Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 52
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 6 Gün Gelmedi
abdullahank 108 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 198 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 224 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 233 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 236 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
A r d a h a n Y o r u m l a r
Yazar Fakir - Kasım 03 2012 - 07:55:08
Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Esenyurt Belediyesi Ardahan Kültür Evi binasının yapımını neden durdurdu?

Mustafa Küpeli Büyük gösterilerle temeli atılan, Ardahan Kültür Evi 2011 Baharında bitirilip, hizmet vermesi gerekirken, Kaba inşaatı bitirildikten sonra 1 yıldır tek çivi çakılmayıp inşaat durduruldu.
Bir yıl önce Temel atma Töreni yapılırken verilen Bir iftar yemeğinde Ardahanlıların katılımı az olduğundan dolayı Esenyurt Belediye Bakanı Necmi Kadıoğlu'nun basına yansıyan sitemi binanın durdurulması sebebi gibi görünüyor. Acaba doğru mu?
##Ardahan Kültür Evi Zor duruma düşürüldü
Esenyurt Belediyesinin yapacağı binasının bir yıl önce hizmete gerçeği için Ak yol iş merkezindeki Dernek binasını boşaltan Ardahan Kültür Evi bazı hizmetlerini yapmakta zorluk çekmekte
Ardahan ve ilçelerini temsil ettiği iddiasıyla kurulan adı gecen derneğin zor duruma düşürülmesi karşısında hiçbir sivil toplum örgütü bu konuda destek ve girişimde bulunmamıştır. Tabi hepsinden önce Ardahan Kültür Evi'de her hangi bir girişim ve açıklamada bulunmamıştır.
###Ardahanlılar iki yıldır Kadıoğlu'na övgü yağdırdı
Ardahan il, İlçe, belde ve Köy derneklerinin toplantılarında Esenyurt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu'na sürekli övgüler yağdıran Ardahan Kültür Evi Dernek Başkanı Tuncer Dağ ve yönetim kurulunun Ardahan Kamuoyunu rahatlatacak bir açıklama yapmaması ayrı bir konu
###Esenyurt Belediyesi siyasi dedikodulardan arınmalıdır
İstanbul'da Ardahan İli dernekleri arasında önemli hizmetleri olan Ardahan Kültür Evi binasının da temelinin atılışından sonra çok sayıda başka il derneğinin inşatlarını yapıp, teslim eden Esenyurt Belediyesi ne gariptir ki Esenyurt'ta en fazla nüfusa sahip Ardahanlıların Dernek binasını kaba inşaatın bitiminde durdurdu.
###Yerel Seçimlere kadar yapılmayacak
Yerel dedikodulara göre önümüzdeki yapılacak yerel seçimlere kadar Ardahan Kültür Evi binası yapılmayacak. Yerel seçimlerde Ardahanlıların oyun aldıktan sonra bina yapılıp teslim edilecek. Böyle olursa Esenyurt Belediyesi halk nezdinde siyasi şaibeden kurtulamaz.
###Minnet ederken yıpratılıyoruz
Her belediyenin yatırımları hizmetleri olur. Esenyurt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu ve Yandaşları Kars Ardahan ve Göle'ye yapılan siyasi yatırımları her ortamda ve toplantıda dile getiriyorlar. Göle'ye yol, okul yaptırdık, Ardahan Kars ilçelerine cenaze arabaları verdik, Karsspora bir yarım otobüs verdik ve Ardahan Kültür evi binası yaptırdık diyerek yöre insanlarını töhmet altında bırakmaktadırlar.
Kaldı ki bu yöreye yapılan yatırımlar kendi istemleri doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Her hangi bir zorlama olmamıştır. Bu yatırımların oy a tahvil edilmek üzere siyasi düşüncelerle yapıldığı herkesin malumudur. Yarın bu yöre insanı kendisini diyet ödeme zorunda hissetmeyebilir, bu şekilde davranışlar yöre insanlarının gururunu rencide ettiğini ilgili kişiler anlamalıdırlar.
###Şimdi gelelim asıl meseleye
Başkan Kadıoğlu'nun hemşerileri ve arkadaşlarının Esenyurt Belediyesinden ihale almadan önceki maddi durumunu tevatür edilmektedir. Bunların 8 yılda değil 80 yılda bu kadar para kazanamayacağını da Esenyurt halkı biliyor.
Başkan Kadıoğlu'nun hemşerileri ve yakın arkadaşlarına verilen ihalelerden sonra çoğu milyar dolarlık adam oldular. Herkesin serveti ortada. Bu zatların Konut satmak için TV'lere verdiği reklamlarla 30 ilçeye okul yapılırdı.
Bu zatlara Esenyurt'ta 25 Bin ruhsatsız evin yapılması için gösterilen müsamaha yüzünden Esenyurt Belediyesini düşürdüğünüz durumu kamu oyununu malumudur.
Şimdi Esenyurt belediyesinde verilen ihaleler Ardahan ve Gölelilere verilseydi Gümüşhane ve çevresine müteahhitler tarafından 30 cadde 10 fakülte yapılırdı. Ama İkide birde Ardahan ve Göle'ye yapılan yatırımlar gündeme getirilerek insanların gururuyla oynamak bıtkınlık ve tepki yaratabilir.
Esenyurt'ta kendi imkanlarıyla inşaat yapan Kars Ardahan Iğdırlı işadamlarına 5-10 kat yandaşlarınıza 15-20-25 kat imar verildiği idealar arasındadır.
Ardahan Kültür Evi binasının neden durdurulduğunu Ardahan Kültür Evi derneğine yapılan bu yanlışın sebeplerini Esenyurt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu'ndan bir açıklama bekliyoruz.
Aksi halde söylentiler şaibelerin doğruluğunu kanıtlayacaktır. Bildiğimiz kadarıyla Sn. Necmi Kadıoğlu bu tür küçük siyasi hesapların içine girmeyecektir. Umarın öngörümüz doğrudur.
Mustafa Küpeli
Mustafakupeli36@gmail.com

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
''Siz Hala Dernek Başkanı mısınız?''

İlyas Yıldız **İLYAS YILDIZ

Toplum vicdanına mahkûm olan dernek başkanları onuruyla istifa etmelidir.
Ardahan adına yola çıktığımız günden beri özellikle Ardahan’ı ilçe ve köy ayırımı yapmaksızın bir bütün olarak yazı ve haber konularımızda anmaktayız.
Gurbette doyduğumuz yeri önemsediğimiz kadar doğduğumuz yeri de geçmişte o topraklarda karnımız doymamış olsa da unutmayacağız.
En azından bir geçmişimizin var olduğu bilinciyle üzerimize düşeni yerine getirmek adına minnet borcumuzu ödemeye çalışmaktayız.
Yazı ve yorumları, haber içeriklerini hazırlarken genel anlamda STK’lar içinde görev üstlenen insanlardan yararlanmaya çalışırız.
İşin özü karşılıklı bir dayanışma ruhunu ortaya koymaya çalışırız.
Sorun ve sıkıntıları gündeme taşımak suretiyle toplumsal bilincin gelişimine katkı sağlayabiliyorsak ne mutlu bize ancak, bunu yaparken zaman zaman içimizdeki çürük elmaları da ayıklamayı hiçbir zaman ihmal etmeyiz!
Çok fazla uzatmadan bugünlerde Ardahan kamuoyunu yakından ilgilendiren bir konu üzerinde durmak birilerinin hoşuna gitmese de deşmeye devam edeceğiz!
Birkaç gün önce Esenyurt’ta yaşanan fırıncılar operasyonu henüz bilinçaltımızda tazeliğini muhafaza etmekte.
Bir Ardahanlı, daha da önemlisi bir Hoçvanlı olarak bu konuyu uzun uzadıya gündemde tutmak elbette akılcı bir yaklaşım değil ancak işin ucunda Hoçvan olunca iş değişiyor maalesef…
İşimiz yazmaksa emekli olamayız, sanırım bizi biraz da bu düşünce tahrik ediyor diyeceğim ama işin aslı hiçte öyle değil.

***
Adamın oğlu seslenmiş;
-"Baba bir hırsız yakaladım!" diye..
Babanın o sırada çok işi var, yoğun...
Demiş ki;
-"Oğlum bırak da gel"!
Oğlu cevap vermiş;
-"Baba ben onu bırakıyorum da o beni bırakmıyor"

Canım ne olacak alt tarafı Esenyurt’ta yaşanmış sıradan bir Fırıncılar operasyonu deyip de geçmek kolay değil…
İşin ucunda Hoçvan var!
Söz konusu Hoçvan ve bu operasyon kurbanlarından biri bir dernek başkanı olunca bu hiçte kolay olmuyor maalesef!
Bu olayın üzerinde doğru temelde mantık yürütmek gerekir.
Bırakın Ardahan-Hoçvan’ı Dernekçilik hatır-gönül işi değildir.
Şantaj’a kurban olabileceğini öngörmeden hareket eden bir dernek başkanının bu topluma verebileceği hiçbir şey söz konusu değildir.
Bu dernek başkanı hukuksal boyutuyla elbette ki mağdurdur, şantaj kurbanıdır…
Ancak hukuksal boyutuyla mağdur olan bu dernek başkanı bu sefer toplum vicdanına mahkûmdur.
Toplum vicdanına mahkûm olan bir dernek başkanın onuruyla yapması gereken en doğru hareket, dernek başkanlığından istifa etmesidir.
Bu toplumun böylesi Dernek başkanlarına ihtiyacı yoktur…
Aksini savunanın kendisinden hiçbir farkı yoktur.

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
ANNEM VE YIRTIK LASTİKLERİM/Osman Kamacı

İlyas Yıldız İyi bir uykunun ardında, güneşli bir sabaha uyanmış, zaman geçirmeden spor kıyafetlerimi giyerek Eskihisar sahiline indim. Üç beş kişi ve ben vardık sessizliğin kucağında yakaladığım koca sahilde. Kısa yürüyüş sonunda formamdaki ıslaklıklar çoğalınca tempoyu biraz daha düşürmüş yeniden evin yolunu tutmuştum. Dönüş yolu bana uzamış gibi görünse de, yorgun ve mecalsiz ardı sıra sokakları tek tek geçiyordum. Bir an önce eve varsam, soğuk bir duşun altına kendimi atabilsem diye acele ederken, zaman zaman araçların geçtiği dar yolda oyun oynayan beş afacanla karşılaştım. Aralarına karışmak istercesine bir adım, bir adım daha yaklaştım. O kadar meşguldüler ki, beni fark etmediler bile... Hepsi çok masum ve neşeli görünüyordu. Bu hallerini kıskanmamak ve onların yerinde olmayı istememek mümkün değildi. Onları imrenerek seyrederken adeta çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıktım. Beni alıp geçmişime götüren içlerindeki Ömer adında, kıvır kıvır saçları olan esmer çocuktu. Kendime o kadar yakın görmüştüm ki, Sanki geçmişimin izlerini taşıyordu. Ayağındaki lastik ayakkabısı, yamalı pantolonu ve yakası kıvrık gömleğiyle drama kokan bir filmin karesinden fırlayan gururlu bir kahramanın duruşunu sergiliyordu. Pürüzsüz ve yumuşacık yüz hatlarına yansıyan çocuksu saflık o kadar belirgindi ki, aldı götürdü uzaklara, gözlerim nemlenerek... Çamura bulanmış, o lastik ayakkabılar adeta beni hipnotize etmiş, oraya mıh gibi çakmıştı.
O ayakkabıların bir çocuk için neler ifade ettiğini kaçımız bilir acaba? Kimin için ne ifade ettiğini elbette bilmem mümkün değil… Lakin bunu yaşayan ve çok iyi bilen biri olarak şu kadarını söyleyebilirim ki, bu çocukluğumun en unutulmaz gerçeğidir. Yıllar su gibi aksa da, en anlamlı günlerim olarak kabul ettiğim o yılları unutmam asla mümkün değil. Zevkle giydiğim ve Ömer’in ayağında gördüğüm o siyah lastikler benim için birçok markadan daha kibar ve itibarlıydı. Babam her türlü imkânsızlığına rağmen yenilerini aldığında mutlu olur, adeta içim içime sığmazdı. Bazen bir ayakkabı, bazen yamalısının yerine alınan yeni bir pantolon… Bizim mutluluk ufkumuzu belirleyen çerçeve bu kadar ölçülü ve dardı. Bu ölçülerle yetinerek, sevincimizi sınırlarken, asla bugünkü çocukların sınırsız imkânlarına sahip olamadık. Olamadık… Çünkü ekonomik durumları enkazdan farksız olan babamız ile onların alı al, moru mor, her türlü imkâna sahip olan babaları arasında siyah beyaz kadar fark var.

Boş zamanının büyük kısmını AVM’lerde geçirerek, hiç bir şeyi beğenmeyen, burnu havalarda zamane çocukları her şeye mırın kırın ederek ebeveynlerine kök söktürürken, bugün babaları, belki de büyük babaları durumunda olan dünün öbür çocukları, yani bizler, bir çift yeni lastik ayakkabı alındı diye heyecan nöbetleri eşliğinde uykusuz geceler geçiriyorduk. Yoksulluğu ve açlığı iliklerine kadar hisseden biri olarak bütün bunları geçiştirmem, unutabilmem mümkün mü? Asla! O esmer çocuk, hafızamın derin dehlizlerinde köşe bucak dolanıp duran bir anımı çekip çıkarmama yol gösterici oldu. Ona minnettarım. Sen çok yaşa esmer çocuk…

Oturduğumuz odayı aydınlatmaya çalışan gaz lambasının titrek ışıklarına sığındığımız bir geceydi… Ailece toplanmışız, içindeki tezekler yanarken, nar gibi kızarmış sobanın çepe çevre dört tarafına… Dışarıda kar, fırtına, cehennem gibi bir ayaz… İçerde ise, sobadan huzur yayan bir sıcaklık hâkimdi. Duvar boyalarında başlayan dökülmeler, nar gibi kızaran sobadan yayılan ısının etkisiyle daha da hızlanmış, kireç tanecikleri toz şeker gibi uçuşuyordu. Dışarıda devam eden fırtına kulakları sağır ediyor, zaman zaman şiddetini artırarak cam, çerçeve her şeyi yerinden sökmek ister gibi silkeleyip duruyordu. Kudurmuş bir köpek gibi sağa sola saldıran çıplak uğultular, masanın üzerinde duran radyonun çıkardığı cızırtılara doludizgin karışıyordu. Gökyüzü kasvetli ve inatla karanlık kusmuştu. Güneş yer küreyi zamansız terk ederken, yıldızları çantasına dolduran simsiyah bulutların bütün evreni işgal çıkarmasına göz yummuştu sanki. Kışın ortasındaydık. Kerpeten gibi küstah, haddini aşan bir kar ve soğuk her yanı alabildiğine kaplamıştı. Evlerdeki gaz lambası fitilleri sözleşmişçesine peşi sıra turuncu alevlere teslim olarak, adeta katran karası geceye karşı direnmeye çalışıyordu. Bizim evde de durum farklı değildi. Yükselen ışık huzmeleri odayı zoraki aydınlatma lutfunda bulunuyor, varlığını haykırmaya çalışan bir yankı gibi bir duvardan diğerine çarpıp duruyordu. Yorgun düşen duvarlara tükürük gibi yapışan ışık kırıntıları durmadan yer değiştiriyor, oluşan esmer karartılar beni keyiflendirmek için büyük çaba harcıyordu. Öyle ki, kimi zaman cılız ışık taneciklerinin ele geçirdiği o duvarlarda çeşitli gölge oyunlarını taklit ediyor, bugünkü sinema teknolojisiyle çekilen dev bütçeli bilim kurgu senaryolardan beyaz perdeye yansıyan sahneler kadar heyecanlı ve bir o kadar eğlenceli zaman geçirmemi sağlıyordu. Böyle bir gecenin loş aydınlığında geniş yer sofrasının etrafında bağdaş kurmuş, annemin akşam yemeği olarak hazırladığı Haşıl’ı yemek için transa geçmiştik. Beyaz bir tabak içerisinde sofraya getirilen yemeğin içine altın sarısı, erimiş tereyağı konmuş, üzerine kaymağı alınmış kar gibi beyaz yoğurt rastgele boca edilmişti. Haşıl’ın üzerine boca edilen yoğurt, karlı ve yüksek yamaçları olan dağların zirvesini anımsatırken, usta fırçaların elinden tuvale yansıyan bir yağlı tablosu kadar göz alıcı hale getirmişti. O akşam görsel güzelliği ve lezzetiyle damak zevkimize ipotek koyan Haşıl’ın sanatsal cazibesine aldırmamış, büyük bir afiyetle yeme zevkine erişmiştik, günümüz çocuklarının bağımlısı haline geldiği fast food yemek kültürü nedir bilmeden.

İmrenilen, keyif dolu bir iştahla yenen akşam yemeği bitmiş, kardeşlerimle bir köşede oyunlar oynamaya başlamıştık. Biz oyunlarla oyalanırken, annem yemekten sonra sofrada biriken kaşık, tabak gibi öteberiyi toplama uğraşı içerisindeydi. Kısa bir süre uğraştıktan sonra sofra toplama işini bitirmiş, acıyla gıcırdayan kapıyı aralayarak avluya çıkmak üzere hamle yapıyordu. Çift menteşeli kapının ardında kayboldu gitti diye düşünmüşken, kapının feryat eden gıcırtılarıyla birlikte palas pandıras ve aynı hızla tekrar odaya daldı. Şaşkın bakışlarımız arasında içeriye girmesiyle ortalığı gürültüye boğması bir oldu. Yüz hatlarında beliren ani değişiklik bir şeylerin yolunda gitmediğini haykırıyor, bu da beni korkutmaya başlamıştı. Sebebini biliyordum ve buna rağmen anlamazdan gelerek, zaman kazanmaya çalışıyordum. Ancak, saatlerce beni hırpalayan ve kahreden o korkulardan daha fazla kaçamazdım. Gerçeklerle yüzleşmenin zamanı gelmiş. O gün sorumsuzca davranmış, yaşıtım çocuklarla buz bağlamış karlarda doyasıya kayarak, Osman Kamacı Babamın daha birkaç gün önce bana aldığı yeni ayakkabıların yırtılmasına sebep olmuştum. Şimdi onları sinirden gözleri kan çanağına dönen annemin eline görüyordum. İki kedi yavrusunu kulaklarından yakalamış gibi sallayarak hışımla üzerime üzerime geliyordu. Annemin bu ani tepkisi karşısında korku ve heyecan karışımı bir duyguya yenik düşmüş, ne yapacağımı bilmez hale gelmiştim. Bunun için bani cezalandırır mıydı? Bundan pek emin değildim. Ancak ne olursa olsun, vereceği cezaya razı olmak dışında hiçbir seçeneğim kalmamıştı artık. Çünkü yaşananlar karşısında korkularımı bertaraf edecek başka hiçbir geçerli mazeretim kalmamıştı... Elinde tuttuğu ayakkabıları bana doğru her sallayışında, adeta kafamın ortasına ceviz ağacından sopalarla darbeler indiriyordu. Yüzünde belirginleşen kin ve nefret çizgileri hiç değişmiyor, gözlerinden saçılan ateş parçacıkları hedefine kilitlenmiş birer obüs topu gibi büyük hızla bana doğru yol alıyordu. Bir komutan edasıyla ortalığı zapt-ü-rapt altına almış, sarf ettiği cümlelere emir yağdırıyordu. Hedefine kilitlenen cümleler birer şarapnel parçası gibi vücuduma her yandan saplanıyor, orada tedavisi olmayan yaralara sebep oluyordu. Artık sobadan yayılan kadife yumuşaklığındaki pembe sıcaklıklar bile gerilimli buz gibi havayı ortadan kaldırmaya yetmiyordu. Korkulu ve Şaşkın haldeyken annem içindekileri sayıp döktü…

_ “ Bu kışı bunlarla geçireceksin, gebersen de sana ayakkabı falan yok, bunu unut. Ayakların donsa de bunlarla gezeceksin,, Sonu bir türlü gelmeyen uzun söylemler vücudumu saran derilere kor parçaları gibi düşüyordu. Kalabalıklaşarak telaffuz edilen cümleler ve anlam katarak onları bir araya getiren kelimeler başımın üzerinde kana susamış arsız sivrisinekler gibi durmadan uçuşup duruyordu. Çaresizdim ve saman kırıntılarıyla doldurulmuş kilim desenli yastıkların arkasına sığınmış, haklı mı? Haksız mı? Onun değerlendirmesini yapmaya çalışıyordum. Haklı mıydı? Belki! O hep haklı çıkardı zaten. Ondan çekindiğim bu yüzden değil miydi? Ben böyle bir ruh hali içerisindeyken, o uzun süre agresif tavırlarını sürdürmüş, bana ettiği sınırsız hakaretten kendini mahrum etmemişti. Koca kış boyunca beni ayakkabısız bırakacağını söylemesi beni endişelendirmişti. Ancak bunun mümkün olmayacağını kendiside biliyordu. Biliyordu. Çünkü bunu kabullenmeyecek, annelik içgüdüsüne yenik düşecek. Bundan o kadar emindim ki, baba’mın şehre gideceği ilk gün yenilerini sipariş edecek, bir daha parçalamam halinde, asla yenilerinin alınmayacağını tekrar tekrar söyleyecekti. Ve sonunda düşündüğüm gerçekleşmişti. Ertesi gün babam şehre gitmiş, üstelik kış sert geçiyor ve ayaklarım üşümesin diye lastik çizmelerden almıştı. İlk defa çizmelerim olduğu için çok mutlu olmuştum. Annemden duyduğum onca azar daha bir sorumlu davranmayı öğretmiş, kirlenmesinler diye günlerce sekinin altındaki sandığın içinde saklamıştım. Çizmelerimi her giyişimde kasım kasım kasıldığımı dün gibi hatırlıyorum. Eh nede olsa, günümüzde birçok mağazanın vitrininde arzı endam eden ve çeşit çeşit renkleri bazı markalar tarafında piyasaya sürülerek gençler arasında moda rüzgârları estiren ve bir zamanlar fakirliğimizin simgesi lastik çizmelerim vardı. Çok değil üç, beş, bilemedin sekiz ay sonra onlarda yırtılacaktı nasıl olsa. Hiç zaman kaybetmeden onlarında manşetlerini sökecektim. Ve belki de o lastiklerle sapan yapacak, samanlıklarda veya evlerin damlarında eşelenen güvercin’lerle saka kuşlarını avlamaya çalışacaktım…

Demem odur ki, bizler çocukluğumuzda bütün zorluklara ve yoksulluklara rağmen hayatın her anından keyif alarak küçük şeylerle mutlu olmasını becerirken, bugün büyük imkânlara sahip olsalar da doyumsuz, uyumsuz, keyifsiz ve mutluluktan uzak bir jenerasyonun karşımızda duruyor olması kaygı vericidir… İmkânsızlıklar içerisinde debelenirken, mutlu olmayı yaşam felsefesi haline getiren bizler mi bazı şeylerin farkında değildik? Yoksa yeni nesil mi doyumsuz ve gelişmiş bir farkındalık duygusuna sahip? Ben bunun adını bir türlü koyamadım gitti…

Tekrar teşekkürler esmer çocuk…

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
KADINCA/Selmi Yılmaz
Uzak’tan Eğitim Toplantısı..

Selmi Yılmaz Ardahan'ın eğitim/öğretim de nerede olduğunu artık anlatmaya gerek var mı bilinmez ama bu durumun değişmesi içinde hepimiz olmasakta birilerinin çabaladığını görmenin mutluluğundayız..
Başta mevcut eğitim çabası, onun öğretmenleri, valilik, ilçe kaymakamlıkları olmak üzere herkesin bir şeyler yapmak istediği ve yerlerde sürünen eğitimi ayağa kaldırma çabalarına Ardahanlının irili ufaklı desteklerde gelmiyor değil..
Bu yeterlimidir bilinmez ama başta ÖSS'de olmak üzere birçok sınavda Türkiye'nin 81 vilayeti içinde hep sonlarda top koşturduğunu biliriz Ardahan'ın..
Evet bu durumun değişmesi gerektiğini herkes biliyor ama yeterince destek vermiyor desek daha doğru olur..
Çünkü başta o başarısız sayılan öğrencilerin velileri olmak üzere hepimizin bu yaşananlardan suçunu olduğunu da iyi biliyoruz..
Ardahan'da ki eğitim/öğretimin hak ettiği sıralamanın 81 vilayet içinde sonlardan birinci bilemediniz ikinci olması değil, en azında 50. veya 70. olması gerektiğini söyleyip, bu yönde ciddi adımlar atmayan bizlerin mevcut yöneticilerle birlikte kol kola girip, başarıyı yakalayacağımızı da iyi biliyoruz..
İşte bugünkü vali ve emrindekilerin bu yöndeki isteği, işte Ardahanlının artık bir şeyler yapılmalı demesi buna bir fırsattır..
Evet dedik ya bu yönde samimi adımlar yok değil..
İşte size bir örnek kendi yeri olmayan, bugün tabelacı dernek konumuna girdiği ileri sürülen Ardahan Kültür Evi isimli derneğimiz İstanbul'da bir düğünün salonunda, buradaki öğrencileri dinlemeden, öğretmenlerin sorunlarını bilmeden, kâğıt üzerinde topladığı bilgilerle Ardahan'da ki eğitim Ardahan'dan uzakta kurtaracak bir toplantı yapıyor..
O toplantıya katılacakların birçoğunun çocukları İstanbul'da başta olmak üzere batı kentlerinde ki Kolajlerde okuyor, bir çoğu da Ardahan'a yılardır gelmiyor..
Hatta bizleri arayıp, Ardahan'da havaalanı var mı?' sorusunu soracak kadar Ardahan'ı tanıyorlar..
Ama olsun yinede iyi bir adımdır..
Uzakta da olsa iyi ve önemli bir gelişme.
Umarım hayırlısı olur..

**Batan geminin malları..

Dün Göle'de kent merkezine dökülen hayvanları görünce önce her zaman ki gibi deyip es geçtim..
Ancak daha sonra bir sebzeci gibi bir koyun yetiştiricisinin elinde kalan hayvanları yok pahasına sattığını öğrenince şaşırmadım değil..
Çünkü bu satışın diğerlerinde çok çok farklı olduğunu araçtan inip, uzaktan uzun uzun koyun yetiştiricisinin,'Gel, gel seç al tanesi 150 TL.' diye bağırmasını izledim..
ve insanların büyük zahmet ve emeklerle yetiştirip, ekmek parasını çıkardıkları hayvanlarını nasıl yok pahasına ellerinden çıkarmaya çalıştıklarına bizzat şahit oldum..
Yani deniz olmazsa da ilk kez bizzat batan bir geminin kaptanı ile karşılaşmış, elerinde ki malları nasıl yok pahasına sattığına şahit olmuştum..
Evet bölge insanının tek geçim kaynağı olan hayvanlarını nasıl yok pahasına sattığına bizzat ve üzülerek şahit oluyordum..
Hükümetin zam üzerine zam yaparak 'ekonomi iyiye gidiyor' diyerek kandırdığı halkın sessizliği, suskunluğunun yanında gördüğüm bu manzaranın hiçte hara alamet olmadığını da düşünmedim değil..
Çünkü o insanların çel çocuklarının ekmeğini çıkarmak için besledikleri hayvanlarını kış gelmeden önce yok pahasına ellerinden çıkarma isteğinin gerek biten hayvancılığı, gerek ise biten tüketicinin durumunun ortaya koymuyor değildi..

**Önemsenmeyen Arıcılık, Kazcılık..

Ardahan'ın birinci gelir kaynağı alan büyük baş hayvancılığın ne durumda olduğunu ve gün geçtikçe terk edildiğini belirtmenin faydası var mı bilinmez ama adeta çıkmayan candan umut kesilmez sözünü hatırlatırcasına inadına devam ederiz, ha bugün, ha yarın 'belki düzelir' diyerek..
Ancak onca yeni alternatiflerin olduğu bir alanda ısrarla atadan, dededen kalma yöntemlerle yaptığımız büyük baş hayvancılığın bir yere gitmediğini d e görmek gerek..
Bunun yanı sıra onca güzelim çiçeklerle donatılmış floryasında yetişen, beslenen küçük baş hayvancılığında önemini bilmiyoruz..
Son yıllarda sayıları bir hayli artsa da bugün istendiği yerde olmayan Arıcılık gibi Kazcılığında önemsenmediği bir Ardahan'da var olan imkanları değerlendirmek için birilerinin ortaya çıkıp, ciddi, bir o kadar da gerçekçi projeler hazırlaması gerektiğini düşünüyorum..
Ardahan Arıcılık İstasyonu olarak bilinen kurumun ve onun bağlı bulunduğu tarımın ne iş yaptığını çokta bilmediğimiz bir Ardahan'da bu yönde kimin veya hangi kurumların adım atacağını da sorgulamak gerekmez mi?
Bilmiyorum ama önemsenmeyen Arıcılık ve Kazcılığın değerlendirilmesi halinde buu iki gelir kaynağının büyükbaş hayvancılığın yerini tutmazsa da ondan aşağı kalacak yönünün olmayacağını bilirim..

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
FEVZİ YILMAZ
YOKSUL KÖYLÜNÜN YİĞİT ÖNDERİ!..

Ahmet Yücel Çiftçi **A. Yücel ÇİFTÇİ

1960'lı yılların son çeyreğinde bölgemizde genç bir muhtardan, dik başlı, hak ararken eğilip bükülmeyen, herkesin el pençe divan durduğu devlet adamları karşısında cesur, atak, dik durmada örnek gösterilen bir muhtardan sempati ve sevgi birazda kıskançlık ve imrenilerek söz edilirdi.

**BU MUHTAR: FEVZİ YILMAZ namı- diğer KÜRT FEZO idi.

Ardahan köylüsüne dağıtılmak için gelen destek kredisini bir yerel Eşraf tamamına yakınına el koyarak, otel ve sinema yaptırmıştı. Kredilerin adil dağıtılmadığını duyurmak için TİP bir protesto mitingi düzenledi Köylünün kredisini çeken bu tüccar bazı kiralık beslemelerle mitinge saldırı yaptırdı. Fevzi ve arkadaşlarının cesurca karşı koyuşu ve onları arkalarına bakamadan püskürtülmesindeki o inanılmaz kavgacılığı herkesin yıllarca övgüyle anlattığı bir öyküydü.
1971 yılında Ardahan Lisesi öğrencileri sürgün edilen öğretmenlerinin okullarına dönüşü için izinli protesto yürüyüşü yapıyorlardı. Polis bu izinli yürüyüşü sabote etmek için güzergâhı değiştirerek, müdahale zemini oluşturmaya çalışınca, tam o anda başında yöresel tiftiği ve uzun paltosu ile uzun atletik biri kortejin önünü keserek kollarını yukarı kaldırıp "arkadaşlar yapmayın güzergâhtan çıkmayın sizi oyuna getiriyorlar" diye bağırarak öğrencileri uyardı. O anda sivil kıyafetli polisler o kişiye yüklendiler. Güzergâhın değiştirilmiş olmasından dolayı da mitingi sabote ettiler.
Esmer ve atak olan bu uyarıcı adam hiç çekinmeden karşı koyarak direniyordu ve o anda yanında kendinden daha uzun boylu bir delikanlı vardı. İlk defa polise direşildiğine tanık oluyorduk. Çok merak içinde bu cesur adamın kim olduğunu öğrenme çabasındaydık.
Bu insanların karakola götürülmesinin üstünden kısa bir süre geçmeden muhbir ve polise servis yapanlar tarafından, içeri alınan Muhtar Fezo ve arkadaşı Haluk Ruşen hakkında karalama ve iftiralar atmaya başladılar. "Ruslarla görüşmek için üzerinde telsiz taşıyormuş" Bu ise Fevzi Yılmaz'a önceden hazırlanmış bir tertibin işaretiydi.
Fevzi Yılmaz adliyeye getirildiğinde o an onun ile görüşmenin riskini üstlenerek ona uzaktan da olsa merhaba demek için adliye ye gittim. Polislerin arasında savcıya çıkmayı beklerken ona geçmiş olsun diyerek davranışına destek ve sempatimi gösterdim.
Fevzi Yılmaz o aşamada TİP 'in yasal üyesi olmasına karşın THKP-C davasından yargılandı ve içerde kaldı. Ecevit affından tahliye olduğunda uzun zaman görüşememiştik. Aslında samimide değildik.
1974'te Ardahan Kültür Derneğini kurmuş ve yoğun siyasi ve ideolojik tartışmalar yapıyorduk. Kendimize göre de ciddi şeyler tartışıyorduk. Ne de olsa üniversiteliydik ve Marksizm'i biliyorduk, üstelik her grup onu en iyi biz savunuyoruz diye bir iddia içindeydik.
Böylesi bir hava içinde var olan bütün siyasi gruplar kıyasiye tartışırken arkadan birisi gündem dışı söz istedi. Kendine has aksanıyla "arkadaşlar sizi dinliyorum, öncelikle belirtmeliyim ki çok mutlu oldum. Çok değil daha beş yıl önce bu bilinçte hiç kimse yokken şimdi bu kadar insan, Marks, Lenin ve Mao, hatta solu, sosyalizmi, kapitalizm ve faşizmi tartışabiliyor. Peki, arkadaşlar bunlar çok güzelde bu bildiklerinizi hayata ne zaman ve nasıl uygulamayı düşünüyorsunuz.
İçinde yaşadığınız bu kente dair bu yoksul köylü bu zavallı hamallar için ne düşünüyorsunuz?
Bence en çok bunun için kafa yorsak daha iyi iş yapmış olmaz mıyız"? dedi.
O aşamada herkes Fevzi Yılmaz’ı tanıyordu zaten ancak, bölünmüş siyaset arenasında o hiç birimizle aynı grupta olmadığından o anda ciddi söylemişlikleri yankı bulmamıştı.
Ben onun uyarısını çok ciddiye almıştım kafamda yapmamız gereken o aşamadan sonra tam da onlardı.
Bir gün onu TÖB-DER de sohbete davet ettim. Uzun, uzun konuştuk. Onda olan pratiği yorumlama yeteneğinin yüksekliğinde hiç kimse etrafımızda henüz yoktu. Eğer devrimci anlamda kitle ilişkisi kurulup geliştirilecekse, Fevzi Yılmaz bu konuda atlanamaz bir durak olacaktı.
Uzun sohbet, tartışma ve görüşmelerimizde hem içten bir dostluğumuz gelişiyor hem de dünya ya, hedefler açısından, birbirimizden farklı bir bakış açısına sahip olduğumuz netleşiyordu.
Ben devrim perspektifinden bakarken, O kerte, kerte gelişme ve değişimlerden yana, daha çok sistem içinden ilerici adımlarla reformları zorlamanın gereğine inanıyordu. İkimizde bir birimizin sınırlarını kabul etmiştik. Ancak yinede pratiğe ilişkin ortak tutum alma pratik adım atmamızda hiçbir sakıncanın olmadığını hatta sürece ciddi katkılar yaratabilecek yönelimlerimizin gereğini tespit ettik.
Yerelde iktidar olunmalı veya o iktidarı etkileyecek yakınlıkta olabilirsek adli, idari ve hukuki işlerde tıkanma yaşanmayacağı telkinleri, bende olumlu hamle yaratma yeteneklerime katkı sunmuştu.
O aralıkta belediye seçimleri gelmişti. Tartışmalarımızdan çıkardığımız sonuç; belediyelerin yerel demokratik mevziler olması nedeniyle seçimlerde seyirci kalınmamalıydı. Tek başına devrimcilerin başarı şansı yoktu, o halde mücadelemizin önünü tıkayan zihniyet dışında en samimi unsurda karar kıldık.
Belediye seçimlerini kitlelerle yakın ve sıcak bağ kurmak adına değerlendirerek adayın kendisi, ailesi ve partisinden daha çok pratik çaba gösterdik. O çetin ve yer, yer çatışmalı geçen seçim süresinde FEVZİ YILMAZ'I daha iyi tanıdım. Zorda, arkadaşını satmayan, ölümüne dayanışmacı ve zorluklara akılcı çözüm üretme yeteneği müthişti.
Bizimle bir sohbetinde sosyalizme olan inancında asla tereddüt duymadığını açıkladı. Ancak o uzak hedefe gidişin bir ve tek yolun olmadığını ifadelendirdi. Üstelik kendisinin yasal zeminde yapılabileceği çok şeyin olduğuna inandığından bu yolları denemek açıdan da CHP 'YE üye olmak istediğini söyledi.
Fevzi Ylmaz CHP'lilerin kendi misyonunu hakkıyla kullanmadıklarına hep inanmıştı.
Fevzi Yılmaz/Yücel Çiftçi Sanırım kendi tecrübelerinden kafasına koyduğunu yapmak için mutlak bir yasal zemine ve desteğe ihtiyaç duyuyordu.
Bizim için; yaşamın her karesinde dövüşerek kendine yol açmış, devrimci bir süreçten gelen, hayatın bütün çehresini tanımlayabilme yeteneğine sahip; bizim davadaki hakkımızı hatta haklılığımızı teslim eden ve varlığımızın gücünü iyi ölçebilen hatta dostluğumuzun ağırlığı altında ezilmeyecek bir dost kazanmış olmak önemliydi.
Bu yüzden pratik bir mücadele ve dayanışma içinde olmak her iki taraf için zenginlik katıcı bir işlev oluşturuyordu. Bu amaçla yerel etki gücümüzün katkısına ihtiyaç duydukça ona bu katkıyı sunmada geri durmadık
İl Genel Meclisi seçimleri yaklaştığında bu alanın yerel parlamento işlev görebildiğini biliyorduk. Fevzi Yılmaz'a ciddi bir öneme sahip olduğu bilinci ışığı altında bu göreve talip olursa, alanlara hâkimiyet ve kitlelerle kurduğumuz bağın katkısıyla kendisine dışarıdan destek sunacağımızı paylaştık. Düşündü ve kabul etti.
Seçim de çalışma stratejisi olarak Ardahan ilçe ve köylerini iki alana ayırdık, birincisi ,Türk köyleri ikincisi,Kürt köyleri olacaktı. Bizim ölçümüze göre Türk köylerinde daha az tanınırlığı yüzünden bizler o alana yoğunlaşacaktık. Ama hepimizin tahminini boşa çıkaran bir durum ile karşılaştık, bütün Türk kökenli CHP delegeleri Kürt FEZO'YU tanıyordu ve talip olduğu o mecliste en iyi görev yapacağına inanıyorlardı. O dönemdeki CHP'nin en yetkin ve kanaat önderi olanlardan tümünün aleyhte çalışma ve karşı çıkmalarına rağmen en yakın adaya yüzde elli fark atarak parti içinde ilk sıra adaylığına hak kazandı.
O' nun popülerliğinin en kesin göstergesi ise delegeler oy pusulalarına FEZO, KÜRT FEZO, MUHTAR FEZO, FEVZİ YILMAZ yazarak onu zafere taşımışlardı.
İL Genel Meclis toplantılarının birine konuk olarak katıldım. Fevzi Yılmaz’ın idari işleyiş konusunda çok şeyi bildiğini ve o konularda dersine iyi çalıştığına tanık oldum. Dönemin valisi İ.G.Meclis toplantısında yeni kurulan meclis için toplu bir tanışma yemeğinin hazırlanmasını ve buna bir bütçe oluşturulmasını istedi. O an hemen herkes kabul edince Fevzi Yılmaz söz aldı. Fevzi Yılmaz'ın kişiliği hakkında hemen herkesin bilgisi olmuş olacak ki salon belli edilir ölçüde elektriklendi. Fevzi Yılmaz kürsüye geldi "Sayın Meclis ve Sayın Vali bu meclis halkın oyları ile seçilmiş bir kurul dur. Bu kurulun üstünde seçilmemişler den yani atanmışlardan hiç kimse ve hatta sayın valimiz dâhil bir tasarruf kullanma yetkisine sahip değildir"dedi.
O an insanların yüzündeki panik, şaşkınlık ve korkuyu basit bir gözlemci okuyabilirdi. "Vali Bey bu kurula sadece öneride bulunabilir yani şunu şöyle yapın diye her hangi bir direktif veremez "deyince Vali ve bazı meclis üyeleri gürültülü bir şekilde itiraz etmek istediler.
Fevzi Yılmaz daha üst perdeden mevzuattaki valinin görevlerini okudu. "Bu yüzden bu kıt bütçe ile halka hizmet için ayrılan bir kuruşu bile yemek, şölen ve eğlence toplantılarına harcayamayız. Eğer Vali Bey bize tanışma yemeği verecekse o parayı buradan değil kendi bütçesinden karşılamalıdır"dedi.
Bu cesur, akıllı, bilinçli ve kararlı ses ilk defa bu içerik ve tonda bu kürsüde yankılanıyordu. Meclis sıralarından sataşmalar ve hatta seviyesiz ifadeler kullananlar oldu.
Fevzi Yılmaz" ben bu meclisin kendi yetkilerini bilmesini ve ona göre tutum geliştirmesini istiyorum. Dahası bu meclisin kendine ait yetkilerini hatırlatarak daha dik ve saygın davranmamız gerektiğini anımsatıyorum. Hepsi bu. Şu açıkça bilinmelidir k Sayın Vali bu meclisin sadece memurudur. Meclis onun direktif verebileceği bir kurul değildir. .Bu yasa döneminde herkes bu farkı bilirse halka daha sağlıklı hizmet verir ve kendi aramızda dalaşmadan gerçek görevimizi yapmış oluruz dedi.
Vali o ilk ihtişamını yitirmişti, bir iki kekeledi ve "ben bunun tersini söylemedim. Benimki sadece öneriydi" dedi ve izin isteyerek toplantıdan ayrıldı.
Bir gün köy muhtarları bize gelerek daha önce sosyalizasyon proje kapsamında nüfus başına verilen buğdayın kesildiğini ancak bu yoldaki çaba ve girişimlerine bir türlü yanıt alamadıklarını söylediler. Biz araştırdığımızda bunun bir hak gaspı olduğunu tespit ettik. Bu konuda Fevzi Yılmaz’ın konumundan destek almak istedik. Olayı araştırıp sorunun çözülme noktalarını açıkladı. Bununla yetinmeyerek bizimle çözümün gerektirdiği her kareye fiilen katıldı. Uzun ve zorlu bir mücadele sonunda halkın malını kendi aralarında paylaşan haram zadelerin kirli ve çirkin çıkarcılığından kotarıp o buğdayı un yaparak köylüye teslim edildi.
Hatta unun dağıtımı için tutulan dükkânların sahipleri tehditle caydırılmış olmaları üzerine Fevzi Yılmaz kira almadan kendi dükkânlarını halkın hizmetine sunmuştu.
Bir olay üstüne ilgisi olmadığı halde iftira atılarak sevgili kardeşimiz Metin VARLI, Yüksel ANT, Yalçın Taştan, Ben ve daha birkaç kişi karakola alınmıştık. Polislerin bizi hücreye atmasına direnerek çıkan arbede anında Fevzi Yılmaz karakola damladı.Çok akıllı ve yerinde atılmış cesur çıkışlarıyla, hem bize karşı yapılmak istenen haksız fiili önledi, hem de o iftiranın uzun sürmesini engellemişti.
Fevzi Yılmaz Ardahan ve Türkiye ortalamasının üstünde bir bilince sahip olan aydın ve bir kavga insanıydı, bildiklerinin üstüne oturmayacak kadar namuslu ve kararlıydı.
Çok okuyordu, yeni olan şeyi detaylarıyla araştırır ondan çıkarılması gereken dersi alırdı.
Şili de Salvador ALLENDE' YE yapılan uluslar arası darbeden etkilenmiş ve Türkiye devrimcilerinin ondan ders çıkarması gerektiğini bir öğretmen edasıyla anlatırdı.
Özetle o bir halk önderiydi. İyi bir öğretmen ve bildiğini ölümüne savunacak kadar cesur ve karalıydı. O Ardahan köylülerinin ZAPATA'SIYDI.
Fevzi Yılmaz kendisini düşmanlarından hep korumuştu bu konuda becerikliydi de üstelik. Ancak sahte, dost görünenlerin saldırılarından ve korkakların iftiralarından, karalamalarından yakasını pek kurtaramamıştı
Kardeşin birine sormuşlar "ağabeyini nasıl tanırsın" diye o da onunla hiç arkadaşlık etmedim demiş.
Ama ben, FEVZİ ağabey'i iyi tanırım, onunla arkadaşlık ve yoldaşlık yaptım.
Mücadele öylesine bir turnusol kâğıdıdır ki, sahteyi gerçekten, cesur ve yiğitleri de korkaklardan ayıran en iyi ölçüdür. Gerisi tümüyle yalan.
Kim ne derse desin, bu ülkenin direniş geleneğinde birikmiş olan emek'te Fevzi Yılmaz'ın da bir avuç alın teri var.
Seni, bu kavgaya kattığın emek ve çaban yüzünden, hep sevgi ve saygıyla anacağım FEVZİ YILMAZ..
A.YÜCEL ÇİFTÇİ/12 EYLÜL 2012 KOCAELİ-Tel: 0532 727 37 28

*Not.: Senin oğlun FAKİR'e çok kızgınım..
Son günlerinde verdiği telefonlarından sana ulaşamadım..
O bana söz verdi ben gidince sizi konuşturacağım diye ama sözünde durmadı üzgünüm!

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Z O R D Ö N E M/Reşat Kılıç

Reşat Kılıç Yaşamda değer taşıyan her şey anılası bir geçmişin bağrından çıkmıştır.Derinlerde zirve vardır. Kranlıklardan aydınlık yaratılır. Aksilikler düzeni doğurur. Yorularak huzur bulursunuz. Güçlükler aşılarak kolaylık gelir. Hiç bir şey durduk yerde olgunlaşamaz. Hazır yiyenler ve armut pişiricileri insanlık tarihinin hiç bir döneminde kınanmaktan kurtulamadılar. Yata yata büyümek insan cinsi içinhüner değildir. Yüzeyde hazine bulamazsınız. ( İÇİMDEKİ CEVHER ÇIK ORTAYA) Demekle önünüze düşmez. Belki gerçekten bir cevhersiniz ama; işlenmedikçe asla farkedilemezsiniz. Balçıktan çıkmak için kendini iyi tahlil etmek ve yetiştirmek zorundasın. Pırlanta olabilmek için elmasını iyi işlemen gerek. Kendini pırlanta yapmak isteyen elması,ferzende tornada ve matkap uçlarında kullanırlar. " İNCİ GİBİ" Söylenişi ve kulağa gelişi hoştur. Ama İNCİ olabilmek için karanlıklarda çalışabilme sabrı gösterebilmelisiniz.
Bir istieidyenin kabukları arasında yıllarca kapanarak bekleyen sedef, İNCİ olarak ödüllendirilir. Uzun ,yorucu,sarp süreçlerden geçmeden başarı kapısını aralaması sence veye sizce olasımıdır? İyi bir kişilik sahibi olmak sadece iyi ve temiz giyinmekle gerçekleşir mi ? Veya iyi bir kişilik çok güzel, çok yakışıklı olmakla gerçekleşir mi?
Nasıl ki iyi bir iş yeri kurmak,şirket kuruluş evraklarını kusursuz hazırlamakla mümkün değilse, iyi bir insanda yukarıda belirttiğimiz durumlarla mümkün ollmaz-olamaz. Kaliteli bir gelecek için özveri denizinde akıllıca yüzmek gerekir. Hatalı atılan her kulacın sonunun hüsran getireceği unutulmamalıdır. Bu gün hoş gelen yaşam yarınlarda azap,çile,zulüm getireceği kesindir. Bir medenci yerin metrelerce altındaki ocakta nasıl yaşam mücadelesi veriyorsa,sen de geleceğin,halkın için akıllıca davranmak zorundasın.Bal vermek için arı gibi yüksünmeden nice bayırları aşmak,her mevsim rahat etmek için karınca gibi sebatla kızgın güneş altında kavrulmak,ve göz kamaştırıcı İNCİ olmak için , sedef gibi iki istiridye kabuğu arasına kapanıp senelerce ince ince kendini işlemen gerekir.
İşte dostlar sevmekte böyle bir şeydir. " BEN SENİ SEVİYORUM" demekle sevmek olmaz. Ben Kürdüm ve kürtleri seviyorum demekle olmaz. Emek vermek ,sabretmek,sınamak gerek. Çok zor bir süreçten geçiyoruz. Çok uzun bir tarihten bu yana, yani taaa eskilerden bu yana Türk'e ihanet etmeyen,onu diğer milletler gibi arkadan vurmayan,savaşta, barışta onlarla kardeşce mücadele eden KÜRT halkına bu gün Emperyalist güçlerin hedef göstermesiyle öcü gibi, düşman gibi bakılması,topyekün hedef halne dönüştürülmesi gerçekten çok düşündürücü. Hani kardeşlik nidaları ? Hani " Bu vatan hepimizin " söylemleri ?
Kurtuluş Savaşında bu vatanın öz be öz savunucuları olan KÜRT ler bu gün neden " YA SEV YA TERKET "sloganları ile üç beş çapulcu,beyinsiz., ırkçı,şöven, faşist' in diline düşürülüyor ? Ardahan dan Çanakkale ye inci gibi şehitlerini sıralayan bu halka bu gün yapılanlara nasıl bir yurttaşlık sevdası diyebiliriz?
Ama şu hiç bir zaman unutulmamalıdır. Bu gün bu ağularını kusanların geçmişine bir bakalım. Her zaman Emperyalist güçlerle olanlardır bunlar. Ve bu çok net bellidir. Ve Emperyalist güçlerin mükemmel oyunları başarıya ulaşmak üzere. 1919 larda omuz omuza verip Fransız,İngiliz,Yunan dan kanımızı dökerek aldığımız bu ülkede şimdi : " YA SEV YA TERKET "sloganlarıyla yüz yüzeyiz.
Anlayamadığım kimin ülkesinden kimi kovmalarıdır. Şimdi soruyorum : Ardahandan Edirneye kadar her metrekeresinde bir şehidi olan bu ülkeyi biz KÜRT ve TÜRK kadreşlermi kurtardı yaksa bu ülkeyi soyup soğana çeviren ve yurt dışına kaçan şerefsizlermi kurtardı. Yoksa Yugoslavya dan , Bulgaristan dan kaçıp gelen burada paşalar gibi yaşayan Naim ler mi kurtardı. Yoksa Çatlı nın dedesi mi şehit düştü Maraş ta, Urfa da Ardahan da ?
Bakın dostlar bu memleket bizim. Bu memleket KÜRDÜN, TÜRKÜN. Ve bu yurt için kanını dökenlerin. O zaman şapkamızı önümüze koyup düşünmemizin zamanı geldi de geçiyor bile. ABD Emperyalizminin çirkin oyunu bitmiyor,bitmez de. Dün Alevileri yakanlar,geçmişteki gibi bu gün de Kürtleri topyekün imha etme düşüncesindeler. Bu oyuna alaet olduğumuz yetmez mi? Dün bu oyuna alet olanlar bu gün dahada şiddetlenerek kusmaya başladılar. Ama unuttukları bir şey var ki bu gün kustuklarını yarın yerler.
Bizlerden sonra ki kuşağa bıraklılacak kin, nefret tohumlarını yeşertmeden koparmanın zamanı çoktan gelmiştir. Ağzı salyalı kafatsçıların,şövenistlerin, ırkçıların,faşistlerin söylemleri rağbet görseydi Hitler in, Musaolinler in heykelleri dikilrdi.
Büyük usta Nazım ın dediği gibi ; " BİR AĞAÇ GİBİ HÜR VE BİR ORMAN GİBİ KARDEŞCESİNE " söylemi ile herkesi kucaklıyor , saygılarımı sunuyorum.

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
SEÇİME DOĞRU../KURBANİ DEMİR

Kurbani Demir Her seçim dönemi olduğu gibi bu ünümüzdeki yapılacak seçimlerde aday olacak kişilerin nabız yoklamaya başladıkları görülmekte..
Özellikle AKP çatısı altında siyaset yapan Sabri Muratoğlu, Cengiz Çapan ve AKP gurubuna katılma arzusunda olan Mahmut Toprak bu mevcut adayların aynı kulvarda olduklarından dolayı aralarında ki yarışta ilerleyen günlerde tarafları ve konumları netleştiğinde daha somut ortaya çıkacaktır.
Kimin siyasi ağırlığı olduğunu daha net göreceğiz..
Bireysel olarak ta potansiyeli olan bu üç adayın farklı kesimlerde destekleyicileri olduğunu da biliyoruz ama bu yeterli olduğunu zannetmiyorum.
Bu adayların içinde partinin uygun görüp aday göstereceği kişinin diğer adaylar tarafından destekleneceği de zannet miyorum. Bundan dolayı Sabri Muratoğlu parti aday gösterse bile bağımsız aday olacağı kesin olduğunu yakınları söylemekte.. Mahmut Toprak’a AKP adaylık verir mi bunu da bekleyip göreceğiz.
Cengiz Çapan'a gelince parti tarafından adaylığı uygun görülmese bu oluşumu tekrar destekler mi buda akıllarda soru işareti ve kapalı kutu..
Edindiğim bilgiler doğrultusunda Ardahan Milletvekili Orhan Atalay mevcut aday olan Sabrı Muratoğlu ve Cengiz Çapan'ın adaylıklarına sıcak bakmadığından dolayı arayış içinde oldukları söylenmekte.
Mahmut Toprak'a bakış açıları konusunda net bilgim olmadığından dolayı yorum yapamıyorum..
AKP saflarında bu belirginsizlik ne zaman sonlanacağını bakıp birlikte göreceğiz.
Bu var sayımlar karşısında diğer partiler ne durumda bilirsiniz imkanlar koşullar doğrultusunda AKP seçimlere bir adım önde girmekte bundan dolayı diğer partiler önlemini almalı diye düşünüyorum..
AKP neden diğer partilerden önde olduğunun bir çok nedeni vardır tabi ki bunların hepsini sıralamak mümkün değil ama bir kaç gerekçeyi açıklayabilirim önceleri bunu somut olduğuna hepimiz biliyoruz.
Devletin olanaklarını kendi politik çıkarları doğrultusunda kullanması, atadığı valiler, kaymakamlar artı pirinç, bulgur ve kömürü de koydun mu bu halkı yanına alabiliyorsun..
Bu koşullarda pirinci, bulguru ve kömürü geri çevirecek kaç tane vatandaş olabilir ki..
İşte buradan yola çıkarsak AKP nin neden bir kaç adım önde olduğunu daha iyi kavramış oluruz.
Gönül ister ki bütün partiler aynı koşullarda mücadele etsin, secime girsin!
Ama sizde bilirsiniz ki; gönlün isteğiyle bu işler olmuyor açıkçası.
Bu halkı anlamaktan da zorlanıyorum..
Alanlarda başka partilerin safında duran, seçimlerde sandıkta kalan oy rengi solan kişilerin olduğu sürece AKP daima önde olacaktır.. Kasacası Bir takım spekülasyon var bu adayların parti içerisinde alternatifleri var mı yok mu bunu ilerleyen günlerde göreceğiz saygılarımla.

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan