Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 37
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 6 Gün Gelmedi
abdullahank 108 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 224 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 236 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
A R D A H A N YORUMLARI
Yazar Fakir - Ağustos 19 2012 - 18:44:10
Sayın Sadullah Ergin, Adalet Bakanı/Av. Muhmut Alınak

Mahmut Alınak **BİR FIRSAT DAHA HEBA EDİLİYOR, HÜKÜMETTEN CEVAP BEKLİYORUZ

Hiçbir siyasi gaye taşımadan kan ve gözyaşının durması için geçen hafta Adalet Bakanı Sadullah Ergin'e aşağıdaki mektubu yolladık. Ne yazık ki beklediğimiz cevap gelmedi. Bakan ya da hükümet cevap vermeye gerek görmedi. Böylece bir fırsat daha kaçırılıyor. Yani gençler ölmeye devam edecek! Resmi açıklamalara göre daha dün Hakkari'de yirmi iki genç çatışmalarda can verdi. Onlarcası da ağır yaralı. Hükümet çağrımıza cevap verseydi o gençler büyük ihtimalle şimdi yaşıyor olacaklardı. Ama öldüler işte. Rakamlara sığmaz oldu ölümler, rakamlar dahi isyan ediyor artık bu günahsız ölümlere. Bugün, yarın, yarından sonra daha kaç genç ölecek bilmiyoruz!
Sahte vatan ve millet nutukları artık bizi üzmekle kalmıyor, dehşete düşürüyor, midemizi bulandırıyor. Çünkü çok iyi biliyoruz ki, o ateşli nutuklar vatan ve millet için değil, üstüne oturulan akıllara sığmaz servetler ve ihtişamlı saltanat koltukları içindir. Yalanlardan bıktık artık.
Gençlerin ölümü karşısında söz kudretini tümüyle kaybetmiş durumda. O talihsiz çocukların hayatını kurtaracak, anne ve babaların gözyaşlarını dindirecek bir çare görünmüyor ne yazık ki ufukta. Yakın gelecek ümit vaat etmiyor. Bir mucizeye ihtiyaç var. O mucize ne zaman gerçekleşir, o anın parlak ışığını ne zaman görürüz bilen yok. Toplum boğucu bir çaresizlik, ümitsizlik ve şaşkınlık içinde. Gençler ölüyor, siyasetçiler nutuk atıyor. Korku ölümcül bir kasırga gibi cirit atıyor ortalıkta. Vicdanlar korkunun cenderesinde, gençlerin ölümüne karşı suskun.
Başka bir yorum yapmadan kamuoyunun ve tarihin tanıklığına sığınıyor ve İmralı'ya gitmek için hükümetten haber bekliyoruz. Saygılarımızla
Mahmut Alınak GEOS sözcüsü
İşte o mektup:
Sayın Sadullah Ergin, Adalet Bakanı
Sayın Bakan,
Devlet güçleri ile PKK arasındaki kanlı çatışmalar can almaya devam ediyor. Gençler ölüyor ve bizler de bu çocukların kanlı kefenler içinde gömülüşünü alışılmış bir çaresizlikle seyrediyoruz. Ne "ülkenin bölünmez bütünlüğü", ne de Kürtlerin kimlik hakkının tanınması talebi bu kanlı kapışmayı haklı gösterebilir. Sorunları kan dökmeden çözmenin bir yolunu bulmak zorundayız. Buna yükümlüyüz. Tarihte pek çok örnekten de bilindiği gibi, kan dökerek korunan ya da kurulan bir ülke halklara saadet getirmiyor. Her bir gencin hayatı değil dünyaya tüm kâinata bedeldir. Çocukları ölen anne ve babalar yanı başımızda evlât acısıyla her gün binlerce kez ölüp ölüp dirilirken, kanla korunan ülke cennet bile olsa mutlu olamayız. Gençlerin kanları ile sulanan topraklarda kardeşlik çiçekleri yeşermez.
Sürüp giden bu kanlı çatışmada kim haklı, kim haksız tartışmasına girecek değiliz. Gençlerin öldüğü bu ortamda böyle bir tartışmanın - hiç değilse bugün için- hiçbir yararı yok. Şimdi acil olan bu kanın derhal durdurulmasıdır. Bu konuda devlet ve PKK ağır bir yükümlülük altındadır. Ne devlet, ne PKK kendi sorumluluklarına arkasını dönme hakkına sahiptir. İntikam yeminleri ve karşılıklı çetele tutmalar olsa olsa ölüme hizmet eder.
Sayın Bakan,
Hayat çok kısa; hiçbir amaç ve sebep öldürmeyi haklı gösteremez. Şu yaşlı dünya tarihte nice savaşlar geçirdi, savaşlarda milyonlarca insan öldü. O savaş kararlarını alan hükümdarlar ve savaş alanlarında elde kılıç ordulara deryalar halinde kan döktüren komutanlar şimdi hepsi toprak altında. Ne kanlı çizmelerle fethettikleri ülkeleri, ne de paha biçilmez hazineleri, ne de ihtişamlı tahtlarını götürebildiler mezarlarına. Birkaç metrelik beyaz kefenle göçüp gittiler kana boğdukları bu dünyadan. İnsanlığa çektirdikleri onca acı, o birkaç metrelik kefen için miydi, diye düşünmekten alıkoyamıyor insan kendisini. Mademki hayat kavga etmeye değmeyecek kadar kısa, o halde en tehlikeli düşmanımız olan dünyevi hırslarımızdan arınıp kardeşlikle bezenmiş mutlu bir dünya kurmalıyız. Sadece çocuklarımıza değil, insanlığa yapacağımız en değerli hizmet budur.
Sözü fazla uzatmayacağım. Ben ilerlemiş bu yaşımda her türlü dünyevi arzuyu artık geride bırakmış bir insan olarak hayata son bir katkıda bulunmak istiyorum. Mal, mülk, para ve makam hırsları artık benim çok, çok uzağımda. Hayattan maddi ve manevi hiçbir talebim yok. Hiçbir zenginlik ve görkemli makam yoktur ki iştahlandırsın şu yaşlı gözlerimi. Sizi temin ederim ki, hiçbir şahsi gündemim ve hesabım yok. Tek istediğim gençlerin ölmemesi. Bundan sonra yapabilirsem çocuklarıma ve torunlarıma miras olarak yazacağım bir iki kitap daha bırakmak isterim. Bu hayatımın son hikâyesi olacak.
Dediğim gibi hayata son bir hizmette bulunmak istiyorum. Bunun için hükümetinizden bir talebimiz var. Beş kişilik bir heyetle İmralı'ya gitmemizi sağlarsanız, Abdullah Öcalan'ı Kürt meselesinin demokratik kansız çözümü konusunda ikna edebileceğimizi ve PKK' ye eylemsizlik çağrısında bulunması için ikna edebileceğimizi düşünüyoruz. Öcalan'la görüştükten sonra gerektiğinde Kandil'e de gidebiliriz. Hükümetiniz bu konuda yardımcı olursa akan kanın durdurulabileceğine inanıyoruz. Aksi halde çok üzülerek belirtmek isteriz ki, bugün olduğu gibi yarın da gençler ölmeye ve ocaklar sönmeye devam edecek. Bunun vebali ise hepimize ait olacak. Bize bu fırsatı tanıyacağınızı ümit ediyoruz. Saygılarımızla 30/7/2012

**Gençler Ölmesin Ocaklar Sönmesin Girişimi (GEOS) sözcüsü
e posta: alinakmahmut@hotmail.com TEL : 0546- 518 86 86

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
KİBİR VE BELİRTİLERİ

Kibir KİBİR VE BELİRTİLERİ

Kibirli insan her haliyle belli olur. Giyim-kuşamında, yüz ifadesinde, bakışında, başını dikerek kimseye bakmamasında, oturmasında, gerilip yaslanmasında, yürüyüşünde, kendisi otururken insanları ayakta bekletmesinde, ses tonunda…Aslında kibirli insanın sergilediği davranışların hemen tamamı, belli bir seviyeden sonra psikiyatri bilimini yakından ilgilendiren anormal davranışlardan başka bir şey değildir. Ne yazık ki kâmil insanların haricinde az-çok, açık-gizli, herkeste kibir hastalığı mevcuttur. Seyr ü sülûkla bu hastalık kalpten tamamen kazınmadıkça kurtulmak mümkün değildir. Ancak bu hususta mücahede etmek de farz-ı ayındır. Kibri azaltmak bile büyük bir mücahededir .Bir müminin yukarıda sayılan anormal davranışlardan ve gizli kibirden kurtulup kurtulmadığı, tevazuyu kazanıp kazanmadığını İmam Gazalî rh .a . şu belirtilerle ölçüyor:Bir mesele üzerine konuşulurken hakikatin kendi fikirlerine ters olmasından rahatsız olmak; doğruları memnuniyetle, hoşlukla kabul etmemek kibrin belirtilerindendir. Bu hastalığı yenmek için, aczini itiraf edip hakikati söyleyenleri takdirle yâd ederek teşekkür etmelidir.Akranları ile bir ortamda bulunduğu zaman onları baş köşeye geçirmek ve kendi emsallerinin ardından yürümek ağır geliyorsa yine kibir var demektir.Yoksul ve gariban insanların davetine katılmaktan ve arkadaşlarının işlerini takip etmekten zorlanmak da kibir belirtisidir.Bütün bu durumlarda kişi kendini sürekli sınayarak kibrin tedavisine ve tevazunun kazanılmasına gayret etmelidir.Tevazu ehli insanlar da her haliyle bellidirler. Onların tavır ve hareketleri kalbe huzur ve itimat telkin eder. Muhatap oldukları insanlarda saygı ve sevgi meydana gelir. Böyle insanlarla oturup kalkmak insana zevk verir.Söyleyene değil, söylenene bakBaşkalarına faydalı olabilmek için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Fakat kendisinin ağır derecede hasta olduğunu bilmeyen gafil insan tedaviye ihtiyaç bile duymaz. Herkesin kusurunu görür, onlardan yakınır, gıybetlerini yapar, ancak kendisini düzeltmek aklına bile gelmez. Halbuki insanın kendi kusurlarını görmesi, onları araştırması ve bunun için başkalarının kendisini nasıl gördüklerine, gurur yapmadan kulak vermesi gerekir.Bizi methedenlerden ziyade yanlış ve isabetsiz davranışlarımızı bildirenlerin faydası daha çoktur. Şeker yerine ilaç verenler bize iyilik etmiş olurlar. Yanlış ve zararlı yolda gidene 'iyi gidiyorsun' demek, onu gaflete düşürmek ve zulmetmek olur. Bu bakımdan 'dikkat et, düşeceksin' diyene kızmak yerine teşekkür etmek lazımdır.Yalnızca bizi sevip takdir edenlere kulak vermek hataya düşmemize sebep olur. Çünkü dostumuz olanlar bizi güzel görür ve bizdeki kusurların hepsini fark edemeyebilirler. Dost olmadıklarımız ise nazarını kusurlarımıza diker. İthamlarında mübalağa olsa da, muhakkak bir hakikat payı vardır. Bu yüzden onların söylediklerinden de istifade etmelidir.Hizmette tevazu ve kibirAynı safta omuz omuza hizmet ettiğimiz kardeşlerimizle olan hukukumuz başkalarına kıyasla çok daha fazladır. Allah'ın dinine hizmet ederken Hakk'ın hatırı için kardeşlerin hakkına riayet etmek, hem de hizmetin ahengini bozmamak üzere her türlü nefsani davranıştan kaçınmak gerekir. Şayet bizim yüzümüzden tek bir kişi bile dinden uzaklaşırsa bunun vebali çok ağırdır. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in buyurduğu üzere, açtığımız kötü bir çığırdan yürüyenlerin ve onların sebep olduğu başka kişilerin günahlarının bir mislinin de bizim hesabımıza kaydolma tehlikesi vardır. Aynı şekilde hidayetine vesile olduğumuz kişilerin ve onların sebep olduğu insanların iyi amellerinin bir misli de bizim defterimize kaydolabilir.Şayet din adına hizmette kendi isteğimizle bir vazifeye talip olur, sonra da onu nefsanî davranışlarla akamete uğratırsak, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'e kadar uzanan altın silsilenin manevi birikimine zarar vermiş, bugüne kadar gösterilmiş olan çabalara darbe vurmuş oluruz. Ayrıca o mübarek silsileyi oluşturan zatların manevi desteğini kaybetme ve cezaya müstehak olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalırız.
O yüzden enaniyet , benlik, riya, kibir ve çalımla hizmete talip olmamalıdır. Bu şekilde yaptığımızı zannettiğimiz bütün hizmetler sonuç itibariyle önümüzü tıkar. Faydası bir tarafa, büyük zararlara sebebiyet verebilir.Hizmet ederken her şeyden önce kendimizi bir günahkâr olarak görmeli ve "Allah dilerse benim gibi günahkâr bir insanla da dinini teyid eder" diye düşünmelidir. Bu yolda amelimiz ne kadar çok olursa olsun, meydana Şah-ı Geylânî k.s. veya bir İmam-ı Rabbânî k.s. edasıyla girmemelidir. Hatta yaptığımız hizmetleri herkes övüp takdir etse de, onların sözleri kendisinin hakir bir insan olduğu kanaatini değiştirmemeli, Cenab -ı Hakk'a el açıp: "Ya Rabbi hakkımda söylenen şu güzel sözleri dua olarak kabul eyle, ayağımı kaydırma, beni nefsimle baş başa bırakma." diye dua etmelidir.Bütün hizmetleri yalnız Allah için yapmalı ve kimseden takdir beklememelidir. Şayet kendisine bir teveccüh varsa bunu bir imtihan görmeli ve bu imtihanı kaybetme tehlikesini ciddiye almalıdır. Aksi halde riya ya da kibir girdiği için hizmetleri boşa gider, hatta onlardan hesaba çekilir ve ayağı kayabilir.Mümin hiçbir zaman fazilet ve meziyetlerini kendinden bilmeyip, Allah tarafından olduğunu görmeli ve her an elinden alınabileceğini bilmelidir. Kendisinin hizmete renk ve kuvvet kattığı zannından ziyade, Allah için hizmetin kendisine güzellik katacağını, fazilet ve meziyetlerin oradan geldiğini düşünmelidir. Gerçek de budur.Enaniyet tuzağıUlvî bir hizmette istihdam edilmek ancak bir lütuf ve himmet işidir. Her türlü fazileti kazanmaya sebeptir. O yüzden hizmetle güzelleşenler güzelliği de inkâr etmemelidir. Zira Bediüzzaman Hazretleri'nin belirttiği üzere, bu da nimeti inkâr olur. Bu noktada doğru ve yanlış tavır şöyle örneklenmiştir:Birisi sana gayet kıymetli bir elbise giydirse, sonra da: "maşallah ne güzelsin, güzelleştin" dese, sen de: "hâşâ ben neyim, güzellik nerede" desen, nimeti inkâr ile o elbiseyi sana giydirene karşı nankörlük etmiş olursun. Şayet "evet ben güzelim" desen bu sefer de gurur ve kibir yapmış olursun. Eğer, "evet güzelleştim, fakat asıl güzellik elbisenin ve onu bana giydirenindir" dersen işte o zaman kibir ve nankörlükten kurtulmuş, hakikati söylemiş olursun."Ben yaptım, ben ettim, filana şöyle şöyle sohbet ettim de tövbe etti" benzeri benlik kokan bütün gizli imalar ve açık sözler İslâm itikadına uymaz. Allah Tealâ'nın inayetini, başkalarının gayretlerini, büyüklerin himmet ve tasarrufunu gözardı edip de kendisini öne çıkarmak büyük bir yanılgıdır. Özellikle gerçekten tevazu ve mahviyet sahibi değilken öyle görünmeye çalışmak, kalbi öldürecek derecede tehlikeli bir benlik davasıdır. Bunlar karıncanın ayak seslerinden daha gizli olan ve Hz. Peygamber s.a.v.'in "küçük şirk" olarak tarif ettiği, ümmeti hakkında en çok korktuğu şirk çeşitlerini hatırlatacak hallerdir.Meziyet ve faziletlerinden bahseden, ima eden, kendince büyük başarılarına ilgisizlikten rahatsız olanlar, din adına gayret ettiklerini söyleseler de, tevazu ve mahviyetten mahrum, Allah'tan uzak boş kimselerdir. Böyle hizmet etmekten Allah'a sığınmak icap eder.
(Ahmet SAFA ) HALİS HOCA

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
ARDAHAN'IN "L.Y.S" ' DE SONDAN BİRİNCİLİĞİ VE TÜRK EĞİTİM SİSTEMİ/Efkan Demir

Efkan Demir Başta bütün olarak Türk milli eğitim sistemi , sonrasında da özelliklede kırsal bölgelerde uygulanan eğitim - öğretim sistemi iflas etmiştir. Son yapılan 2011/2012 yıllarına ilişkin gerek SBS sınavları gerekte LYS sınavları ve bu sınavlardaki başarı oranları ile sıfır çeken öğrenci sayıları bu tezimizin en büyük kanıtıdır. Özellikle AKP hükümeti ile bu hükümetin medarı iftarı milli eğitim bakanları HÜSEYİN ÇELİK ve ÖMER DİNÇER 'in uyguladıkları eğitim politikaları ile eğitimimizi milli olmaktan çıkarma girişimlerinde büyük başarı sağlanmış düşünmeyen , irdelemeyen , incelemeyen ve dolayısı ile de hiç bir şey bilmeyen ve sınavlarda sıfır çeken bom boş sadece itaat eden ve ümmet olma vasfından başka hiçbir şey olmayan bir nesil yetiştirilmiştir.
Halbuki ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerin kalkınabilmesi milli eğitim sisteminin Toplumun ihtiyacı olan nitelikli insan gücünü yetiştirmesi, sağlıklı işleyen bir eğitim sistemi kurması ile mümkündür.
Eğitimin ön koşulu olan açık sistem olma özelliği, eğitimi toplumsal gerçeklerden yani ekonomik, toplumsal, jeopolitik yapı ve kendi örgütsel yapısından hareket etmesini ve bu belirleyicilerden yola çıkarak, bireyin yetenek ve gereksinmelerine cevap verecek hedeflerin işe koşulmasını zorunlu kılar.
Eğitimin niteliği büyük ölçüde uygulanan programa bağlıdır. Uygulanan programın aksaklık ve eksiklikleri giderildikçe, toplumdaki ve bilim alanındaki gelişmelere göre yeniden düzenlendikçe, diğer bir ifadeyle programlar geliştirildikçe eğitimin niteliğinin de artması beklenir.
Ülkemizde bugüne kadar eğitim bilimciler tarafından yapılan araştırmalar, ortaya konan kuramlar ve yazılanlardan büyük çoğunluğunun, görüş sahiplerinin isimleri başına birer akademik unvan kazandırmaktan öte, sisteme uygulama bazında pek de bir şey kazandırmadığı görülmektedir. Oysa bu çalışmaların temel amacı, yukarıda bahsi geçen eğitim niteliğinin gelişmesine yardımcı olmaktır. Araştırma bulguları, varılan sentezlerle yapılan analizler sonucunda yapılması gerekenler, parti programları ya da şûra kararları arasına sıkışmış kısır birer hedef olmaktan çok, düzenli ve ürün verebilir bir sistem oluşturmak için kullanıldığında, eğitimin amacına ulaşması ve akademisyene unvandan da öte gerçek değerinin verilmesi mümkün olabilecektir.
Günümüzde uygulanılmaya çalışılan 4+4+4 eğitim sistemi "Türk Milli Eğitim Sistemi" ne nitelik ve nicelik yönünden sekte vuran bir sistemdir.Eğitime hizmet etmek, fizikî durumu ne olursa olsun her okulu açık tutmak, niteliği ne olursa olsun her üniversite mezununu öğretmen yaparak açık kapatmak değildir.
Eğitimin pahalı bir yatırım ve vazgeçme maliyetinin özellikle kırsal bölgelerde ne kadar yüksek olduğu, eğitim bilimciler tarafından sürekli vurgulana gelmiştir. Sistemdeki yatırım girdisi, bireyin yeteneklerine göre eğitilerek, sisteme ve topluma yararlı hale getirilmesi yolunda sarf edildiğinde, istenen verim sağlanabilecektir. Oysa yıllardır izlenen yanlış politikalar sistemin işleyişini aksatmış, bireyi eğitmekten çok gereksiz bilgi hamalı haline getirmiştir. Dahası sistem içindeki diğer ögeler de - öğretmen, araç-gereç, öğretme ortamı vs.-nitelik bakımından sürekli düşüş eğilimi göstermiştir.
Eğitim-kalkınma ilişkisi içinde, sistem kalkınmayı destekleyecek ve gerçekleştirecek insan gücünü yetiştirmekten yoksun ise bahsi geçen vazgeçme maliyetinin yükselmesi ve yatırımın boşa gitmesi kaçınılmaz olur. Kalite yerine sayı çokluğunu tercih etmek, üreten birey yerine bir sonraki eğitim dönemine geçme gibi kısır bir hedefe yönelmiş-sonuçta tüketen birey yetiştirmeye çalışmak, sistemi bozuk ürünler çıkaran bir makineye çevirir.
Eğitimde verimlilik esastır. Verimlilik; öğretmenin, yöneticinin eğitim programlarının sonuçları üzerinde hesap verebilmesi ve sonuçlardan sorumlu tutulması anlamına gelmektedir. Ancak bu hesap sorulmadan önce sistemin işleyişi için, programı uygulayacaklara gerekli ön şartların sağlanıp sağlanmadığı dikkate alınmalıdır. Buradan yola çıkarak, günümüz eğitim sistemi içinde istenen verimin alınamamasına sebep olan etkenler, gerek öğretmenler gerekte öğrenciler olmak üzere iki açıdan incelenebilir.
ÖĞRETMEN AÇISINDAN
a)Öğretmenin Niteliği: Öğretmenlik mesleği, öğretmenlerde derin bir konu alanı uzmanlığı, yeterli bir genel kültür ve üst düzeyde bir öğretmenlik formasyonu gerektirmektedir.
Meslek eğitimi almamış kimselerin doğrudan ilkokul öğretmenliğine atanmaları olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Yeterli alan bilgisi olmayan bu öğretmenlerin özellikle köy okullarında başarısız oldukları gözlenmektedir. Yapılan araştırmalarda, eğitim fakültesi mezunu öğretmenlerde dahi gerekli niteliklerin eksik olduğu, özellikle birleştirilmiş sınıflı köy okullarında etkili bir öğretime rehberlik etme yeterliğinin istenen düzeyde kazanılmadığı görülmüştür. Alanında yetişmiş öğretmenin durumu böyle iken herhangi bir fakülte mezunu öğretmenden nasıl verim beklenebilir?
Süreli yayınları takip edemeyen, kendi alanındaki gelişmeleri izleyemeyen, hizmet içinde eğitim etkinliklerine katılamayan kimi zaman bu etkinliklerden haberi bile olmuyor köy öğretmeni nasıl geliştirecek ve yetiştirecektir? Mesleği olmadığı halde bu işe soyunduysa, yetiştiği okulda öğretmenlik için gerekli yeterlikleri kazanamadıysa, yanında danışacağı veya fikir alışverişinde bulunacağı bir meslektaşını bile bulamıyorsa, köy öğretmeninin verimli olması nasıl beklenebilir?
b)Ekonomik Etkenler: Birleştirilmiş sınıflı köy okulunda görev yapan bir öğretmenle merkezî bir okulda müstakil sınıf okutan öğretmenin ücretleri arasındaki eşitlik aslında eşitsizliktir.
Özellikle köy öğretmeninin hemen hemen tüm sosyal hayatı eğitim-öğretim çalışmalarıyla geçer. Plânlama, sınav sorusu hazırlama, ölçme-değerlendirme, okulun bakım ve onarımı gibi uğraşılar göz önüne alındığında köydeki öğretmenin mesaisinin sınırlı olmadığı görülür. Buna rağmen onun diğer memurlarla aynı hatta bazılarından daha düşük ücret alması adalet ilkesiyle bağdaşır mı?
Merkezî bir okuldaki birimlerin araç-gereç donanımının asgari düzeyde sağlanmış olduğu düşünülürse, bu okulda görev yapan öğretmenlerin çok da fazla bir harcama yapma ihtiyacının olmadığı görülür. Oysa, köy okullarının gerek fizikî durumlarının kötü oluşu, gerekse araç-gereç eksiklikleri göz önüne alındığında, buradaki öğretmenin maddî özveride bulunmasının bir zorunluluk halini aldığı gözlenir. Bütçeden öğretmenlere her öğretim yılı başında bu tür harcamalar için eğitim ödeneği adı altında bir ücret ödenmektedir. Farklı harcama durumları ile karşı karşıya olmalarına rağmen, şehirdeki öğretmenle köydeki öğretmene ödenen bu ücret arasında yine bir eşitlik söz konusu. Ancak gözlenen odur ki köy öğretmeni bu özveriden yana şikayetçi olmak şöyle dursun, tüm imkânlarını zorlamaktadır. Buradaki sıkıntı ve öğretmeni olumsuz etkileyen durum denetim elemanlarının tutumudur.
Köy öğretmenine okulun bir eksiğini gördüğünde bu paranın hesabını sorarken yüzüne vurur gibi şehirdeki öğretmene böyle bir hesap sorma ihtiyacını tabii olarak hissetmiyorlar. Kaldı ki köy öğretmeninin temin etme ve ulaşım gibi problemleri de gözden ırak tutulmamalıdır.
Şehirdeki öğretmenin yatırım yapma, ucuz, bol ve kaliteli ürün bulabilme ve benzeri avantajları varken köy öğretmenlerinin bunlardan yoksun olduğu da akla getirilmelidir. Kısacası kırsal bölgenin şartları göz önüne alındığında, köy öğretmeninin bugün aldığı ücretin yetersiz olduğu ve daha fazla ücret almayı hak ettiği söylenebilir.
c)Teknik Yetersizlik: Öğretimde tek ve sihirli bir yöntem yoktur. Öğrencinin gelişim özelliklerine ve var olan koşullara göre çeşitli yöntemler kullanılmalıdır.
Hiçbir öğretme yöntemi tek başına bütün eğitim durumlarına uygun değildir. Yani bir öğrenme ve öğretme yöntemiyle, öğrencilerin tüm öğrenim gereksinimlerini karşılamak olası değildir.
Öğretme-öğrenme etkinlikleri içinde sadece öğrenme ilkeleri ile amaca ulaşılamayacağına göre, etkin öğretimde yer alması gereken ve beş duyuya hitabeden genel öğretim stratejilerinin de uygulanması verimin artması açısından şart görülmektedir. Bu stratejilerin yöntem, teknik, gereç vs. sınırlı olması ise özellikle köy öğretmeninin verimliliğini de sınırlamaktadır.
Görsel-işitsel materyaller kullanamayan, sergi ve müze gibi mekânlarda inceleme-gözlem yapamayan, araç-gereç sınırlılığı veya yokluğu sebebiyle gösterip yaptırma yöntemini çoğu zaman kullanamayan, öğrencilerin sosyo-kültürel kısırlığı nedeniyle grup tartışması ve benzeri yöntemleri işe koşamayan öğretmenden ne kadar verim bekleyeceksiniz…? Trafik lâmbası bile görmemiş çocuğa trafik kurallarını sadece anlatmak, kütüphaneyi yerinde inceleyemeyen öğrenciye kütüphaneden ödünç kitabın nasıl alınacağını kuru kuruya bilgi olarak vermek, psikomotor davranışlara dönüşmedikten sonra öğretmene de öğrenciye de yük olmaktan öte gidemez. Köydeki öğretmen müzik dersinde yaylı sazları nasıl tanıtacaktır? Resim-iş dersinde soyut çalışmaların ne olduğunu örnek göstermeden anlatabilmesi mümkün müdür? Bazı müfettişlerin ifadesiyle "işliyormuş gibi" gösterilecekse programda bu konuların ne işi var? Başka bir ifadeyle madem bu konular var, işlensin diye mi, göstermelik mi? Şehirdeki öğretmen, müze, sergi, kütüphane vb. yerlerden yararlanma şansına sahiptir. Ya köydeki öğretmen?
Ülkemizdeki köy okullarının % 25'i tek sınıfta birleştirilmiş sınıf sistemi ile öğretim çalışmalarını sürdürmektedirler. Ne kadar öğretim metodu uygulanırsa uygulansın, araç-gereç kullanılırsa kullanılsın, öğrenci bu sistemde istenilen davranış değişikliklerini gösteremeyecek, dolayısıyla öğrenme gerçekleşmeyecektir.
d)Psikolojik Etkenler: Bir köy öğretmeni sadece okulun öğretmeni değildir. Dar bir çevre olan köy ile de iç içedir. Yıllardır köy kalkınmasındaki öğretmenin yer ve öneminden bahsedilir, bu konuda öğretmene büyük görevler düştüğü söylenir. Ancak, öğretmenin sosyal statüsünün gün geçtikçe negatif bir ivme kazanması köydeki öğretmeni de etkilemekte, gereken değerlerin verilmemesiyle öğretmenin söz sahibi olma, topluma yön verme gibi özellikleri de körleştirmektedir. Sosyal statüsü yerlerde sürünen öğretmenden, köylünün kültürel yapısına olumlu bir katkıda bulunmasını düşünmek ve istemek haksızlık olur.
Çeşitli nedenlerle yeterince denetlenmediği düşünülen köy öğretmeni akıl almaz yöntemlerle kontrol edilmeye çalışılmaktadır. Yönetici veya amir sıfatındaki kimselerin, köy muhtarı ya da köy halkını öğretmenin teftiş memuru gibi görevlendirdikleri, onların öğretmeni kontrol eden bir mekanizma olarak kullandıkları müşahade edilmektedir."Müfettişim vicdanımdır" sözünden hareketle, öğretmenin verimini ve toplumla olan ilişkilerini olumsuz etkileyen bu tür uygulamalardan vazgeçilmelidir.
Köy öğretmeni canlı bir sosyal ortamdan yoksun, çoğu zaman kendi mesleği ile ilgili gelişmelerden dahi habersiz, dışlanmış ve içe kapanık bir görüntü çizmektedir. Maalesef öğretmenin bu derdine derman olacak, onu meslektaşları ile kaynaştıracak ve gelişmelere ayak uymasını sağlayacak önlemlerin alınmadığı görülmektedir.
Köy öğretmeninin herhangi bir mesai günü okulunu kapatıp ilçeye veya ile gelmesi art niyetli bir davranış olarak değerlendirilmeden önce, bir probleminin olup olmadığının sorgulanması sanırım daha çağdaş bir tutum olur. Aksine çoğu zaman gözlenen, köy öğretmeninin görev yerini hiç terketmemesi gerektiği hususunda sürekli baskı altında çalışmaya zorlandığıdır. Köy öğretmeninin de sağlık problemlerinin olabileceği ve acil ihtiyaçlarının bulunabileceği, kısıtlı imkânlarla görev yaptığı unutulmamalıdır.
Öte yandan merkezî okullarda kadro fazlası olarak çalışan öğretmenlerin varlığını üzüntüyle müşahade etmekteyiz. Kendisi kırsal bölgede binbir güçlükle görev yapmaya çalışan köy öğretmeni bu tür meslektaşlarını göre göre hangi iştiyak, şevk ve özveriyle çalışacaktır?
Yine öğretmeni psikolojik yönden olumsuz olarak etkileyen bir başka durum, kırsal bölgelerin sürgün yerleri haline gelmesi ve öğretmenlerin politik kaygılar içinde görev yapmalarıdır.
ÖĞRENCİ AÇISINDAN
a)Sosyo-Kültürel Etkenler:"Öğrencinin sosyo-kültürel birikimi öğrenmede etkili midir?" sorusuna hiç bir eğitimcinin hayır diyeceğini sanmıyorum. Elbette okul öğrenciye toplumsal ve kültürel birikim kazandırmada önemli bir basamaktır. Ancak unutulmamalıdır ki etkin bir öğrenme için, önkoşul öğrenmelerin ve hazır bulunuşluk düzeyinin belli bir olgunluğa erişmiş olması gerekir. Bu tespitler ışığında, köydeki öğrencinin okula gelmeden önceki birikiminin çoğu zaman hazır bulunuşluk için yeterli olmadığı görülmektedir. Şehirdeki çocuğun görsel-işitsel zenginlikle dolu bir çevrede yaşama, okul öncesi eğitim alma ve benzeri imkânları varken, hayatında trafik lâmbası bile görmeyen köydeki çocuk okulda trafik kuralları öğrenmeye çalışmaktadır. Okul öncesi eğitim imkânı olmayan, aralarında sadece zekâ düzeyi yüksek olanlara olanak sağlayan bir sistem içinde bulunan, eğitim yatırımlarından en son yararlanan-hatta çoğu zaman yararlanamayan- köhne ve bakımsız binalarda, araç-gereç yokluğu ile okumaya çalışan köy çocukları ile merkezî okullarda eğitim ve öğretim gören çocuklar arasında, sosyo-kültürel anlamda bir fırsat eşitliğinden söz edemeyeceğimiz açıktır.
Okul faaliyetlerinin anlamlı olmasında okul idaresi ve öğretmenin velilerle iş birliği yapmasının önemi büyüktür. Ancak bu halkaya öğrenciyi de katmak gerekmektedir.
Köydeki öğrenci, ilgisiz bir veli ile kendisiyle ilgilenilmesi gerektiğini söyleyen öğretmeni arasında ikilem yaşamaktadır. Okul-veli-öğrenci bütünlüğü içinde okumaya önem vermeyen bir kültür yapısı içinde olması, öğrenciyi okuldan soğutmaktadır. Bu durumda köydeki eğitim sistemi de çoğu zaman koltuk değnekleri ile yürümek zorunda kalmaktadır. Kurulan okul-aile birliklerinin gereken işlevlerini yerine getiremediği, köy çevresinin okul kavramına bakışının öğrenci-öğretmen ilişkisiyle sınırlı olduğu gözlenmektedir.
b)Psikolojik Etkenler: Eğitim programlarının içeriği öğrencinin hazır bulunuşluk düzeyine uygun olmadığı gözlenmiştir. Okumayı ikinci sınıfta, problem çözmeyi dördüncü, beşinci sınıfta öğrenebilen köydeki öğrencinin bu durumu, her ne kadar öğretmenin niteliği, öğretme ortamı vs. nedenlerle ilintili ise de uygulamaya konan programla da yakından alakalıdır. Kapsamlı bir birleştirilmiş sınıflarda öğretim programının olmayışı, hem öğretmeni hem de öğrenciyi zor durumda bırakmaktadır. Kalabalık sınıflar, beş sınıfın bir çatı altında öğretim yapması, aynı sınıftaki öğrencilerin farklı seviyeler göstermesi olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Öğrencinin biri A konusunu öğrenmiş B konusuna geçmeye hazır iken aynı sınıftaki bir başka öğrenci henüz A konusunu anlamakta dahi güçlük çekmektedir.
Köydeki öğrenciyi psikolojik yönden olumsuz etkileyen başka bir etken sık sık öğretmen değişmesi, dolayısıyla değişik yöntem, davranış ve anlatımlarla karşılaşmasıdır.
Uzak hedefleri olmayan insan yaptığı işin gerekliliğini kavrayamaz. Okulda öğretmeni tarafından yeteneğine göre bir mesleğe, evinde ise ailesi tarafından ırgatlığa veya çobanlığa yönlendirilen çocuk çelişkili bir öğretim hayatı içindedir. Çevresi tarafından sadece okuma-yazma öğrenmek için okula gittiğine ve ilkokul diploması almasının yeterli olacağına şartlandırılmaktadır.
c)Teknik Yetersizlik: Bir tanımın veya soyutlamanın sadece ezberlenmesi onu kullanma gücü yönünden hiçbir anlam ifade etmez. Öğrencilere genel kuralları ve kavramları anlayacak yaşantılara sahip olmadan sadece ezberletmek, eğitimin en zayıf yönüdür. Oysa bireylerin gelişimi, sadece daha fazla yaşantı kazanmayla değil, fakat kazanmış oldukları yaşantıları daha iyi kullanmalarıyla mümkün olmaktadır.
Öğrencilerden beklenen davranışları yavan öğretim metotları ve eğitim teknolojisi ögelerinden yoksun bir sistemde gerçekleştirmelerini beklemek anlamsızdır. Araç-gereç yetersizliği, görsel materyallerin yokluğu vs. etkenler köydeki öğrencinin istenen davranışları gösterememesine neden olmaktadır.
Gelişmiş, kalkınmış ve çağdaş bir toplum olabilmenin ilk ve temel şartı eğitime gereken değeri vermektir. Günümüz Türk eğitim sistemindeki aksaklıklar, toplumun değer yargılarıyla cumhuriyetin temel ilkeleri ve bilimsel veriler ışığında, sistemin yeni baştan ele alınması gerektiğini işaret etmektedir.
Toplumun ve bireyin ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve uygulanabilir eğitim programlarının"genellik ve eşitlik" ilkelerine uygun olarak düzenlenmesi ile yeni bir yapılanmaya acil ihtiyaç olduğu görülmektedir.
Tüm bu tespitler ışığında ARDAHAN ilinin ÇILDIR , GÖLE , HANAK , DAMAL ,POSOF ilçelerinin ve bu ilçeler ile merkeze bağlı köylerin gerek SBS gerekte LYS sınavlarında bu eğitim - öğretim sistemi devam ettikçe başarılı olabilme ihtimalleri söz konusu değildir.
Ardahan il milli eğitim müdürlüğü ,ilçe milli eğitim müdürlükleri ve ilimizdeki tüm okulların okul müdürlükleri "OKUL İDARESİ VE ÖĞRETMEN - ÖĞRENCİ - VELİ" üçgenini kuramadıkları sürece ARDAHAN' ın ve ARDAHAN' lı öğrencilerin sınavlarda başarılı olmasını beklemesin bunu beklemek üç ayağı sakat bir at ile soylu İNGİLİZ tayını yarıştırmaya benzer ki bu yarışında sonucu zaten her zaman bellidir.

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
HOÇVAN YAYLA ŞENLİĞİ ÜZERİNE BİR KAÇ NOT/Rodi BAZ

Rodi Baz Hoçvan yayla şenliği nihayet sona erdi ve Hoç-Fed yöneticileri rahat bir nefes aldı. Geriye sadece kamuoyuna söyleyecekleri kaldı.
Acaba dönünce ne söyleyecekler, nasıl bir açıklama yapacaklar?
Doğrusu ben de çok merak ediyorum!
Gerçi onu da her zaman olduğu gibi yine zamana yayarak yapmayacaklar.
Günay Restoran’daki yemek sonrası da bir açıklama yapacaklardı(!)
Olmadı işte,
Zamanları yoktu, yapamadılar(!)
Belki bu sefer sahiden yapacaklar!
Artık bir yıl rahat rahat koltuklarında oturarak şenlikteki büyük başarılarından(!!) bahsedecekler.
Öyle yapacaklarından hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bu arkadaşlarımızın tarzı budur, onlar büyük zaferlerin komutanlarıdırlar. Onların kitabında hataya yer yok!
Eee gözümüze dizimize dursun, işlerini güçlerini bırakarak, gerektiğinde tuvalet temizlemediler mi?
Çadır kurmadılar mı?
Dana yarışması, futbol turnuvası düzenlemediler mi?
Her kes şarkı söyleyip eğlenmedi mi?
Üstelik bu yıl sunumu da Türkçe-Kürtçe yapmadılar mı?
Waooo…büyük cesaret…
Allah belamızı versin, Allah bizi kahretsin…
Evet..biz hala da utanmadan eleştiriyoruz…
İşte biz böyle nankör insanlarız!
Bu dahilerin değerini bilmiyoruz.

***
Evet notlarımıza devam ediyoruz...
Bu yıl da katılım muhteşemmiş!
Evet öyle, artık hoçvan halkı bu şenlikleri içselleştirdi.
Şenliği kimin düzenlediği, ne yaptıklarının ötesinde, gelenekselleşmesinin verdiği aşinalıkla, bir görevmiş gibi algıladıkları için katılıyorlar.
Şenliğe memleket özlemlerine gerekçe yaparak gidiyorlar.
Onlar doğdukları toprağa duydukları özlemden dolayı bu şenlikleri önemsiyorlar!
Her kes şunu çok iyi biliyor ki, bu kadar insan oraya en güzel danayı görmek için gitmiyor, ya da hangi köyün takımı hangisini yenecek diye de gitmiyorlar, onlar gerçek anlamda köklerini, kendileri arıyorlar, büyük metropollerde kaybettikleri kimliklerini arıyorlar…

Onlar onun için oradaydılar!
Ve ısrarla Hoç-Fed başkanının konuşmasında bu özlemlerini dile getirmesini, iktidara muhalefete bütün insanlığa bunu haykırmasını beklediler….
Ama olmadı…
Yine büyük bir hayal kırıklığıyla geri dönüyorlar…
Peki ya Hoç-Fed yöneticileri?
Onlar da döndüler, dönecekler…
Ve döndüklerinde yine her zaman olduğu gibi bize başarılarından söz edecekler, hatta öylesine ajite edecekler ki bazıları gözyaşlarını tutamayacak, sevinçten ağlayacaklar...
Öyle ya, o güzel gollık, o futbol takımı, hele hoçvanı bilinçlendiren, bilgisi taşarak kara çayırı sulayan o panel…
Ben de salak gibi başka şeyler bekliyorum…
Ne bileyim, Kürtçe-Mürtçe bir şeyler felan…
Yani ne bileyim…şey gibi…

Zaten bir önceki yazım da yazmıştım. Tekrara düşmenin anlamı yok.
Ha az kalsın unutuyordum. Bizim Ergül Hoca aramıştı, Şu AKP Ardahan Milletvekili Orhan Atalay’ın “anadil bir haktır, anadilde eğitim bir insan hakkıdır ve ben bu hakkı savunuyorum” demiş ve bir kesimin onu protesto ettiğini söylemişti. Ancak bu konuşmayı olumlu bulduğunu da eklemişti.
Bir kere neden protesto edildiğini az çok tahmin ediyoruz. Ancak Atalay‘ın bu söylediklerini de alkışlamak gerektiğini belirtmek istiyorum. Malum “bizimkiler”in söyleyemediğini iktidar partisinin bir milletvekili söylemişti.
Aslında bu bir gelişmedir.
Bunu doğru okumak gerekiyor.
Ha şimdi birileri bunu siyastten söylediğini savunacaktır.
Elbette siyasetten savunacak!
Ya neyle savunacak?
Önemli olan gittikçe meşrulaşan ve kamuoyunda olumlu tepkiler alan Kürt sorunun çözümü yönündeki adımlardır.
Dediğim gibi Milletvekilini yuhlama olayı, Hoçvan halkının AKP politikalarından duyduğu rahatsızlıktır. Burası kesin.
Ancak olumlu her türlü adımı da doğru okuyacağına inanıyoruz. Nihayet Milletvekilinin bu sözlerinin alkışlandığı iddiaları da var. Bu da önemli.
Demek ki, iyi ve güzel olan takdir ediliyor

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Ramazan Sohbetleri

Ardahan Camisi Kibirli insan her haliyle belli olur. Giyim-kuşamında, yüz ifadesinde, bakışında, başını dikerek kimseye bakmamasında, oturmasında, gerilip yaslanmasında, yürüyüşünde, kendisi otururken insanları ayakta bekletmesinde, ses tonunda…

Aslında kibirli insanın sergilediği davranışların hemen tamamı, belli bir seviyeden sonra psikiyatri bilimini yakından ilgilendiren anormal davranışlardan başka bir şey değildir. Ne yazık ki kâmil insanların haricinde az-çok, açık-gizli, herkeste kibir hastalığı mevcuttur. Seyr ü sülûkla bu hastalık kalpten tamamen kazınmadıkça kurtulmak mümkün değildir. Ancak bu hususta mücahede etmek de farz-ı ayındır. Kibri azaltmak bile büyük bir mücahededir .

Bir müminin yukarıda sayılan anormal davranışlardan ve gizli kibirden kurtulup kurtulmadığı, tevazuyu kazanıp kazanmadığını İmam Gazalî rh .a . şu belirtilerle ölçüyor:

Bir mesele üzerine konuşulurken hakikatin kendi fikirlerine ters olmasından rahatsız olmak; doğruları memnuniyetle, hoşlukla kabul etmemek kibrin belirtilerindendir. Bu hastalığı yenmek için, aczini itiraf edip hakikati söyleyenleri takdirle yâd ederek teşekkür etmelidir.

Akranları ile bir ortamda bulunduğu zaman onları baş köşeye geçirmek ve kendi emsallerinin ardından yürümek ağır geliyorsa yine kibir var demektir.

Yoksul ve gariban insanların davetine katılmaktan ve arkadaşlarının işlerini takip etmekten zorlanmak da kibir belirtisidir.

Bütün bu durumlarda kişi kendini sürekli sınayarak kibrin tedavisine ve tevazunun kazanılmasına gayret etmelidir.

Tevazu ehli insanlar da her haliyle bellidirler. Onların tavır ve hareketleri kalbe huzur ve itimat telkin eder. Muhatap oldukları insanlarda saygı ve sevgi meydana gelir. Böyle insanlarla oturup kalkmak insana zevk verir.

Söyleyene değil, söylenene bak

Başkalarına faydalı olabilmek için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Fakat kendisinin ağır derecede hasta olduğunu bilmeyen gafil insan tedaviye ihtiyaç bile duymaz. Herkesin kusurunu görür, onlardan yakınır, gıybetlerini yapar, ancak kendisini düzeltmek aklına bile gelmez. Halbuki insanın kendi kusurlarını görmesi, onları araştırması ve bunun için başkalarının kendisini nasıl gördüklerine, gurur yapmadan kulak vermesi gerekir.

Bizi methedenlerden ziyade yanlış ve isabetsiz davranışlarımızı bildirenlerin faydası daha çoktur. Şeker yerine ilaç verenler bize iyilik etmiş olurlar. Yanlış ve zararlı yolda gidene ‘iyi gidiyorsun’ demek, onu gaflete düşürmek ve zulmetmek olur. Bu bakımdan ‘dikkat et, düşeceksin’ diyene kızmak yerine teşekkür etmek lazımdır.

Yalnızca bizi sevip takdir edenlere kulak vermek hataya düşmemize sebep olur. Çünkü dostumuz olanlar bizi güzel görür ve bizdeki kusurların hepsini fark edemeyebilirler. Dost olmadıklarımız ise nazarını kusurlarımıza diker. İthamlarında mübalağa olsa da, muhakkak bir hakikat payı vardır. Bu yüzden onların söylediklerinden de istifade etmelidir.

Hizmette tevazu ve kibir

Aynı safta omuz omuza hizmet ettiğimiz kardeşlerimizle olan hukukumuz başkalarına kıyasla çok daha fazladır. Allah’ın dinine hizmet ederken Hakk’ın hatırı için kardeşlerin hakkına riayet etmek, hem de hizmetin ahengini bozmamak üzere her türlü nefsani davranıştan kaçınmak gerekir. Şayet bizim yüzümüzden tek bir kişi bile dinden uzaklaşırsa bunun vebali çok ağırdır. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in buyurduğu üzere, açtığımız kötü bir çığırdan yürüyenlerin ve onların sebep olduğu başka kişilerin günahlarının bir mislinin de bizim hesabımıza kaydolma tehlikesi vardır. Aynı şekilde hidayetine vesile olduğumuz kişilerin ve onların sebep olduğu insanların iyi amellerinin bir misli de bizim defterimize kaydolabilir.

Şayet din adına hizmette kendi isteğimizle bir vazifeye talip olur, sonra da onu nefsanî davranışlarla akamete uğratırsak, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e kadar uzanan altın silsilenin manevi birikimine zarar vermiş, bugüne kadar gösterilmiş olan çabalara darbe vurmuş oluruz. Ayrıca o mübarek silsileyi oluşturan zatların manevi desteğini kaybetme ve cezaya müstehak olma tehlikesiyle de karşı karşıya kalırız.

O yüzden enaniyet , benlik, riya, kibir ve çalımla hizmete talip olmamalıdır. Bu şekilde yaptığımızı zannettiğimiz bütün hizmetler sonuç itibariyle önümüzü tıkar. Faydası bir tarafa, büyük zararlara sebebiyet verebilir.

Hizmet ederken her şeyden önce kendimizi bir günahkâr olarak görmeli ve “Allah dilerse benim gibi günahkâr bir insanla da dinini teyid eder” diye düşünmelidir. Bu yolda amelimiz ne kadar çok olursa olsun, meydana Şah-ı Geylânî k.s. veya bir İmam-ı Rabbânî k.s. edasıyla girmemelidir. Hatta yaptığımız hizmetleri herkes övüp takdir etse de, onların sözleri kendisinin hakir bir insan olduğu kanaatini değiştirmemeli, Cenab -ı Hakk’a el açıp: “Ya Rabbi hakkımda söylenen şu güzel sözleri dua olarak kabul eyle, ayağımı kaydırma, beni nefsimle baş başa bırakma.” diye dua etmelidir.

Bütün hizmetleri yalnız Allah için yapmalı ve kimseden takdir beklememelidir. Şayet kendisine bir teveccüh varsa bunu bir imtihan görmeli ve bu imtihanı kaybetme tehlikesini ciddiye almalıdır. Aksi halde riya ya da kibir girdiği için hizmetleri boşa gider, hatta onlardan hesaba çekilir ve ayağı kayabilir.

Mümin hiçbir zaman fazilet ve meziyetlerini kendinden bilmeyip, Allah tarafından olduğunu görmeli ve her an elinden alınabileceğini bilmelidir. Kendisinin hizmete renk ve kuvvet kattığı zannından ziyade, Allah için hizmetin kendisine güzellik katacağını, fazilet ve meziyetlerin oradan geldiğini düşünmelidir. Gerçek de budur.

Enaniyet tuzağı

Ulvî bir hizmette istihdam edilmek ancak bir lütuf ve himmet işidir. Her türlü fazileti kazanmaya sebeptir. O yüzden hizmetle güzelleşenler güzelliği de inkâr etmemelidir. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin belirttiği üzere, bu da nimeti inkâr olur. Bu noktada doğru ve yanlış tavır şöyle örneklenmiştir:
Birisi sana gayet kıymetli bir elbise giydirse, sonra da: “maşallah ne güzelsin, güzelleştin” dese, sen de: “hâşâ ben neyim, güzellik nerede” desen, nimeti inkâr ile o elbiseyi sana giydirene karşı nankörlük etmiş olursun. Şayet “evet ben güzelim” desen bu sefer de gurur ve kibir yapmış olursun. Eğer, “evet güzelleştim, fakat asıl güzellik elbisenin ve onu bana giydirenindir” dersen işte o zaman kibir ve nankörlükten kurtulmuş, hakikati söylemiş olursun.
“Ben yaptım, ben ettim, filana şöyle şöyle sohbet ettim de tövbe etti” benzeri benlik kokan bütün gizli imalar ve açık sözler İslâm itikadına uymaz. Allah Tealâ’nın inayetini, başkalarının gayretlerini, büyüklerin himmet ve tasarrufunu gözardı edip de kendisini öne çıkarmak büyük bir yanılgıdır. Özellikle gerçekten tevazu ve mahviyet sahibi değilken öyle görünmeye çalışmak, kalbi öldürecek derecede tehlikeli bir benlik davasıdır. Bunlar karıncanın ayak seslerinden daha gizli olan ve Hz. Peygamber s.a.v.’in “küçük şirk” olarak tarif ettiği, ümmeti hakkında en çok korktuğu şirk çeşitlerini hatırlatacak hallerdir.
Meziyet ve faziletlerinden bahseden, ima eden, kendince büyük başarılarına ilgisizlikten rahatsız olanlar, din adına gayret ettiklerini söyleseler de, tevazu ve mahviyetten mahrum, Allah’tan uzak boş kimselerdir. Böyle hizmet etmekten Allah’a sığınmak icap eder.
(Ahmet SAFA ) Halis Hoca

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan