuk öyle tutarsızlaştı ki tutukluların ne zaman tahliye olacakları belli olmuyor..
Evet Fakirciğim 9 metre yükseklikteki duvarlar sardı, demir kapılar arkasında ki hücrelere nice insanlar geldi, geçti..
Kimse kalmadı, bir gün bizde çıkacağız ve yerimize başkaları gelecek..
Bu düzen böyle sürecek..
Çıktığım da ilk rakıyı sen ısmarlayacan, hasretle kucaklıyorum, Mahmut abinin selamları var.
Gazeteni internet haberlerini toplu bekliyoruz..
04,05.2012
Av. Yaşar kaya
Not: 1993 yılında Öğretmen olduğuma dair, resmi yazıyı mahkemeye sundum, yine tahliye çıkmadı.. İşte sana bir manşet daha..
Vefasız, Yavuz beye selam söyle..

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Ardahan Öyküleri/Yılmaz Yalçıner
Dursun Akçam ve Kaf Dağının Ardı...?

Yalçıner Yılmaz Dursun Akçam'ı anlamak!
Edebiyat Bilimi'yle veya Edebiyat Teorisiyle bir kaba koyup oradan anlamak mı olur?
Bugün açık oturum vardı. Dursun Akçam vakfında konuşmacıları dinledim. Dört sunum ile eleştiri veya değerlendirme yapıldı.
Değişik ve özgün yaklaşımlar fikir adamlarının sanat anlayışıdır.
Ben de kendi görüşümü Dursun Akçam ve "Kaf Dağının Ardı" adlı eseri ile yapmak isterim. Dursun Akçam'ı senelerdir merak ederim, araştırırım.
Dursun Akçam ve eserleri ilkinleyin, Ardahan EMPRESYONİZM'idir.
Andre Gide'in Paris ve Sen Nehrine dediği neyse; onunla bağdaştırırım.
"Empresyonist ressamlardan evvela biz Paris'i ve Sen Nehrini göremiyorduk. Görmüyorduk."
İnsan, mekanı, uzayı kavramlarla görürmüş, böyle diyorlar.
Hani o meşhur meseldir: Algısız kavram; kavramsız algı kör gibidir.
Dursun Akçam'ın Kavramsallaştırılmış edebiyat satırları benim kavramım oldu ve ben Ardahan'ı o vakıt algılamaya başladım. Görmeğe başladım.
Dursun Akçam'dan önce bu EMPRESYONİZM'İ kendi namıma sistematik olarak diğer yazarlardan istifade edemedim.
Ardahan'ı onun fırçasından sonra cesaretle görmeğe başladım.
Bir yazar için daha ne olabilir ki mutluluk verici!
Ve Ardahan resim edilmemişti. Resimleri yapılmıştı ama nerdeydiler?
Sanat'ın altın aynasına Ardahan poz vermemişti.
Diğer sanat dallarının eksikleriyle Ardahan kültürel vizyona Dursun Akçam'la erişmiştir.
Ardahan vizyonları Andre Gide'in dediği gibi onun eserleriyle gerçekleşti.
Ardahan sanat imgelerini gençler, sanatçılar, okuyucular algılamağa, algılatmağa başladılar.
Kültürel bir seviyeye akşamdan sabaha gelinmiyor. Zihinbilim bunun çok zor olduğunu söyler. Zihnin inşaası gıdım, gıdım gelişen safhaymış. Ve zihinler eğitilmeden uygarlık çabalarının neticesiz kalışlarına da taaccüp etmemeliymişiz.
Zihinde başlar; zihinde bitermiş herşey!
Herhangi bir yerde olağanüstü anlatılar dinlemişimdir. Eşşedibillah bu doğrudur. Ya bunu aktarmak! Yazmak'a ne buyrulur?
Yazmasak n'lur? Şifahi topluma devam ederiz. Tahriri, onunla evrensel edebiyat'a başa çıkabilir ve yaşar oluruz.
Dursun Akçam aktarmanın ilk prototip güçlüğünü Ardahan Edebiyatı namına yapmıştır. Başarıyla yapmıştır.
Ayrıca Köy Romanında diğer murakıplarından öndedir.
Kaf Dağının Ardı'nda ile Türkiye yazarları arasında onda gördüğüm ama diğerlerinde görmediğim Hermeneutik vargıları dercetmek isterim.
Hermeneutizm'e geçmeden Dursun Akçam'ın eserini gerçekçi bulanlara itirazımı söylemem lazım.
Bir şahsın başından geçen gerçekçi bir roman değildir: Kaf Dağının Ardı...
Ayrıca Sosyal Gerçekçilik kapsamına almak Kaf Dağını, çok zorlama olur.
Büyük sanatçılara hep yapılagelen bir yanlışlık Dursun Akçam'a da yapılmış olur.
Büyük eserleri en iyi kritize etmenin yolu; çağdaş ölçütlerdir ki onlarda ehven-i şerdir. Kafiyet sağlamaz. Yeterlilik biçemez!
Güncellemek, büyük eserleri eleştirirken yenilemek ve geliştirmek gerekir.
Bu ise disiplinlerarası ve çok disiplinler; okumak, bilmek, uygulamak demektir.
Dursun Akçam Kaf Dağında... kendi sembolü üzerinden yoksul diğer bahtsız çocukların alayını başarıyla imliyor. Bu büyük sanatçılarda olan meziyettir: TİPOLOJİ kurmak.
Açık oturumda bu ayırda varanı; inan Allah'a görmedim.
Kaf Dağında tipolojinin soyutlama estetiği o denli harikadır ki okuyucu gerçekle KURMACA'yı ayıramıyor.
Sanat bu değil miydi?
Sanatçının aradığı bu değil midir?
Kurmaca hakimiyeti büyük sanatçıların bizleri by pass ederek yarına aşmasıdır. Bu da sanatçıyla aşkınlığın antant'ıdır ki bizler bunu bilebilme kudretine nail oluruz yada olamayız.
Gel gelelim Kaf Dağına: "Kaf Dağının Ardı" nerededir ve neresidir?
Yazar Kaf Dağında yitirdiklerini arıyor. Orayı kerteriz almış. Orayı arıyor, oraya göre sorguluyor.
Aşkınlık ileri olabileceği gibi geriye de olur. Geleceğe ve geçmişe.
Kaf Dağının Ardı'na göre herşeyi miyara vuruyor.
Yazar orayı hissediyor. Bazen çokta iyi biliyor.
Ölçekte yaşadıkları ve hayat realizmini yargılıyor. Böyle mi olmalıydı'yı ise sormadan geçemiyor.
Ne olmalıydı ki?
Neye göre olmalıydı?
Evrensel sorun olarak aynı yaklaşımı büyük eserlerde görürüz?
Gazap Üzümlerinde; aynı dram yaşanır? Orada Kaf Dağının Ardı vardır: Wheat Peach kampı Kaf Dağı gibidir. Hangi manada ama?
Dursun Akçam Kaf Dağında Wheat Peach'den farklı bir altınçağ'dan geldiğimizi hissettirir.
Beliğ ve vazıh kılmaksız fakat.
Düşünürvari yazarlarda bu olmayan yer ( ÜTOPİA) işlenir, işlenmiştir.
Akçam da işlemiştir.
Kaf Dağı ve Ardı; Kafkasya insanlarının büyük, faş olmuş sırrıdır.
Mistifikasyon, düş ve düşlemi yazar real- politik göstergelerle göstermiştir.
Yazar derinde, içerikte ise tarihsel büyük bir ülküyü Kafkasya insanlarının insanlaşma serüveninde izahsız vaz etmiştir.
KAF DAĞI'NIN ARDI!....
Kirzioğlu M. Fahrettin Kaf Dağını şöyle şuyulandırır:
" Kuzey- Doğu Sibiryadan, Doğu Sibiryaya arazilerinden arazileri hatıralarında alıp gelen sarı saçlı, göğgözlü, uzun boylu güzel insanların Deşt-i Kıpçaktan Demirkapı Derbentten inip Kafkasya diyarında duraklamaları. Paralel iklim, diyar, göç katar katarları, Partyadan, Belh'ten Gürgan'dan, Horasan'dan Karaşın kaşlı, karagözlerle Arsaklılar namıyla Çıldır Karsakta duralaması.
Kür- Çoruk havzası mı denmez. Cavaketi mi dersin! Çinistandan gelmiş Arsaklara Gagavan mı demezler!
Kıpçak- Kumania'dan yani Ukrayna hattından gelen Sakalar, İskender zamanında: 3000 sene önce Kür- Çoruk havzasına indiler. Sakalar yani Kıpçaklar birde Afganistanın üstünden Çine doğru indi ve geri dönerek Partya'da, Horasan'da karakaş, karagözleriyle Arsak, Karsak namıyla Kaf Dağına kondular. Sakalar, İskitler aynı namdandır. Karsaklar, Partlar, Çinçavatlar, Gogaranlar( Gagavanlar) arazilerin, zamanların, insanların esmer, sarışın Kür- Çorukta Kaf Dağı namıyla şuyulandırılmasıydı."der.
Kafkasyada antropolojik bir kaderin insanları yaşadıkları hikaye, dramatik veya esenlik ne olursa olsun: Şuyulandığı zemin Kaf Dağının oralardır.
Ahıska Atabeklik çağı ve "Ahıskanın neresi harika değil ki baba!" Adigön Acarlara tarafı mı?
Ahıskanın içi; kapıda, bacada kiraz ağaçları. Posof çayı Ahıskayı ikiye ayırır. Eski Ahıskanın olduğu mahalle RABATİ. Ahmediye Camii ve Atabeg İshakpaşa sarayı çağdaştır.
Ahmediye camiinin içinde olduğu kaleyi NUŞİREVAN yaptırdı derler. Hamamlar medresesi ya!
Ahılkelek, Hırtıs, Altunkale, Çıldır, Ardahan, Doğubayazıt, Yusufeli, Oltu, Narman , Göle, Posof.
" KARIOĞLU" Manuçer Atabegin Altunkalede haberi oldu ki; Serdar Lala Mustafa Paşa Cincoropta ordugahı kurmuş ve haber saldı...
" Manuçer Atabeg gele, hele bir gelsin!"
Anasının oğlu Manuçer Atabeg, Serdar'ın otağına vasletti. Osmanlı İmparatorluğuna dahloluyoruz dedi. Müslümanlığa geçiyoruz dedi. Eman aldı. Eman verdi Serdar ona!
Yazar Ahıska kökenlidir, Ahıska muhaciri ailenin çocuğudur.
Şavşetli imamlara heveslenmesi, köylerde hocalık yapmayı denemesi, meslek arayışı ve bireyselliğini keşfiyle, hayat varlığını irdelemeye tabi tutmasıyla açıklayabiliriz.
Ahıska Medeniyetinde Weberian çalışkanlık ve meslek erbablığı meziyetdir.
Bilim adamları Ahıska havalisinin, Protestan Almanlar gibi bireysel varlıklarında hayatı, iş ve eylem bütünlüğüne ram etmiş olarak kabül ederler..
Stalingrad savunmasında, Stalin, sosyologların meşveretiyle savunma hatlarına Ahıskalıları ve o havalinin askerlerini sırf o saikle sürmüş ve başarılı olmuştur.
Yazarımızın, adı geçen eserinde bireysel çalışkanlık ve donanımla zamanların, asırların modern çağla anlamlanabileceğini gayet başarıyla kestirmiştir.
Ve öğretmenlik sanatını da kullanarak okuyucuya, öğrenciye hayat sırlarından birini fısıldıyor:
İŞLENMEK!
" DİL DE, FİKİR DE ,İŞ DE BİRLİK"
Yazar bu minvalde Jack London'ın Martin Eden'de becerdiği stratejiyi, kendi üzerinden modernizmin gelişini karşılayarak başarıyor ki o Ahıskalı çalışkanlığını modernizmden evvel çözmüş, insanları seyrederek büyük bir anlama taşıyabiliyor.
İnsan çalışır, kazanır, meslek edinir ve tüm insanlara aktarır.
Büyük yazarların eserlerinde büyük anlam'ı görürüz.
Büyük yazarları eserlerinde ki büyük saptamalara anlam ve ruh katmalarıyla biliyoruz.
Carmen'de Prosper Merimee: Carmen'in uğrunda erkeklerin kırılmasından zevk aldığını sadistçe haz aldığını tesbit eder. Büyük bir anlamdırma Merimee'den önce kimsece yapılmamıştır. O vazifeyi Merimee yapmış ve haklı olarak şöhret bulmuştur.
Kaf Dağının Ardı'nda, büyük anlamlar ve anlam nedir?
Bir tane anlam üzerinden iz sürmek olmaz.
Önerim Kaf Dağının Ardı için Hermeneutik metodoloji olmalıdır.
Kafkasya kavimler kapısıdır ve tarihönceliği mevcuttur.
Dmanis Adamı ilk insan kafatası Başgeçitte bulundu. Borçalı Ahıskanın ardında ki Karsaklılar ve Şemsettin Hanlığın diyarlarıdır.
Yazar " DMANİS ADAMI"ndan sezgisel haberi yoktur, diyemeyeceğiz.
1.7 milyon senelik bir fosildir Dmanis Adamı.
Kaf Dağının Ardı nelere sahneymiş?
Dede Korkut'un hikayeleri Kaf Dağı alametleridir. Horasan, Çinistan, Tatelet, Aral, Tebriz, Asminza, Hokam, Bezirhana, Mecidiye ve Cavaketi yer, arazi, ve diyarıyla şumüllenir.
Moğollardan, Partyadan hatıra kalma sekiler. İç dekorasyonuyla evler. " SAÇ" da ekmek pişirdiğimiz. Çinistan'dan hatıradır unutulmasın!
OCAK'ta ateş kaladığımız. Horasandan gelmedir: Ateşgedelerin diyarından.
Yazar eviçi tasvirlerinde derin kavimler güzergahını eviçi nesnelerle ne güzel bezemiştir ve anlatmıştır. İnterior tasvirlerinde görsel nesneleri seçerken medarlarını tek, tek görebiliyordum. Yatağın altında iç çamaşırlarını değiştirme sahnesindeki oda mesela.
Kaf Dağının Ardı... somutlayarak bize şuyulandırma yollu gösterdiği zamanda yolculuk güzergahında hercümerç olmuş yığınların, kavimlerin, şenlikli şadlıklı anların kirvalıkların, lisanların dizildiği yazıların yazıldığı kaderlerin değiştirildiği, komşuluk ve kardeşliğin DADAŞ olduğu... bu eserin verdiği: Büyük anlam olarak altını çizmek isterim.

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
İKİ DAL ÇİÇEK

Mahmut Alınak Altı ay sonra ilk defa bu sabah ayak bastım, ilk defa dokundum toprağa. Bin sene geçmişti sanki onunla son görüşmemizin üstünden. Bilgelik dolu esmer, yeşil sakallı yüzünde munis bir gülümsemeyle açtı yumuşak bağrını bana. Tüm hücrelerimde zonklayan bir hasretle dokunurken ona, serin kokusunu çektim içime iştahla. Meltemin ninnili sesiyle ne zamandır yolumu gözlediğini fısıldadı kulağıma. "Unut," dedi, "şimdi tüm dünya dertlerini. Düşünme aramızda devasa yükselen kasvetli duvarları, dikenli telleri, sayısı hesaplanmaz demir kapıları… Bak ne armağanlar getirdim sana!"
Açınca hediye paketini sevecen aceleci elleriyle, kamaştı gözlerim gördüklerim karşısında. Paketin içinden önce düş gibi beneksiz masmavi bir gökyüzü çıktı ortaya. Göğün ışıltılı mavi şemsiyesinin uçsuz bucaksızlığına ve sonsuz derinliğine bakakaldım şaşkınlıkla. Maltamızın (avlunun) birkaç adımlık göğünü hızar gibi biçen duvarların mengenesinde kısılan gözlerim, o harikulâde dekoru unutmuştu çoktan. Altmış yıllık -aslında bin yıl kadar uzun- ömrümde gök kubbe hiç bu kadar derin, bu kadar geniş, bu kadar kışkırtıcı ve davetkâr görünmemişti bana.
Güneşin altın suları ile yıkanan bu akıllara ziyan maviliği alev alev bir susamışlıkla yudumlarken, kendimi bir hediye deryası içinde buldum bir anda. Üç yapraklı yoncalar, kızılımsı mor, kar beyazı ve safran sarısı çiçekler mücevher sağanağı gibi donattı üstünde okşayarak oturduğum çim sahayı.
Pırıl pırıl bebek gülüşleri hareleniyordu hepsinin pırlanta yanaklarında. "Bu çiçekler eskiden de bu kadar güzel miydi?" diye hayret ederek sordum kendi kendime.
Kalkıp dolaştım çıplak ayaklarla kadife bakışlı çiçekler arasında. Okşadı kor bir özlemle dikenlerin iğneleri ayaklarımı ipek yumuşaklığıyla. Sonra çiçekler ve dikenler koro halinde söylemeye başladılar "Biz ana baba bir kardeşiz dünyanın tüm çiçekleriyle," şarkısını. Üstümüzde ötüşüp duran sığırcıklar ve serçeler nağmeleriyle eşlik ettiler bu enfes ilkbahar şarkısına. Gözlerimi yumarak vecd halinde dinledim o şen orkestrayı.
Şarkı bitince, "Biz baharın kızlarıyız, annemiz bizi hediye olarak gönderdi size," dedi güzelden güzel, mutluluk müjdecisi iki çiçek. Yüzümde oynaşan serin yelle gecikmiş bir selam gönderdim, "Hoş geldin," dedim bahara. İnsanlığa kan, savaş ve yoksulluk haberleri değil; bolluk, sevgi ve özgürlük gibi sevinçli haberler getirmesini diledim ondan.
Dikenler ve çiçeklerle aşk dolu bir sohbetteyken, bir kamyonun homurtusu dalgalandı havada. Başımı çevirip bakınca boğuk gürültünün çalkalandığı tarafa, az ötemizdeki tecrit duvarının gerisinde, bayraklar açan genç çam ağaçlarıyla süslenmiş zümrüt yeşili bir tepeyle göz göze geldim. Belden aşağısı tecrit duvarıyla kapanan tepe, habis tüm hırslardan arınmış bir dervişin tevekkülüyle bırakmıştı kendisini güneşin tatlı sıvazlamalarına. Hiçbir tepe bu kadar güzel olamazdı herhalde. Onu gözlerimle içip kalbimin çeperlerinde alevlenen avazlarla seyrederken, yamacında bükük bir dirsek gibi kıvrılarak aşağı inen asfalt bir yol takıldı gözüme.
İğne deliğinden geçirilircesine aranan görüşmecilerimiz belki de bu yolu teperek geliyorlardı binbir çileyle bizi görmeye.
Düşüncelerim daha sonra beni alıp uzun bir yolculuğa çıkardı asfalt yolda. Köyümüzün yoksul çöplüğünde akranlarımla kavun karpuz kabukları toplayıp yediğimiz günlerine gittim çocukluğumun. Köyde çobanlık yaptığım aç, susuz, yalınayak günler, bir tas kuru fasulyeye hasret olduğumuz acıklı öğrencilik yılları, otuz beş yıl önce genç bir avukatken yasal bir bildiri yüzünden Kars Cezaevine kapatılışım ve ilk cezaevi ile tanışıklığım, işkencelerinde omurga kemiğimin kırıldığı 12 Eylül cenderesi ve bir karabasana dönüşen milletvekilliği yıllarım…
Bir düdük sesiyle uyandım ömürlük hayal yolculuğundan. Üstümüzde göğe uzanan nöbetçi kulübesinde gözlerinde sıla hasreti yanan yorgun bir askerdi düdüğü çalan.
Gelip çatmıştı yine ayrılık vakti. Aklımda köyümün kekik kokan nakışlı kırları ve çiçeğe yatmış ağaçlarıyla baharı bıraktım zincirli kapıların ardında. Bana hediye gelen biri sarı öteki mor iki dal çiçeği alıp iki mahpus arkadaşımla birlikte tekrar aranarak döndüm sessizliğe perçinlenmiş hücreme. Çiçekleri okşamalar arasında severek koydum su dolu bir pet şişesine. Sonra kör bir kuyudan farksız, bir avuç toprağa aç maltamızı bir tencere kapağı gibi örten hisli gökyüzü altında, Spartaküs'ten bugüne binlerce yıllık çalkantılı uzun bir tarih yolculuğuna çıktım gelecek bin yılı düşünerek.
14.05.2012
Mahmut ALINAK
Gençler Ölmesin Ocaklar
Sönmesin(GEOS)GirişimiSözcüsü
Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevi

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Kürtaj'la alalım/Hakan Hazar

Hakan hazar Ben kürtaja karşı değilim… Kürtaj yapılsın… Neden mi yada niye mi ?
Beyinlere!!!
Vicdanlarını çoktan aldırmış insanların beyinleri de kürtajla alalım ki, şeytanlığa, tilkiliğe, çakallığa, adiliğe, hainliğe ve hatta şerefsizliğe eren o beyinlerden kurtulalım…
Bağnaz beyinleri kürtajla alalım mesela…
Böyle gelmiş, böyle gider diyen siyasetçilerin…
Devletin heybesinden yiyen politikacıların…
Dünyayı bırakın, ülkemizde aç gezenlerin, yoksulluk çekenlerin üzerine parazit( kene) gibi yapışanların…
Ülke birliğini ve bütünlüğünü bozmaya çalışanların…
Karısını, kardeşini, kızını vs. satıp, dövüp, sövenlerin…
Çocuk istismarı yapanların…
Tecavüzcülerin…
Beş kuruş daha fazla kazanmak için insan sağlığıyla oynayanların…
Eğlence olsun diye hayvanlara eziyet ederek iğrenç kahkahalarla gülenlerin…
Barış getireceğim diyerek, ülkeleri kendi sömürüsü haline getirenlerin…
Beyinleri kürtajla alınmalı…
…Savaşın bile bir şerefi vardır…
Savaş bölgesinde insanlığından çıkarak, hamile kadınların karnını deşip, bebeğiyle canlı canlı öldürenlerin…
Kadınları hayvan gibi bir yere kapatarak ya da bağlayarak tecavüz eden şerefsizlerin…
Kan revan içinde medet uman insanın üzerine basarak geçen adilerin…
Beyinleri alınmalı…
Ve her şeyden önemlisi dünyamızda bu kadar iğrençlik varken, dünya bu hal üzerine nereye gidiyor derken, bir şeyler yapması gereken insanların!!! her şeyden bi haber gözüne at gözlüğü bağlayıp, yoluna devam edenlerin beyinleri kürtajla alınmalı…
Ancak o zaman güzel gelecekler bizim olabilir… Hatta yeryüzünde cennet yaşanır…

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Çocuklar duymasın…

Yavuz Öztürkler Son zamanlarda insanları salonlara toplayıp akıl veren psikoloji ve/veya iletişim uzmanları revaçta…
Her gün birileri bir yerlere davet edilip ağırlanıyorlar.
Onları dinleyen insanlar o an için rahatlayıp, konuşmacıya hak verip evlerine dönüyorlar. Bir an için değiştiklerini ve bundan sonraki hayatlarının daha farklı olacağını zannediyorlar.
Akıl toplantılarından sonra büyüklerin dünyasında ne değişiyor ? Bilinmez…
Ama değişmeyen bir gerçek var: Çocuklarımızın ağır bir suiistimal altında oldukları…
Büyükler birkaç saatlik sunumlarla değiştirilmeye çalışılırken küçükler ağır ihmallere maruz bırakılarak geleceğin büyükleri yapılmaya çalışılıyor…
Benim de severek izlediğim “Çocuklar duymasın” dizisinin sempatik, şefkatli ve çağdaş hanımefendisinin sunuculuğunu yaptığı, televizyon ve müzik dünyasının ünlü simalarının da jüri olduğu bir programda “aynen büyükler gibi “ türkü ve şarkı çığırttırılan çocukları görünce içim cız etti.
Söyledikleri şarkılar 23 Nisan şarkıları veya çocuk şarkıları değil…
Birçoğu büyüklerin karmaşık ve arabesk dünyalarından çıkmış keder yüklü şarkılar…
Henüz yedi yaşındaki temiz ve masum yavrunun sahnedeki heyecanı ve titrek tavrı…
Minik ellerine tutuşturulan mikrofon…
Ardından gırtlağını patlatırcasına haykırışı…
Sırtına bindirilen sorumluluk ve amansız yarış psikolojisi…
Kaybederse veya beğenilmezse yaşayacağı psikolojik travma…
Minik yüreklerine şimdiden yüklenen ağır duygular…
Uluslar arası çocuk hakları…Vs…
…?

Hele çocuklarını topçu ve popçu yapmak için uğraş veren anne babaların, iyi puan alan çocuklarıyla şimdiden gurur duyma manzaraları…
Ülkemin çocuklarının eğitim programları yerine şarkı-türkü yarışmalarıyla meşgul edilişi acı değil mi? Bizleri hiç düşündürmüyor mu?...
Eskiden “adam olacak çocuk “ programları vardı, şimdi ise başka türlü programlar var…
Şiddet dolu çizgi filmler, akşamın erken saatlerinde (praym taym da diyorlar) hile, ihtiras, kavga ve tartışma dolu diziler var…
Parklarda oynamak, dertlerden uzak pembe dünyalarında uçurtma uçurmak veya “daha dün annemizin kollarında” şarkısını söylemek varken, çocuk dünyalarından uzaklaştırılarak büyüklerin kirlenmiş dünyalarına zıplattırılan çocuklarımıza sahip çıkmalıyız.
Bir belediye başkanımız evlilik okulu uygulaması başlatmış. Güzel ve iyi niyetli bir girişim.
Ama çocuklarımızı ihmal edersek büyükler için açılan hiçbir okul ve akıl toplantıları kar etmeyecek…
Çocuklar duymasın…

Prof.Dr.Yavuz ÖZTÜRKLER
Kafkas Üniversitesi
Veteriner Fakültesi Dölerme ve Suni Tohumlama
Anabilim Dalı Başkanı
36040 Paşaçayırı Klinikleri /Kars
Tel: 0 474 242 68 36/ İç hat:1248
Faks: 0474 242 68 53
web:www.yavuzozturkler.net
www.karsvho.org

****
Yavuz OZTURKLER, Professor,Phd.,DVM
Kafkas University,Veterinary Faculty,Head,Dept.Of Reproduction & AI
36040 /Kars Tel: +90 474 242 68 00 (six lines), Ext.Line: 1248
Fax:+90 474 242 68 53
web:www.yavuzozturkler.net

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
CHP’DE KURULTAY

Ecevit Ulavur Ülkede AKP vatanın her karış toprağında hissedilirken ve toplumun % 70. faşist uygulamalardan nasibini alırken, ana muhalefet kurultay heyecanında.
Yarın hep birlik de göreceğiz, 60 kişilik kadro da, gerçekten halkını seven ve halk için mücadele eden insanlar mı olacak (kendilerinin deyimi ile devrimci CHP mi olacak ) yoksa yiyici CHP mi?..
Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz derler Anadolu da, Eğer sen bal tutan parmak yalar misali, kendi belediyelerinde haksız kazanç elde eden, kan emici yarasaları, bertaraf edemezsen, ihale peşinde koşan Milletvekillerini, cemaat peşinde koşan vekillerini bir neşter vurup temizlemezsen Halk için siyaset yapamaz, çıkar gruplarının güdümünde kalmaya devam eder, yok oluşunu kendin hazırlarsın, yok eğer gerçekten dürüst bir siyaset zemininde, bu Halkı kurtarmak için ne yapmalı? Sorusunu kendine sorup, umudu yüceltecek, kadroyu kurarsan ve yükselen Faşizm e karşı korkusuz dik bir yürekle durursan halk da o zaman seni bağrına basar.
Uzun zamandır ,Genel Merkez nezlin de CHP yi izliyorum..
Devrimci CHP diyorlar ama bırakın devrimciliği, sol kimliğini yüreğinde hisseden o kadar az insan varki, nerede ahbap çavuş ilişkisi var ise hepsi genel merkezde, ve A politik insanlar yumağı, Sekreteriyle, danışmanıyla, vekiliyle kendi koltuklarını ve çıkarlarını düşünmekte, kimsenin, umurunda değil, açlık, sefalet, vatanın elden gidişi. Takım elbiseli, güzel giyimli ve ellerinde çiçekler iş takipçilerin biri giriyor biri çıkıyor, genel merkezden, bir sıradan vatandaşın içeri girmesi abeste iştigal, gerçi birkaç kere girdim ama metazori ile.
Şimdi adı halk partisi olan ve feodal ağa Baykal zihniyetini kırdığı söyleyen, bir partinin genel merkezinde halktan birini görmen imkânsız, İl binalar, İlçe binaları ise iş takip merkezi, yani kimsenin umurunda değil, örgütlenme, büyüme ve muhalif eylemler koyma.
Geçenlerde gençlik kongresine gittim ,yönetime seçilenlerin ayaklarında rugan ayakkabı,hepsi ya pier cardin veya başka bir emperyalist markadan giyinme, para ile toplanmış en fazla 3000 genç ve Türkiye'nin her bölgesinden katılma ki marjinal gruplar ıslık çalsa bunun on mislisini toplar eee şimdi anti emperyalist CHP diyorlar ,sorsan bir tanesi emperyalizm in ne olduğunu bilmez ,sosyalist enternasyonale gideceğiz diyorlar yıllarca bu ülkede ,sosyalistleri katleden işkence yapan düzenin sağ partileri DYP, ANAP hatta AKP den insanları partiye davet ediyorlar (tabi bu halk nezdinde değil önceden üst düzeyde görev yapmış kalbaton haysiyetleri çağırıyorlar) ki biz onlara haysiyetsiz ve hırsızlar topluluğu diyoruz bu ne lahana turşusu oluyor tabiî ki biz halk olarak anlamıyoruz.
Cumhuriyet Halk Partisin de, halktan bir tane dahi yönetici, vekil bulman imkânsız, aynı AKP de olduğu gibi paran varsa, CHP de siyaset yapma hakkında var, nasıl halk partisisin sen kardeşim.
Genel merkezin tadilat işini Gürsel TEKİN en yakın dostuna veriyor, reklam işlerini Erdoğan TOPRAK yakın bir dostunun, hiç tanınmamış şirketine veriyor, bazı belediye başkanlarının milyon dolarlık serveti var, hatta Miami de ev alıyorlar, sonrada biz halk için varız diyorlar, bunları gören genel başkan da, sabır taşına döndüm diyor, kırıl artık çatlada kendi küllerinden yeniden yarat. Devrimcilik dünyayı değiştirme, eşit halk ve özgürlük sanatıdır, çalma çırpma, halka tepeden bakma ve hor görme sanatı değil, Sayın KILIÇDAROĞLU işin zor ama imkânsız değil.

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
ARDAHAN'IN DEMETEVLERİ

Ardahan Evleri Yeşilin, çiçeklerin, Kura’nın aşkına, serin ve temiz havanın, besinlerin doğallığı aşkına; betonlaşan kentlerdeki evimizde ‘memleket hayallerimizi’ yıl boyu konuşur, özlem büyütürüz. Kış mevsiminde gitmeye cesaret edemediğimiz coğrafyaya, göçmen kuşlar gibi akarız ilkyaz mevsimiyle.

Yakın geçmişteki yolculuğumda ‘buzul göğün, kıyısız yeşilinde, rengarenk çiçekleriyle karşıladı beni’ Ardahan.

Bıraksalar, yeşil kucaklayacak göğü. Güneş, en güzel nakışlarıyla kilim dokumakta. Dokunsam şiire dönüşecek doğa…

Sokaklarda, çayırlarda, dağlarda, (…) bıraktığımız anılarımız/çocukluğumuz neşesiyle dolaştım memleketi. Kavruk yüreğimi serinletti temiz havası. Yıldızlar da şarkılarını mırıldıyordu, yün yorganlarına sarılıp uyuyanlara…

Şehrin girişindeki tabelayı okuduğumda, Ardahan’ın il olduğundan bu yana nüfusunun çok az arttığı yazılıydı. Bu da demektir ki, yerleşkedekiler hala umutlarını başka yerlerde arıyorlar. Göçü tersine çevirmek yerine, ne yazık ki durdurulamadığı bile her halinden belliydi. Göçerler, kentlerin ağır koşullarında sosyal ve psikolojik anlamda çile dolduruyorlar. İlgililer çözüm adına, yeniden düşünmeliler!..

İlin Karagöl Mahallesi, Ardahan’ın (Ankara’nın) Demetevleri gibi… Sırt sırta vermiş beton binalar. Güya depreme dayanıklı! “Arsanın tamamına kondurulmuş kondular”, desek daha iyi yakışır. Bahçe, kaldırım, sokak, cadde planı es geçilen, geniş iç mekanlı daireler... Havaların ısınmasıyla birlikte, bu binaların çatısından düşecek olan kar ve buz kütlelerini de düşünmek istemiyorum. Yapı denetim ve belediye yetkilileri görevlerinin sadece, yapı harçlarını tahsil etmek olduğunu mu düşünüyorlar?

Şehrin eski yapısal dokusu olan, taş evler yok ediliyor. Oysa bu taş evlerin bir çoğu koruma altına alınıp onarılabilinir-di. Bu konuda sevindirici tek şey, kentin yapısal dokusunu temsil eden kongre binası olarak bilinen eski hastane, Özel İdare Kurumu’nca onarılarak müzeye dönüştürülmesidir.

Yapı Denetim-siz şehir planlaması, şehir dokusunu, rantsal anlayışa evirir. Bu durumda sermayenin kar hırsı tetiklenir, Uyumsuzluk, şehrin ruhunu bozar! Oysa şehri var eden dinamikler vardır; altyapı, ulaşım, sağlık, sosyal alan/tesis, sanat, kültür...

Bu dinamikler şehirde yaşayanları, kent kültürüyle tanıştırır/uzlaştırır. Bireyin "birarada" yaşama bilincine katkı sağlar. Gelecek kuşaklara yaşanılabilir alanlar, donatılar bırakılır.

Esnafın işlerinden şikayet ettiklerini ve tüketicinin de fiyat politikasının (fahiş fiyat) bütçelerini zorladıklarını gözlemledim. Dolayısıyla, internet üzerinden alış-veriş yapma eylemi, Ardahan ekonomisini olumsuz etkilediğini duydum. Bazı iddialara göre, Türkiye’de internet üzerinden alış-veriş yapma durumu; nüfus oranına göre, Ardahan’ın ilk sıralarda olduğu söyleniliyor!

Ardahan coğrafyasının mera alanı geniş olup, hayvancılık ve hayvan yemleri üretmeye uygun yer olduğu bilinmektedir. Köylü geçimini bu kaynaklar üzerinden sağlamaktadır. Devletin bu konuda bir politikasının olması gerekir. Dolayısıyla, Türkiye’nin diğer bölgelerinde nasıl ki; zahire, sebze, meyve, balık, çiçek, (…) borsaları varsa; Ardahan ‘da da “canlı hayvan borsasının” olması gerekir. Bu uygulamayla beraber üretici eğitilmeli, desteklenmeli, kaliteli hayvan yemleri üretilmelidir. Ayrıca, bir kamu görevlisinden duyduğum bilgi doğrultusunda “ 'TOKİ' aracılığıyla ihtiyaca göre, daha modern ahırlar yapılabilir."

Eğitimin önemli ayaklarından biri de kütüphanelerdir. İl kütüphanesi içler acısı durumdadır. Nüfus oranına göre yeterli üyesi bulunan kütüphane binasının çok eski olması; okuma-araştırma, bilgisayar, çocuk okuma salonları, konferans salonları (…) ile az sayıda personel ve kuruma ait yönetim odalarının olmayışı, eğitime verilen önemsizliğin bir diğer parçasıdır, diye düşünüyorum.
Memlekette kalanların mutluluklarıyla taçlandırdım, “yedi tepeli şehre” dönüşümü.
Ekin Zamanı
Metin Kaya

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan