Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 43
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 5 Gün Gelmedi
abdullahank 107 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 201 Gün Gelmedi
atlantis 222 Gün Gelmedi
baris dursun 223 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 232 Gün Gelmedi
admin 234 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 235 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
Ardahanlıların Yorumları
Yazar Fakir - Şubat 02 2013 - 18:33:27
Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Gürsel Tekin rant uğruna Berfo Ana'nın acılarını sömürdü..

Öztürk Polat Çocuktum ve bir yaz günü Göle'de hayvan pazarına yolum düşmüştü. Satmak için pazara götürdüğümüz hayvanların başında beklerken yörede "simsarlık yada cambazlık" adı verilen bir iş koluyla tanışmıştım.
Hayvan pazarında kendilerince bir sektör yaratan cambazlar sabahın erken saatlerinde pazara gelir pazarı karış karış dolaşır, paraya en çok ihtiyacı olan, mağduriyeti gözlerine yansıyan yoksul köylüleri gözlerine kestirir, türlü kelime oyunlarıyla ihtiyaç sahibi köylünün hayvanlarını değerinin çok altında bir fiyata zengin tüccarlarının satın almasına aracılık ederler ve bu ticaretten kendilerince belirledikleri komisyonu alarak pazardan ayrılırlar..
Zamanla gördüm ki hayvan pazarlarında ki cambazlar esasında aracı değil, zengin tüccarların maşa olarak kullandığı fırsatçılardır. Daha o günden kapitalizmin yoksulluğu ve insani ihtiyaçları birer sömürü aracı olarak kullanan çirkin yüzüyle tanışmıştım.
Sermayenin maşası olan cambazların en büyük özellikleri havayı çok iyi koklamaları ve insanların yüzlerindeki mağduriyeti günübirlik menfaate çevirme, fakirin yoksunluğunu fırsata dönüştürebilme yeteneklerinin gelişmiş olmasıdır.
Göle'de hayvan pazarındaki yoksunluğu ve yoksul köylünün emeğini hiçe sayarak fırsata çeviren bu yolla kapitalist tüccarların palazlanmasına katkı sunan cambazların asıl amacı tüccarlara hizmet etmek değil kendi geçimlerini de sağlamaktı. Her ne kadar farkında olmadan zenginin fakiri linç etmesine sebep olsalar da cambazların yaşam kaygıları ile bilinç dışı yarattıkları sektör; doğası gereği cambazları sermayenin arka bahçesi haline getiriyordu.
Dün Göle'de fakirin yoksunluğunu fırsata dönüştüren meydan (hayvan pazarı) cambazlarının geleneğini bugün metropollerde politika yapan Göleli siyasetçiler sürdürüyor.
Benim gibi çocukluğu Göle'de geçen ve mutlaka yolu hayvan pazarına düşmüş olan CHP Ardahan Haber Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin'in geçtiğimiz yıl Berfo Kırbayır ile birlikte döktüğü gözyaşları Tekin'in günü kurtaran, gerçekçilikten uzak, reklam ve şov kokan, siyaset tarzı hayvan pazarında ki yoksulluğu sömüren cambazların fırsatçılığından hiçte farklı değil.
Göleli Berfo Ana; 12 Eylül darbesinin ardından gözaltındayken işkencede katledildikten sonra naşı kaybedilen oğlu Cemil Kırbayır'ın mezarını arıyor. 32 yıllık arayış, 32 yıllık mücadele meydanlarda, sokaklarda adliyelerde sürerken başbakanın tribünlere oynayan politik manevrasıyla faili meçhul cinayetlere kurban giden kayıp yakınlarıyla görüşmesinin ardından medyanın ilgi odağı haline gelmişti…
Medya'nın faili meçhul cinayetlerinin üstüne girmesi Berfo Ana'nın oğluna kavuşma umudunu tazelemişti. Berfo Ana'nın umutları yeşerdikçe. Kendisine bürokrasiden, siyasetten, hemşeri camiasından sıkça ziyaretler gerçekleştiriliyor, Berfo Ana'ya adeta ziyaret turları düzenleniyordu. Berfo Ana'nın acısından kendine rant yaratmaya çalışanların başını çeken CHP'nin cevval ismi Gürsel Tekin, arkasına medya ordusunu takarak Berfo Ana'yı evinde ziyaret etmiş kameralar karşısında Berfo Anayla birlikte gözyaşı dökmüştü. Reyting uğruna Göle'nin ve sol cenahın kutsal saydığı değerleri sömüren Tekin: medya önünde "Cemil Kırbayır benim yakın köylüm, arkadaşım, dostumdu, ondan çok şey öğrendim, Cemil'in davası benim davamdır. Gürsel Tekin olarak Cemil'in naşının bulunması ve katillerinden adalet önünde hesap sorulması için bütün gücümle çalışacağım" sözleriyle Berfo Ana'yı bir kere daha umut gemisine bindiriyordu. Berfo Ana erk sahibi bir hemşerisinin vaatlerine gerçekten inanmıştı çünkü anlatılanlara göre Cemil Kırbayır Gürsel Tekin'in oğlunun ismini "Ulaş" koyacak kadar yakındı Tekin'e ve o denli dosttular Tekin ile Kırbayır Berfo Ana oğlunun arkadaşının davaya müdahil olarak yarasına merhem olacağını beklerken aradan onca zaman geçmesine rağmen Gürsel Tekin Cemil Kırbayır ile ilgili ne mecliste nede medyada tek bir kelime etmedi. Bir tek adım atmadı. Gürsel Tekin; bu duruşuyla hayvan pazarındaki cambazlar gibi yoksunluğu fırsata çevirdi. Siyaset Meydanında statükoyu korumaya çalışan Gürsel Tekin ile hayvan pazarında sermayeyle işbirliği yapan cambazlar arasında ki fark cambazlar; yaşam kaygısından dolayı köylünün yoksunluğunu sömürürken CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin kişisel hırsları ve politik rantı uğruna Berfo Ana'nın umutlarını, acılarını, beklentilerini sömürdü, Berfo Ana'nın acısı üzerinden siyaset yaptı.
Berfo Ana şu an hasta yatağında Azrail'e karşı mücadele veriyor, 33 yıllık yalnızlığı ile hiç tükenmeyen umuduyla baş başa kaldı. Berfo Ana bugün medyanın gündeminde değil medyanın reyting aracı değil, bu nedenledir ki; Berfo Ana'nın erk sahibi hemşerisi Gürsel Tekin'de Berfo Ana'nın yanında değil. Kim bilir statükocu Gürsel Tekin şimdi hangi medyatik acıyı sömürüyor?
Öztürk POLAT
ozturkpolat75@msn.com

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
TOPLUMA SAYGISI OLMAYANLAR TOPLUMUN DEĞERLERİNE KÜFÜR EDENLERDİR

Keram Atbaş Ortalıkta dolaşan bazı “ruvi” ler bize ve gazetemize imalı yoldan saldırarak, kendilerini rahatlatlatmaya çalışmaları akıllara durgunluk veriyor. İnsanda; içten gelen bir utanma olmalıdır.
Utanma, kendi sınırlarımızı bilmemiz gerektiğini hatırlatır.
Sınırlarımızın dışına çıktığımız anlarda saygı gereği insan onuruna yakışır bir davranışta bulunur. Bu ahlaki bir davranıştır.
Sağlıksız kişilerde hakim olan zihniyet zehirli terbiyedir. Rahatlıkla bir başkasını destursuz bir şeklide yargılama, suçlama, aşağılama ve kötüleme anlayışı baskındır.
Bu çift dilli zehirli yılanlar kendilerini rahatlatmak adına başkalarına lakaplar takarak kendilerine güven sağladıklarını sanırlar.
Oysaki olumsuz bir anlayışa sahip olan kişilikler, başta kendine olan saygısını yok eder. İkinci şıkta ise kendisine karşı güvensiz ve sağlıksız bir gidişe doğru yuvarlandığının bilincinden yoksundur.
Üçüncü şık ise; kendine güvensiz şahsiyetler olarak; başkalarını memnun etmek için yaşayan insanlar olarak ortaya çıkar ki günümüzde örnekleri çoktur.
Başkalarını eleştirirken kullandığı arguman lar bir gün karşısına çıkacağını bilmeyecek kadar zavallıdır.
Hoçvan dernekler federasyonunun iş adamlarına verdiği yemekte ki buluşmasıdaı “hoç-fed baronların denetimine giriyor” ve benzeri daha ağır suçlamalarda bulunarak kendince sözde eleştiri geliştirdiğini zanneden kişi, baron dediği kişinin düğününe gidip daha örneği görülmemiş yalakalıklar da bulunulması yetmiyormuş gibi “kralları kıskandıracak bir düğün” demesini acaba neyle ifade ediyor.
Bu halk düşmanı; kendisini ne zannediyorsa zannetsin bazı gerçekleri onun yüzüne vurmanın zamanı gelip geçmiştir bile;
1: bu feodal komplocu bildiği halde benim şehit olan kardeşimin taziyesine gelmemiştir.
2: kardeşimin anısına yazdığım bir makaleyi kendisine gönderdiğim halde bilerek yayınlamamıştır. Bunun anlamı şudur, bu insan tüm değerlerimize düşmandır ve kalkmış bir tas çorba için beni kötülemesi densizlik yapması onun haddine düşmez.
3: bizzat bunları kendisine de bildirdim haberim yoktu dedi. Oysaki yalakalık yaptığı hoç-fed yöneticileri ile birlikte binbaşar köyünün derneğinde toplantı halinde iken hoç-fed yöneticisi olan bir insan özellikle orada bulunanları taziyeye katılmaları yönünde iki üç sefer uyardığı halde bu densiz insanlara engel oluşturarak gelmemeleri yönünde itirazda bulunuyor ve başka zaman gideriz diyor.
Bu densize şeyh uçmaz mürit uçurur. Kuralını hatırlatmakta fayda vardır. Sizin hoç-fed de bir tas çorba için yöneticilerini pof pofladığınızı unuttunuz galiba?
Tepemizde dönüp duran akbabalar gibi kırıntı kemiklere göz dikmen, insani değerlerden hiçbir şey anlamayan, insanlıktan nasibini alamamış olmandan araman daha doğru olacağını düşünüyorum.
Amaç toplumun adına yola çıkıp, kendi küçük egolarını konuşturma tutkusu, para ve rant tutkusu egolarını lümpence konuşturup, küfür ederek rahatlamaya çalışman, aynı zamanda efendisine bağlılığın bir gereği olarak yada gözüne girmesi için pervasızlaşman diğer başka bir örneğindir.
Sayın feodal komplocu ve kaçkın: sizde yaygın bir biçimde baş gösteren saldırganlık saplantısı hastalık derecisine kadar vardırılman acaba size verilen bir emir gereğimi yoksa verilen zehirli bir terbiyeden mi dir.
Şunu bilmeni isterim’ki kendi halkımın bir değeri olarak ve köyümün derneğinin adına federasyon derneği olan hoç-fed in yönetim toplantılarına katılıyorum.
Her katıldığım toplantıda; halkımın değerleri olan ne varsa korunup yaşatılması için eleştirmediğim hatta ileri giderek bağırıp çağırmadığım, daha da ilerisi seninde gördüğün gibi değerlerime ters düşen birilerini de sitemden çıkarıtım buna da şahitsin. senin gibi yalakalık yapmıyorum. yiğitçe katılıyorum ve değerlerimi yiğitçe savunuyorum. ve her halükarda söylediklerimin arkasındayım.
Kürt halkı için ne yaptın. Kötülüğünden başka ne verdin?
Toplumu kandırmaktan, değerlerine şuhursuzca saldırmaktan başka yaptığın elle tutulur bir pratiğin yok.
Bana yönelik ilkesizce yazdıklarının ispatı varsa elinde hodri meydan ortaya çıkmazsan namertsin.
Kendi çıkarınız adına bir karış ilerlemek için insanları birbirine düşürmeye çalışman feodal komplocu özelliklerin ön plan da olmasından kaynaklıdır.
Kendinizi bu özelliklerden kurtaramazsanız eğer, toplumun içerisinde her gün biraz daha eriyip, yok olup gidersin.
Akıl ve akililik bu noktada rasyonellik kavramıyla anlam bulur.
İnsan kendi eylemleri için amaç belirleyen ve daha sonra bu eylemleri gerçekleştirmek için en iyi araçları ve teknikleri tesbit eden seçen bir varlıktır.
Sizde böylesi bir yetenek ve bilinçten yoksun olduğunuzdan olmalı ki, masum insanların arasında fitnelik yaparak hedefine ulaşmaya çalışman hayvani duygularınızın ön planda olmasından kaynaklanmaktadır.
Sonuç itibarıyla güven duygusu, kişilerin birbirine değer verdiği, desteklediği bir ilişkiler yumağı içerisinde gelişir ve boy verir.
Öz güven duygusu sağlıklı suçluluk duyan insanlarda hakkaniyetli bir vicdanın temelini oluşturur. İnandığı ve doğru bulduğu içselleştirdiği bir dizi ahlak kurallarını ve toplumun değerlerine saygıyla yaklaşır.
Sağlıksız bir terbiye ve ahlaka sahip olanlar ise toplumun asli değerleriyle alay eder dalgasını geçer, yetmiyormuş gibi lakap takarak aşağılamaya çalışır. Bu kişileri durduracak ne bir ilkeleri ne bir sınırları ne bir değerleri ne de bir vicdanları olmadığından duyacakları sağlıklı bir utanma duyguları da yoktur.
Bu kişiliklerde baş gösteren diğer özellikler ise kibir ve gurur anlayışıdır. Bu anlayışlar güncel olaylar yumağı içerisinde karşımıza çıkmaktadır.
Kibir: bir kişiyi kıracak incetecek kadar ileri gitmekle kalmayıp kişi kendi becerisini, zekası nın ve bilgisinin başkalarından kıyaslanmayacak derecede üstün olduğu nu sürekli ima eder.
Oysa çok iyi bilinmelidir ki, kibir ve gururu ön plana çıkaranlar, içerisinde bulundukları utanç ve suçluluk durumlarını kapatmak için takılmış bir maskedir.
**Keram Atbaş

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
İlkesizliğin Bu Kadarına Pes Doğrusu..!/İlyas Yıldız

Ardahan Haber Yerel gazetecilere destek anlamında kaleme alınan yazının içeriğini değiştirmek suretiyle kendine methiyeler dizdi..!
Çingene'yi padişah yapmışlar tutup önce babasını kesmiş…
'Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi' derse dernekçilerimiz olacağı budur elbet..!
Yerelde gazetecilikten bir haber geri zekâlılara meyil veren dernekçilerimiz ve işadamlarımız, şimdi bu duruma ne diyecek bekleyip göreceğiz.
Bir başkasına ait, 'yerel basının desteklenmesi' konusundaki yazısının içeriğini değiştirmek suretiyle kendine övgü dizmek gazetecilik mi varın buna siz karar verin?
Üstelik bunu yaparken bu alanda faaliyet gösteren yerel basın mensuplarını rencide ederek..!
Aslında bu konuyu açıklamayacaktım ancak, bu yüzsüzü defalarca uyarmama rağmen her seferinde yediği herzeler kat be kat boyunu aştı…
Her defasında üstü kapalı eleştirerek, kulağını burkmaya çalıştım…
Gerek yazılarımda ve gerekse birebir ilişkilerde.
Kimi zaman yalnız gördüğümde bir kenara çekerek, 'yapma-etme' diye adeta çocuk gibi yalvarırcasına tembih ettim.
Nasihat çekmeme rağmen bu huyundan vazgeçiremedim.
Densizliklerini ara vermeden sürdürdü…
Üstelik kendisini telkin etmem nedeni ile şahsıma içten içe düşman kesildi…
Çaktırmadan, sinsice en başta benim ve diğer arkadaşların kuyusunu kazmaya başladı.
''Gariptir' dedim, 'yaptığı işten üç kuruş nasipleniyor, üstelik onu yeterince tanıyorlar ve yardım olsun diye bu iş vesilesi ile ona el atıyorlar'' diye hep içimden geçirip sabrettim… Ama artık yetti.
Bu saten sonra yaptıklarını düşününce 'tasvip etmeme rağmen' kaynağını belirtmeden kopyala yapıştır yapan lar dahi ondan daha dürüst.
Uzun zamandır özellikle şahsımı hedef alan üstü kapalı açıklamalar yapması bardağı taşıran son damla oldu bu gerzeğin.
Evet, kendine alan genişletmek için kendince en kolay yolu seçmişti…
Birilerini balon yapmak suretiyle topluma musallat ederek nemalanmak, diğer taraftan rakiplerine olmadık çamur atmak..!
Şimdi burada dernek başkanlarına ve işadamlarımıza seslenirken anacağım meslek guruplarını öncelikle tenzih ederim..!
Duygu sömürüsü yapmak suretiyle, bir kadeh rakı, bir acılı Adana ya veya 50-100 TL'ye GARSON'U, BULAŞIKÇI'YI, OTEL ÇAMAŞIRCI'SINI çapından büyük göstermek suretiyle bu toplumun başına adeta bir balon gibi şişirip püsküllü bela olmasına alet olan bir insandan ne beklerdiniz?
Sizin meylettiğiniz, itibar gösterdiğiniz, acıdığınız gazeteci, olsa, olsa ancak böyle bir gazeteci olurdu, onu da gördünüz... Suçlu aramak gerekirse sizinde bunda payınız var, hiç kendinizi yabana atmayın.
Şahsımı rencide etmeye çalışarak kendince 'bitirme' çabası içindeydi ancak, en sonunda kazdığı kuyuya kendisi düştü.
Kendisine, ''Gazeteciliğe yakışmayan bu tür davranışlarından uzak dur, ilkeli ol'' demem ona ağır geldi!
Bitmedi daha, yerel gazetecilik üzerinden kurumsal anlamda rant elde etmeye çalışan birilerine bir cümlem daha var!
10 Kasım Çalışan Gazeteciler gününe özel yazdığım ve Ardahan da son vilayet gazetesinde yayınlanan yazımda yerel medyayı anlatırken bu tür densizlerin gerçek yüzlerini ortaya koymaya çalışmıştım…
Bu yazı nedeni ile şahsıma, ''Ya bırakın bu saçma yazıları'' diyenlerin kulaklarını bir kez daha çınlatır mıyım diye soracak olursanız, 'İNŞALLAH' derim… Tabi anlayana..!

Ve işte o yazının içeriği değiştirilmemiş hali;

HERKESE VAR DA BİZE YOK MU?
Öyle ya gece yaparız, kutlarız, şenlik yaparız, yazarız, çizeriz, dernek vakıf kültür evi diye her platformu tanıtır anlatırız. Olmayan ağaları ağa yaparız, iş adamı diye tanıtır onu re ederiz. Sözünü bilmeyenleri yazar ederiz, sazı olmayanı aşık ederiz, iki türkü söyleyeni sanatçı satarız da biz gazetecileri ne alan ne yazan ne de satan olmadı. Be kardeş, bu adamlar bizlere bu kadar hizmet sundular, yazdılar, çizdiler, anlattılar bunlara parayı kim vardı. Bizler ne katkı sunduk? Neler yaptık? Yaşamaları mı yoksa yok olmaları mı? Hayır, niye yok olsunlar? Olmazlar da… O zaman gelin gerçekçi olalım. Kendimiz katkı sunmuyorsak da basınımız adına gece yapalım. Bir bilet onlar için satalım. Olmaz mı? Niye olmasın ki? Onlar yaşamalı ki biz de yaşayalım. Onlar yazmalı ki biz de övünelim. O zaman gelin vakıf, dernek, kültür evi, federasyon birlik olalım, basınımıza kan katarak onu re edelim. Güzel bir gece yapalım.
Geçen bir gazeteci kardeşimizin gecesine katıldık. Çok da güzel bir gece geçirdik. Ancak gel gör ki diğer basın kardeşlerimizin hiçbiri yoktu, üzüldük. Gece az da olsa kendi çapında bir geceydi. Gönül isterdi ki herkes için öyle bir kısır geçen bir gecedense birlikte oluşacak geceden herkese katkı doğacak bir gece daha kıymetli olur ve de güzel bir katılımla tanıtım ve yaşatım gecesi olur. Riskrumlar da dağıtılım daha da güzel olur diye düşünüyorum.
Biz çıktık yola, kardeşlerimiz hemşerilerimiz tanır, verir mola. Federasyon, vakıf, dernek katılımcı acaba ola! Memleket sevdalıları düşer yola, çağırır çağrışır, satar sattırır, çabalar düşer zora. Sonunda mutluluk çığlıkları atan onu re olan bizler oluruz. Onlar sevinir bizler gurur duyar, övünür dövünürüz. Var mısınız ola? Ola kardeş demektir, birlik demektir… Birliktelik dayanışmadan geçer. Dayanışmaların gücü ve başarısı basınla değerlendirilir. Eğer kitlelerin ve de toplumların basını susturulmuşsa, kaderine itilmişse o toplumlardan başarı görmek mümkün olamaz. Acizane duygularımla biz federasyon yöneticileri olarak böyle bir duyguyla çıktık yola. Umarız ki sonu güzel ola… Tüm Ardahanlı hemşerilerimiz ve okuyucularımızı görüş ve düşünceleri umudumuz ola… En içten dileklerimle sevgilerimi sunarım. En kısa zamanda böyle bir oluşuma destek, katkı ve görüşlerinizi bekler saygılarımı sunarım.
Şemsettin Şenel/ARFED Eğitim Sekreteri

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Siyasal loto; Öcalan-PKK ne ister, Türkiye ne verir?/Rodi BAZ

Rodi Baz İmralı ile yeniden görüşmelerin başlaması bir anda Türkiye’nin gündemine oturdu.
Ateşkes olur mu olmaz mı tartışmaları yeniden alevlendi.
Barış ortamı için umutlar yeniden yeşerdi.
Buraya kadar her şey iyi, güzel ve insani, ama ne yazık ki gerçekler çok farklı.
Görüşmeerin başlamasının hemen akabinde Hükümet kanadından peşpeşe açıklamalar gelmeye başladı.
Neymiş;"Cumhuriyetin uniter yapısından asla taviz verilmeyecek"miş!
Peki nasıl bir “çözüm” öneriliyor?
Kürtler nereye konulacak?
Bunları kimse bilmiyor.
Belki de kapalı kapılar ardında konuşuluyor da bizler bilmiyoruz.
Devletin gözünden baktığımızda; Evet çok şey konuşulmuş olabilir. Hatta bu taleplerin bir kısmına kamuoyu hazır da olmayabilir. Bütün bunları anlamak mümkün.
Ancak böyle olmadığını hepimiz biliyoruz. Devlet, ve dolayısıyla da hükümet ‘En kestirme, en ucuz yoldan bu işten nasıl kurtulabilirim’in hesabını yapıyor.
Onun için de uzun ve orta vadeli projelere bile gerek duymuyor. Kendisi hala geçmiş tecrübelerine dayanarak ‘ben, her zaman olduğu gibi yine zamana yayarak unutturabilirim’ düşüncesindedir.
Ancak, burası çok açık ki, Öcalan ve PKK öyle kolay yutulur lokmalar değil.
PKK’nin otuz yıllık bir savaş deneyimi var. Öcalan’a gelince içerde devletin elinde esir olmasına rağmen Türkiye gündemini nasıl belirlediğine bütün dünya tanık oldu…
Onlar bu konuda ne düşünüyor, nasıl bir çözüm modeli öneriyor?
Önce bunlara bakmakta yarar var.
Asgari istekleri nelerdir?
Kalıcı bir ateş kes için ne gibi talepleri var?
Bütün bunları görmeden bir şeyler söylemek erkendir.
Kamuoyu bilinçli olarak servis edilen maniplasyon haberlerle oyalanıyor. Ortalık “uzman” geçinenlerle dolup taşıyor.
Evet bu gün Başbakanın dediği, ama Öcalan’nın da 93’ten beri söylediği “Barış, Savaştan çok daha fazla bedel ister” sözünü boşuna söylenmediği gün gibi ortada.
Herkes şunu da çok iyi biliyor; PKK gibi uzun süreli savaş deneyimi olan örgütlerin sırf canlarını kurtarmak için evlerine dönmeye razı olacaklarını beklemek hayal olur.
Hatta imkansızdır!
Eğer öyle olsaydı bu iş yıllar önce biterdi.
Türkiye bunu yıllarca denedi.
Hatta pişmanlık diye algılanmasın diye farklı isimlerle bir çok “pişmanlık” yasası çıkartı. Ki, bu yasalar hala yürülükte…
Bu güne kadar kaç kişi bunlardan faydalanmak için dağdan indi?!
……….!!!
Tatmin edici bir rakam mı?
Hayır.
Görüldüğü gibi bütün bunlar hiç bir işe yaramıyor.
Yaramaz da!
Demek ki öncelikle ayırımsız bir genel af şart!
Ondan sonrası pazarlığa tabidir...
Şimdi biraz analitik düşünelim;
Yıllarca dağlarda savaşan bir örgütten, üstelik Türk ordusu gibi devasa güçlü bir orduyla, İran’la, Süriye ile, 3 devletle aynı anda savaşan, “ben artık savaşmayı bırakıyorum, gelip teslim olacağım, üstelik hiçbir bir talebim de yok,” demesini nasıl bekleyebiliriz?
Bu mümkün mü?
Biz bu soruları kendimize sorduğumuz an çözüme ilişkin yanıtlar kendiliğinden ortaya çıkar.
Bu savaşı durdurmak çok kolay olduğu gibi, çok da zordur.
Burada aslolan komplekse girmeden sorunları masaya koyabilmek, silahları bir daha çıkmamak üzere derinlere gömmenin yollarını aramaktır…
Tabi ki Bütün bunları ABD’nin de onaylaması şartıyla…
ABD nin Ortadoğu’da hatta dünyada bitmesini istemediği hiç bir savaş bitmez. Yani bu savaşın bitmesi ABD nin işine yarıyorsa biter.
Şimdilik savaşın bitmesi ABD'nin işine yarıyor!
Çünkü, Ortadoğu’daki dengeler buna zorluyor.
Ama yarın ne olacağını kimse kestiremez.
Türkiye’nin huzura kavuşması biraz da Ortadoğu’daki dengelere bağlıdır. ABD kendini Ortadoğu’da güvende hissetmediği için, Kürtler bu gün onun için çok önemlidir. Bu yüzden komşularıyla iyi ilişkiler istiyor. Dolayısıyla da, Kürtlerle ilgili problemini öncelikle halletmesi gerekiyor.
Bu şart!
Bunun için de önce Türkiye’yi razı etmesi gerekiyordu. Bunu da verdiği desteklerle kısmen elde etti.
Tabi ABD’nin işi de o kadar kolay değil. Bu durumda her iki tarafı memnun etmesi de zor görünüyor. Gündemde bir de Suriye meselesi olduğu için, daha çok PKK’ye yükleneceği anlaşılıyor.
İşte PKK bunu asla kabul etmeyecektir!
Eğer Türk devleti, Kürtlere kimlik ve kültürel haklarını güvence altına alacak anayasal adımları atmayacaksa, ayırımsız bir genel af çıkarmayacaksa, Öcalan’nın koşullarını(buna ev hapsi de dahil) bir düzenlemeye gidilmeyecekse, sadece PKK’nin nasıl Teslim alınacağı, silahlarını hangi koşullarda kime ve nerde teslim edileceği tartışılacaksa, bu hayal olur...
Bu savaşı önümüzdeki on yıllara yaymaktan başka bir işe yaramayacaktır. Hatta gündemi boşuna meşgul etmekten öteye de gitmez.
Belki de seçim yatırımıdır. Belki de halkı ateşkesle oyalayarak bir beklentiye sokma ve seçimlerde yeniden galip çıkma düşüncesi var. Belki de başkanlık sistemi için son bir kez Kürtleri kandırma düşüncesi var!
Bunu bilemeyiz.
Her şey olabilir…
Eğer böyle ise, bu çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Bu baharla birlikte savaşın daha da şiddetleneceği anlamına gelecektir.
PKK’nin boynunu uzatarak vurun kılıcı, yada kollarını uzatarak vurun kelepçeyi demelerini kimse beklememeli.
Bekleyenlere şunu sormak gerekiyor;
PKK dağlara piknik yapmaya mı gitti?
30 yıldır dökülen kanların hesabını kim verecek?
Her şey çok açık; Bu gibi durumlarda karşılıklı güven ve tabi biraz da özveri gerekiyor. Aslında bir anlamda siyası kumar oynanacak. Ama bunu her iki taraf da oynayacak, oynamalı!
Öyle ‘ölümü göstererek sıtmaya razı etme’ politikaları artık işe yaramıyor.
Barış büyük fedakarlıklar ve büyük özveriler ister. Bu özveri Türkler için de, Kürtler için de en büyük vatanseverlik ve en büyük yurtseverlik olarak tarihte hakkettiği yeri alacaktır.
Böylesi bir çözüm, Türkiye'yi bölmeyeceği gibi Kürtleri de yok etmez. Tay,tay yürüyüşle de olsa, bir adım atmak yeterli olacaktır. Yeter ki gayret edelim.
Gördüğünüz gibi Öcalan-PKK ne ister, Türkiye ne verir, hala belli değil. Bekleyip göreceğiz...

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Yazarlarımızı okuyor musunuz?
ÇILDIR GAZETESİ'NDEN
Neredeydiniz Seçimden Seçime Çıldırlı Olanlar?/Hilal Demirkaya

Hilal Demirkaya Seçim yılı olacağı görülen 2013 yılının ilk günlerinde yapılan açıklamalara baktığımızda birilerinin yine 'Çıldırlıyım, Çıldır elimde, Şapkamı göndermem yeterlidir' dediğini görüyor, okuyor, izliyoruz..
3 Mart'ta Ardahan Ticaret ve Sanayi Odası'nın, arkasında yerel seçimler, daha sonra genel seçimlerin tartışılacağını gözlemlediğimiz 2013 yılının öncesine baktığımızda aynı kişilerin o geride kalan yıllarda da aynı taktiği kullanıp, hep Çıldırlıyı kandırdığını görüyoruz..
İki ülkeye komşu olan Çıldır ilçesi sınırları içinde bulunan Aktaş Gümrük kapısı açılmazken, Beldesi ve Adliye kapanırken ortada gözükmeyenlerin seçimden seçime hatırladıkları Çıldırlıyı yine 'Ben Çıldırlıyım' diyerek kandırma hesapları içinde olduğunu görüyoruz..
Ancak bunu söyleyenlere tek bir soru sormalarını istediğim Çıldırlılardan ATSO'nun mevcut yöneticilerinin Aktaş'ın önünde, Kars-Tiflis-Demiryolunun yanında niye hiç bir fotoğrafları ve açıklamaları yoktur?!..
Olmaz..
Çünkü Adliye kapanması yürüyüşünde de onlar zaten yoktu..

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
GÖLE GÖZLEM GAZETESİ'NDEN
Göleli bu seçime müdahale etmelidir../Hanifi Budak

Hanif Budak Göle’de TİGEM çalışmazkenTosunoğlu yönetiminde ki Ardahan Ticaret ve Sanayi Odası bu önemli kurumun çalışması için ne yaptı? Göle’de İş Bankası ve Halk Bankası kapınırken Tosunoğlu yönetiminde ki Ardahan Ticaret ve Sanayi Odası neredeydi?
Göle’de Kücük Sanayi Sitesi yapılmazken Ardahan Ticaret ve Sanayi Odası ne iş yapıyordu?
Göle’de Esnaf Koperatifi zorda kalıp, işlevsiz kalırken Ardahan Ticaret ve Sanyi Odası niye bir girşyimde bulunmadı.
Göle’de Orman Müdürlüğü kapanırken Ardahan Ticaret ve Sanayi Odası neden duyarsızdı ve bu yönde neden bir girişimde bulunmadı?
Ve en son Göle’nin tek beldesi Köprülü (Goreveng) kapanırken Ardahan ve Ticaret Odası Başkanı ve yönetimi bu beldenin kapanmaması için hangi adımı attı?
Sor sorabildiğiniz kadar ama Göleli esnaf Ziraat Bankasında 2 bin tl. kredi alamazken Ardahan Ticaret ve Sanayi Odası yine ortalıkta yoktu..
Çünkü bir çok seçimde olduğu gibi Ardahan Ticaret ve Sanayi Odası seçiminde ancak Göle hatırlanıyor..
Ekonomik yönde Ardahan’ın bel kemiği olan ama Şanlıtürk gibi bir çok esnafı kapanırken aidat toplamaktan başka bir işe yaramayan Ardahan Ticaret ve Sanayi Odası Ardahanlı esnafla olduğu gibi Göleli esnaflada ilgilenmiyor, görevi olmasına karşın, onların sorunları ile uzaktan yakından ilgilenme zahmetinde bulunmuyordu..
İki gümrük kapısına sahip olmasına karşın sınır ticaretinin yapılmadığı, ATSO Başkanının ilçesinde ki Aktaş Gümrük kapısının açılmadığı, Posof Türkgözü Gümrük Kapısına Sınır Ticaret Merkezinin yapılmadığı, hayvancılığın dibe vurduğu bir Ardahan’da, onun en büyük ilçesi Göle’de olup bitenlerden bi habersiz ve de ilgisiz Ardahan Ticaret ve Sanayi Odasının gerçek anlamda esnafa, tüccara, iş adamı, sanayiciye sahip çıkacak bir yönetime ihtiyaç duyduğu bir zamanda şimdiki yöneticiler, Latif Tosunoğluları neredeydiler, ne iş yapardılar?..
Bilmiyornum ama bana sorarsanız her Göleli esnaf, tüccar ve sanayicinin ATSO’nun seçimine müdahale etmelidir derim..

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
SELAM OLSUN
ARDAHAN'IMIN SESİ BASINIMA/Şemsettin Şenel

Şemsettin Şenel Değerli basın, sevgili okuyucular;
Kusurum varsa af ola. Hatam da varsa özür dilerim.. Çünkü ben Ardahan sevdalısı bir öğretmenim. Hızımı kesmeye, tahakküm altına almaya kimsenin ne haddine ne de tehdidine tahammülü olmayan sivil toplumlar içerisinde mücadele veren, ne makam isteyen ne de görev, toplumuna ve milletine kendini adamış bir garip yoldaşım.
Geçenlerde bir yazı yazdım. Yazımda ne kimseyi kıracak ne de üzecek bir kelimeye yer vermedim. Ancak gördüm ki yazımı kendine doğru yorumlayacak. Birileri de olsa sorumlusu aslı değilim, olamaz da… Bu bir öz eleştiridir, sakın kimse yanlış anlamasın. Yazım tamamen bizim yöresel ve de bölgesel basınımızı onure ve de gurure etme amaçlıydı ki tamamen tersi tezatla karşılaştım. Üzüldüm, eleştirildim. Kaygım da yok, endişem de… Sadece dediğim "basına sahip çıkayım" anlamında, onları onure ederek katkı sunma anlamında bir şeyler yapalım. Diyeceksin ki niye? Ben de derim ki işte öyle… Biz federasyon da olsak, vakıf da, kültür evi de, dernek de ancak basın olmadan bir yere taşınmamız mümkün mü? Tabi ki hayır, olmaz da… Yazımda demiştim ki 'basına sahip çıkalım!' , 'destek olup katkı sunalım' . Ancak gel gör ki yarardan çok zarar verdik galiba. Ne kadar STK kurumları olsak da bizleri tanıtan kim? Basın. Basını arkasına alamayan toplumlar kendi varlığından söz etmekte yoksundurlar. Her zaman bunu derim. Basın bir milletin sesidir, onurudur, gururudur, tanıtımıdır. Basının tanımladığı hiçbir kuruluştan söz edilemez. Hatta kaile bile alınmaz. Bu anlamda biz iş adamı olarak hangi reklamı verdik, kaç kuruş sunduk? Biz dernek kurduk, yazdık, çizdik basına ne kadar para ayırdık? Biz vakıf bile olduk basına neler sunduk? Peki, soruyorum size bizi tanıtan yazan basın, eeh o zaman basının değirmenini döndüren su nereden gelir? Tabi ki bizlerden gelmelidir. E bizler de suları hep kendimize akıtırsak ne olur? Tabi ki olmaz; olsa da dönemeyen değirmenden kepek olur. Kepeği de kimse yemez ki… Yemediği için de bizi tanımaz.
İşte bu kadar gerçek ve acı açıklamalardan sonra kimseye söyleyecek söz bulamam. O zaman ne olur ne kimse bizi kaile alır ne söz eder ne de tanır. Burada bize ne düşer? Her zaman dediğim gibi federasyon, dernek, kültür evi, vakıf gelin birlik olalım güç oluşturalım. Basınla buluşup dayanışma gecesi yapalım.
Sesimizi Ardahan gündemine de ülke gündemine de oturtarak kükreyelim. Buradan basıncı kardeşlerime seslenerek derim ki; birbirimizi tamamlamak noktasında ya hep bir ya da hiç olalım!
Ya hep bir ve de bireysellikten kaçınarak etki altında kalmamak basın birliği oluşturalım. Bir gül ile yaz gelmez. Gelen yazdan da hayır olmaz.
Gün ola devran ola… Sözlerim gide yerini bula, tanımayanlara ibret ola. Ardahan Valisi'ne, Belediye Başkanı'na ve de bürokrasisine örnek ola. Ezilen, ümmetine sığınmış halkıma da şifa ola. Yolumuz açık, bahtımız da şen ola…
Saygılarımla.
Şemsettin Şenel
ARFED Eğitim Sekreteri

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Cansız ve arkadaşlarını kim, niçin katletti?/Rodi Baz

 Pkk kurucularından Sakine Cansız, Kürdistan Ulusal Konseyi'nin Paris temsilcisi Fidan Doğan ve Kürt gençlik hareketi üyesi Leyla Söylemez **Kalleşçe öldürüldüler…

Cansız ve arkadaşlarının hedef seçilmesinde kimlerin çıkarı var?
Neden şimdi?
“Bir eylemin sonuçları kime, kimlerin işine geliyorsa fail odur” tezinden hareketle sonuçların
kimin ve ya kimlerin işine yaradığına bir bakalım…
Şimdi gelelim sorulara
- Avrupa’da çok sayıda PKK yöneticisi olmasına rağmen, Cansız neden hedef seçilmişti?
- Neden İmralı ile görüşmeler başladıktan birkaç gün sonra infaz edildiler?
- Neden Fransa?
- MOSAD tarzı bu infazlar ilk kez mi yapılıyor?
- AKP’ye rağmen derin Türk Gladyo’su, Ergenekon veya özel kuvvetler’in bunda parmağı
olabilir mi, daha doğrusu devlet içindeki güçlerini hala koruyorlar mı?
Yoksa failler yeni devletin yeşil kukuletalı çeteleri mi?
Dışardan bakıldığında; Bu eylem AKP-PKK-Devlet-İmralı görüşmelerini boşa çıkarmak için
tezgahlanmış bir provakasyon gibi gözüküyor. Bu çok da güçlü bir olasılık. Ancak, PKK’lilerin öldürülmesi doğal olarak bir çok bakımdan AKP’nin işine yarıyor.
Dikkat edilirse Hükümet PKK’nin içinde olduğu iddia edilen “muhalif kesimle”rin yapabileceğini iddiasında…
Peki bu süreçte, sözü edilen “PKK içindeki muhalif” kesimlerin böylesi bir çılgınlığı göze alması mümkün mü?
Hayır, bir çok bakımdan mümkün gözükmüyor.
Neden?
Gelin resme hep birlikte yeniden bakalım!
“Çizmeyi aştın” söyleminin arkasında gelişen cinayetler henüz hafızalarımızda tazeliğini
korurken, birileri yine çizmeyi mi aşmıştı da, gözdağı mı verilmişti?
Cansız’ın infazını alelacele “örgüt içi hesaplaşma” olarak niteleyenler mi yoksa çizmeyi
aşmaya yeltenmişlerdi de birileri onları maniple ederek bu cinayetleri mi işletmişti?
Bütün bu boyutları düşündüğümüzde, dış dinamikleri de hesaba katarak, bu paradigmanın
esasları üzerinde durmakta yarar var…
İlk etapta baktığımızda AKP’nin işine gelmiyor gibi gözüküyor. Ancak çok bilinmeyenli bir
denklemi çözerken izlediğimiz yol ve yöntemleri anımsayacak olursak, “diyalog arayan taraf”
olarak hükümeti proveke etmek isteyen “öteki” devletin(Ergenekoncu) işi gibi algılanacağını
düşünebiliriz. Bu en kolaycı yaklaşım.
Dikkat edilirse başbakan ve hükümet üyeleri de bilinçli olarak iki neden bağlıyorlar;
“Ya barış görüşmelerini sabote etmek istiyorlar, ya da örgüt içi infaz”…
Şimdiye kadar yapılan açıklamalar bu yönden.
Her iki halde de AKP oyunda yok ve yine mağdur rolünü oynuyor.
Aslında AKP’nin tarihine baktığımızda, AKP mağduriyetler üzerinde bina edilmiş bir siyasi
organizasyondur. Dayandığı dinamikler bundan beslenerek bugünkü konumunu yakaladı.
O halde bu işi yeni devletin çok daha derin güçleri yani ‘yeşil kukuletalılar’ pekala yapmış
olabilir!
Doğru veya yanlış, bu da bir görüş!
Bir de başka bir açıdan bakalım; Barış görüşmelerinin başlamasından rahatsızlık duyan ırkçı-
faşist güçlerin bir oyunu da olabilir. Hatta bu oyuna tıpkı Sabancı suikastında olduğu gibi, yeni devlet
iyice derinlere inmiş eski devlet elemanlarını maniple ederek sonradan oyuna dahil etmiş de olabilir.
Tam tersi de olabilir; herkesin bittiğine yok olduğuna kendisini inadırdığı Türk gladyosu da olabilir.
Bunların içinde en güçlü olasılık; kim yaparsa yapsın amaç, İmralı-devlet görüşmelerini sabote etmek.
Şimdi biraz düşünelim; Fransa gibi her santimetre karesi, uyduların gözetiminde olan bir
ülkede, katiller hiç çekinmeden 3 kişiyi öldürdükten sonra arkalarında hiç bir iz bırakmadan
çekip gitmişler…
Fransa içişleri bakanının açıklamaları hikaye, failer hiçbir zaman da bulunmayacak.
Çünkü katiller küresel güç odaklarıyla bağlantılıdırlar.
Bu AKP’ye değil, PKK’ye verilmiş bir gözdağıdır.
Ayrıca Sakine Cansız’ın seçilmesi de tesadüf değidir.
1-Sakine Cansız, PKK’yi kuran ilk çekirdek kadrolardan hayatta kalan beş kişiden biridir.
2- Sakine cansız kadın kimliği ile devrimci, yurtsever kadının örgütlenmesinde tarihsel bir
rolün sahibiydi. Dahası Kürt kadın savaşçılarının içinde mitolojik bir kahraman, bir efsaneydi.
Amaç o efsaneyi yıkmaktı…
Peki kim o halde?
PKK içindeki “muhalif kanat” denen ve kim olduğu belli olmayan sözüm ona “sertlik yanlısı, Şahinler grubu” mu?
İmkansız…
Neden?
Çünkü: bu işi yapanların bunun bir intihar eyleminden farksız olmadığını bilirler. Üstelik
PKK’nin ve Kürt halkının gazabından kaçamayacaklarını da çok iyi bilirler…
O halde geriye bir tek seçenek kalıyor;
Bu iş uluslar arası bir organizasyondur ve bu işte Avrupa’nın da parmağı var!
Yani küresel bir oyun…
Öcalan’nın yakalanmasından sonra PKK üzerinde oynana en büyük oyun…
Bu uğursuz oyunda ne yazık ki Fransa’nın hep “özel” tarihsel bir sorumluluğu olmuştur.
Kürt sorununa yakınlığıyla bilinen Fransa aslında sabıkalıdır.
!980 İran Devrimi sonrası Dr. Kasımlo ve arkadaşları da İran ajanları tarafından 1984’de yine Fransa'da 2 arkadaşıyla birlikte katledildiler.
Onlar da 3 kişiydiler…
Onlar da Fransa’da katledildiler!
Fransa’nın Kürt mücadelesine katkısı kadar, böylesi kanlı denklemlerde uğursuz bir rolü de
hep olmuştur.
Özetleyecek olursak: Bu cinayetlerde Kürtler hariç her kesin payı vardır. Bu derin küresel
organizasyonun gerçek faillerini belki hemen bulmak mümkün olmayabilir. Ancak siyasi
sorumluları ve failleri muhtemelen Kürtler tarafından analiz edilerek kesinlikle açığa çıkarılacaktır.

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Ahh.. Şu Yerel Medya Sorunları..!/İlyas Yıldız

Ardahan Haber İlyas Yıldız/
ardahanmedya@gmail.com

TV2000'de yerel medya sorunlarının tartışıldığı bir program yayınlandı.
Daha doğrusu, yayınlanmaya ve yerel basının sorunları tartışılmaya çalışıldı..!
Programdan evvel şahsıma gelen telefonda katılıp katılmayacağım sorulduğunda katılabileceğimi arz etmeme rağmen saatlerce aranmayı bekledim!
Benim mi aramam lazımdı yoksa onların mı arayıp programa bağlamaları gerekiyordu doğrusu bir anlam veremedim!
Malum, hiç karşılık beklemeden yaptığımız bir meslek söz konusu…
Buna 'yerel basın' diyorlar.
'Ulusal Basının beşiği' bildiğim yerel basından bahsediyorum.
Eğer benim aramamı bekledilerse neden böyle bir programı tartışma gereği gördüler ve beni programdan evvel arama gereği duydular, bu da ayrı bir sorun!
Bir yığın adamın katıldığı o programda yığınla saçmalığın tartışıldığına şahit oldum… Doğrusu midemi bulandırdı.
Yakında bir türlü anlam veremediğim ''10 Ocak Çalışan Gazeteciler'' günü kutlanacak!
Sene de bir hatırlanan.
Kimi zaman kalemleri yalnız bırakılan ve topluma, ceplerinde bir kuruş olmadan çıkarsız haber üreten kişilerin günü nasıl oluyor, varın buna siz karar verin!
Türkiye de yerel medya, ulusal basının yok saydığı birçok konuyu hedef kitlesine ulaştırır.
Genel kanı budur.
Kamuoyu oluşturabilme yeteneği nedeniyle toplumun vazgeçilmezi olarak algılanır yerel basın…
Dedim ya bir anlamda ulusal basının bel kemiği olarak algılanır.
Sürekli ayrım gözetmeksizin basın üzerindeki, baskılardan söz eder dururuz…
Doğru olanda budur.
Oysa günümüzde ulusal basının bel kemiği olan yerel basının yaşadığı sorunlar her nedense kimsenin aklına gelmez…
Gelinse de böylesine içeriği belirsiz programlar yapmak suretiyle birileri kendilerini gündemde tutmaya çalışır!
Oysa bilmezler 'Gazeteci olunmaz, Gazeteci doğulur!'
Boşuna söylememişler, ''Okumak cehaleti alır eşeklik baki kalır'' Diye.
Gazetecilik insanın ruhundadır, önce bunun idrak edilmesi lazım
Neymiş efendim, 'dönerci gazetecilik yapıyor muş' Adamsan fırsat verme kardeşim.
Sen etik davranıp gazetecilik yapmazsan çıkar dönerci yapar… Ondan sonra birileri kalkar senin gibilerinin sorunlarını tartışıp sırtından rant sağlamaya çalışır.
Suçlu kim?
Meslek vermeden önce tenzih ederim…
Sen yerelde gazeteciliği yüzüne gözüne bulaştırırsan dönercide gazeteci olur, bulaşıkçıda!
Bırakın ekonomik özgürlüğünü bir kere en başta demokratik özgürlükten yoksundur yerel basın…
Yerelde gazetecilik yapan bin bir maganda ile baş etmek zorundadır…
Bugün eleştirdiği ile yarın burun buruna gelme durumundadır!
Bir haber yapmak için gerekirse 50 km yol kat edersin ama ayakta durması için sıra ilan-reklam konusuna gelince ulusal basının aldığı pay yerel için devede kulak bile değil…
Bazen hiç olmaz…
Ondan sonra o kendisinden bir beklenti içinde olduğunuz yerel medya, zorlayan ekonomik şartlar nedeniyle yayın yaptığı coğrafyanın kirli işlerine bulaşmış araçtır artık…
Ve sen, 'gazeteci işini yapmıyor, etik değil' diye yeniden eleştiri konusu yapacaksın!
Kendisine sahip çıkmayanlar tarafından ki, özellikle sırtında taşıdıklarınız tarafından satılık kalem olarak anılırsınız!
Peki, çözüm nedir?
En başta yerel basın demokrasinin yerleşmesini sağlamaktaki işleviyle demokratik toplumun vazgeçilmezidir.
Bunu bu haliyle idrak edip kabullenmek zorundayız.
Demokratik özgürlüğünü kazanmamış bir yerel basın anlayışı ekonomik özgürlüğünü elde edemez.
Sürekli ya bir ayağı topal kalacaktır, yada düzenin bekçiliğine soyunacaktır..!
Son zamanlarda yerelde çalışanlara bir sarı basın kartı meselesi gündeme geldi.
Neyin basın kartı bu, alınca başın göğe erecekse peşini bırakma ama gerçek manada gazetecilik yapanın önüne de set çekmeye kalkma…
Neymiş bu, mesleğin kriterleri varmış…
Herkes gazeteci olursa olmazmış.
Sen, en başta yerel medyada kriter aramakla kaybediyorsun hemşerim!
Böyle davranmakla öncelikle kendinin, daha sonra demokratik toplumun önüne set çek çekiyorsun haberin yok!
Doğru, gazeteci olduğu halde Sarı Basın kartını hak edebilmek için gerekli şartları yerine getiremediklerinden yerelde birçok insan mesleki anlamda mağdur durumda bırakıldı ama bunun ölçütü konusunda etik davranmıyorsun ve kendi kendini uçuruma gönderiyorsun haberin yok!
Ondan sonra çıkmış, 'ben yerelde gazeteciyim' deyip mızmızlanıyorsun.
Dön bir geriye kendine bak önce…
Nerden nereye geldiğini görmeye çalış ondan sonra o bahsettiğin kriterleri getirmeye çalış!
İster istemez düşünüyor insan!
''Gazetecilik, bir bireyin veya bir devlet kurumunun iznine ve onayına bağlı bir meslek midir?'' diye.
Bana göre bu anlayış uzun süredir halkın aydınlanmaması adına ülkemiz aydın ve gazetecilerine yönelik bir zulmün üstünü örtme amaçlı çabadır.
Yerel Basın Nedir? -diye soracak olursanız bana göre yerel basın, ''Günümüz koşullarında Efendisinin emrine amade modern köledir..!'' derim.
Gerisi size kalmış yerel medya maymunları…
Nasıl biliyorsanız öyle yapın.

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
EĞİTİMLİ TOPLUM SOSYAL TOPLUMDUR-2/Osman Kamacı

Osman Kamacı Bir önceki yazımda Eğitimin öneminden bahsetmiş, bunun ülke ekonomisinin gelişiminde önemli bir yere sahip olduğunu ve örnekler vererek açıklamaya çalışmış, ulusal kalkınma ancak ve ancak eğitimli bireyler yetiştirilirse anlam kazanır demiştim. Şimdi bunu biraz daha ileriye taşıyor, sıradan bir eğitim ile güçlü bir ulus yaratmanın mümkün olmadığını söylüyorum.
Bir toplumun eğitim düzeyi, cehaletten, aydınlanmaya doğru kat ettiği mesafenin göstergesidir. Bu ne demek? Bu şu demek… Eğitimli toplum bilinçli, Üreten, Sorgulayan ve katılımcı toplumdur. Bu bağlamda bir kez daha vurgulamak isterim ki, Bilim ve teknolojideki hızlı değişimlere ayak uyduramayan toplumlar hiçbir zaman çağdaş milletler seviyesine ulaşamaz, yaşam standartlarını değiştiremezler. Nitekim günümüzün güçlü ve sosyal yaşantısına sahip ülkeleri, bu gelişmelerini, büyük ölçüde, eğitime verdikleri önem ve eğitim kurumlarını günümüz koşullarına uyumlu hale getirmeleri sonucunda kazandığını unutmamalıyız. Konumuzu daha fazla dağıtmadan asıl meselemiz olan Ardahanlı öğrencilerimizin son yıllarda kötü bir performans sergileyerek ulusal başarı sıralamasında elde ettiği ve hepimizi üzen sonuçlara bakalım. Bu başarısızlığın nedenlerini ortaya koyamazsak doğru çıkış yolu bulmamız mümkün değildir. Öncelikle hatalarımızla yüzleşme cesaretini ortaya koymalıyız. Biz nereden hata yapıyoruz ve yanlış olan nedir? Bu gibi sorulara gerçekçi yaklaşımlarla cevap bulabilirsek, nedenler konusuna da açıklık getirmiş olacağız. Artık başarısızlıklarımızdan bir şeyler öğrenmenin zamanı geldi geçiyor. Sebeplerimiz çok olabilir, bunun arkasına sığınarak kayıtsız ve duyarsız bir suskunluğa gömülmemeliyiz. Ve sınav sonuçları ile birlikte mahcubiyetlerimizi kusarak suçlu arama hafiyeliğine soyunmamalıyız. Ben dâhil olmak üzere, hemen hepimizin aklına gelen ilk şey, eğitimcilerin uzun süre Ardahan’da görev yapmak istemedikleri ve bu sebeple verimli olamadıkları düşüncesini devamlı ön plana çıkarmamalıyız. Evet, bu doğru tespitlerden bir tanesi olabilir, ancak sadece bir nedendir, sonuç olmamalıdır.
Türkiye İstatistik kurumunun 2008 -2009 döneminde yapmış olduğu çalışmalarla Ardahan’ın 81 il içerisinde en fazla göç veren il olduğunu ortaya koymuş, bölgede yaşanan göçler sonucunda binlerce insan yerini yurdunu bırakarak, bir daha dönmemek üzere batı illerine yerleştiğini ortaya koymuştu. Ardahan nüfusundaki bu ani değişiklik birçok dinamiğin sarsılmasına ve taşların yerinden oynamasına sebep olan nedenlerden biridir diye kabul edersek, buna bağlı olarak yatırımların dibe vurduğu, zaten iyi olmayan ekonominin enkaz haline geldiği dönemleri elbette masum gösteremeyiz. O dönemlerde ekonomik durumu iyi olan birçok aile bütün değerleri yüzüstü bırakarak Ardahan’a yapılabilecek en büyük kötülüğü yaptılar. Göç furyasına büyük dirençle karşı koyan kimi aileler ise, büyük sıkıntılar yaşamalarına rağmen, asla il sınırları dışına ayak atmayı düşünmediler ve bugün geri dönmek isteyenleri gördükçe ne kadar doğru bir iş yaptıklarını anladılar, haklı olarak. Resmi rakamların bize gösterdiği, göçlerin başlamasıyla birlikte Ardahan nüfusunun yarı yarıya buharlaşmış olmasıydı. Ve yaşanan göçler sonucunda nüfus oranı büyük ölçüde düşmüş, başta eğitim olmak üzere, ekonomik ve sosyal alanlarda gözle görülür bir durgunluğun yaşanması kaçınılmaz olmuştu. Durum böyle olunca eğitimdeki sıkıntılar büyük hızla ve geniş bir zaman dilimine yayılmış, adeta bir kâbus gibi üzerimize çökmeye başlamıştı. Yaşanan göç sonucunda eğitimin dibe vurduğunu iddia etmemdeki en büyük neden, bu sürecin öncesinde elde edilen başarıların mercek altına alınmasıyla resmin daha net ortaya çıkabileceğini bildiğimdendir. Söz konusu süreçte alışılmış bir sistem ve başarının devamlılığını sağlayan geniş bir taban mevcuttu. Bu tabanın Ardahan ve öğrencilerine sağladığı başarılar bugün ülkenin önemli kurumlarında görev yapan ve bizi onurlandıran insanlarımızın şahsiyetleriyle ortadadır. Eğer gurur duyduğumuz bu şahsiyetler bugün ülkenin birçok yerinde ve her Ardahanlının onur duyduğu bir pozisyonda, mevki ve makam sahibi olabilmiş ise, bu tamamen istikrarlı ve sistemli bir şekilde sürdürülen eğitimin eseridir.
Başarı hiçbir zaman ekonomilerin iniş çıkışlarıyla elde edilebilecek bir veri değildir. Para ve güç eğitim için sadece iyi bir araçtır. Bu aracı iyi kullanırsanız katkı sunabilirsiniz. Amacı dışında kullanılan güç, hiçbir şey ifade etmez. Eğer öyle olmuş olsaydı, bugünkü koşullar göz önüne alındığında Ardahan’da liseyi bitiren öğrencilerin önemli bir yüzdesi üniversitelere kayıt yaptırıyor olması gerekirdi. Çünkü bugünkü koşullar dünden daha iyi ve geniş olanaklar barındırıyor. Başarılarından bahsettiğimiz ve iyi derecelerle üniversitelere girebilen yetmişli ve seksenli yılların mezunu kuşağın ne büyük sıkıntılara göğüs gerdiğini o dönemleri yaşayanlar çok iyi hatırlarlar… Kimi sobası dahi olmayan buz gibi bekâr evlerinde kalıyor, kimi hanların köhne ve sağlıksız ortamlarında barınıyor, kimileri ise yakın köylerde oturdukları için atlı kızaklarla veya yürüyerek okullara ulaşabiliyordu. Bu söylediklerim kesinlikle abartı değildir. Bir zamanlar yaşanmış gerçek hayat hikâyeleri olduğunu ve kime sorarsanız hüzün kokan bir iç çekişle konuyu açacağından emin olabilirsiniz.
Artık şimdi durum çok farklı… Her ne kadar imkânlar hala üst düzeyde değilse de, bugünkü yaşam kalitesi geçmişin olumsuzluklarıyla kıyaslanamayacak derecede pozitiftir. Bunu şöyle bir örnekle desteklersek tablonun anlaşılması için iyi bir örnek ortaya koymuş olacağız. Eskiden trafik ekipleri arabalarının megafonundan “ Yayalar lütfen kaldırımlarda yürüyün,, anonsu yaparlardı. Ama şimdi ekipler ellerinde makbuzlar, rastgele caddelere park edilen ve neredeyse iki aracın geçemeyeceği şekilde yolları işgal eden sürücülere cezalar yazmakla mesailerini tamamlamakta. Bu ne demek? Bu şu demek… Artık insanlarımız ekonomik olarak belli bir noktaya gelmiş durumdadır. Hemen hemen herkesin kapısında arabası, başını sokabileceği bir evi ve geleceğe umutla bakabileceği bir uğraşı var. Ardahan caddelerindeki alışveriş merkezleri, Pastaneler ve Cafe’ler arz talep meselesinin çok iyi dengelendiğini anlatır durumda. Üniversitenin Ardahan’a önemli kazanımlar sağladığını, esnafın modern çizgilerle mağaza ve iş yerlerini dekore etmesinde rahatlıkla görülebilir. Bir arkadaşınızla karşılaştınız ve bir kahve içmek istediniz, kendinizi hiç kasmanıza gerek yok. O kadar modern ve estetik pastane ve cafe’ler var ki, kendinizi bir an İstanbul’un meşhur Bağdat caddesinde sanabilirsiniz. Oturun, kahvenizi söyleyin ve açın bilgisayarınızı anında kablosuz internete bağlanın. İster işlerinizi takip edin, ister dostlarınızla sohbet edin. Bu durum halkın sosyal hayatına da yansımış durumda. Cafe’lerde oturan gençlerin kimini ders çalışırken, kimini laptop’unu açmış internet ortamında araştırmalar yaparken görmek geleceğe olan umutlarımı artırdı.
Birçok öğrenciyle sohbet ettim. Gözlerindeki parıltıyı pozitif düşünceleriyle nasıl birleştirdiklerini gördüm. Eğitimdeki sıkıntıların farkındalar ve hepsi büyük bir özgüvenle gelecekle ilgili düşüncelerini ortaya koyabilecek yeterlilikte... Çok kısa sürede yaşanan bunca olumlu gelişmeden sonra, özlemle yâd ettiğimiz ve başarılarıyla övündüğümüz yıllara geri döneceğimiz günler artık yarından daha yakın. Bütün bunları bire bir yaşamış olmasaydım, buna inanmamı kimse beklemesin derdim… Edindiğim izlenimler genel bir ölçü olmasa da, Ardahan’ımızda çok kaliteli bir jenerasyonun geriden geliyor olması, bu iyimserliğimi haklı çıkaracak donanımında ve inançtadır…
20.12.2012

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Ardahan Öyküleri/Yılmaz Yalçıner
Beni Bekleyen EV

Yalçıner Yılmaz - Derem derem dedi. Ve dedi.
- Dikkat etmek mi? Etmekmiş?
- Beni bir ev beklermiş!
- Mtskheta’da beklermiş.
- Arrrrrrr!..
Ben hiç tınmam oğlum! Ne tıncakmışım ki! Derdemeden demişti.
Gece geçleyin gecelemektedir.
Göz hizasının üstündeydi beyaz öy. Bakış noktamın sağ böğründeydi. Çatısını göremiyorum. Subasmanı kırk santim falan yerden yukardadır. Alacalık ortalık. Öy’de lambaları yakıplar diyesen. Sarı, hastalıklı, sireli ışık ölmüyüpte ey güne’de kalmamış ışık’tı hımmm.
Beni acep özüne müptela eden ışığın özü müydü?
Manzara zihnimin tasarımıdır. Gayet ey bildiğim şey: Dört sene evvel. Beş sene evvel; bu ülküsel hayal bende, benim zihnimde yoktu.
Eminim gayet emindim.
Leonardo Vinsi’nin yazılarını dün gece okudum. Pervane ve mum meselini getirerdi. Leonardo nerden biler bu meseli. Mesel mevlana’nın meseliydi. Mesleğimin Pir-i Leonardo’dan yazıları çok gece okuyordum.
Gece geçliyordu; gece o geç’eyi geçiyordu...
Pervane mumun ışığını çok beğenir, mum’un fitili başından havaya beyaz bir ışık yaprak silueti gibi aydınlanır’mış: Beyazdır aydınlıktır.
Günde veya ayışığında yayılan açıklık gibi; sanmasın mı pervane?
Ha pervaneye kelebek diyelim Leonardo demeli.
Güneş ışığı gördüğümüzde içine girmezik mi? Bizi aydınlığa salardı. Taş patlasa ısıtardı.
Kelebek fitilin başındaydı ışık beyazlığı... ateş’e ışık ateşmiş, ışık ateşmiş. Işık ateştir kaynağından uzaklaştıkça aydınlıklaşırmış. Hicrinden aydınlaşırmış.
Kelebek ateşe veya ışığa girende; Ateşin alevi, aloyu ışık sandığımız, kelebebeğinde aydınlık sandığı: ATEŞ; kelebeği yakdı. Kül etti!
Öy’ün sireli ışığı sağ gözüm kırağındaydı. Veranda duvarı öyün arkasına gidince kısalıyordu. Perspektiftir dedim özüme. Aklım dağılmasın diye. Öy beyaz renkle eskiden boyanmıştı. Beyaz’ı matlığından çıkarsıyordum. Beyaz boya alalaşmıştı, diğer ne varsa; objeler gibi.
Öy’ün lambasını pencerenin ortasına asmışsınca. Oda tavanında kartonpiyerli daire vardı. Ornament’in merkezinde, özünü tullamıştı.
Ben oda’da, eyvan’da hayat’ın kapıda değildim. Suyun bu geç’esinde de değildim. Dağın kelleden manastırın, kalelerin dik’inde değildim.
Ben hayalimden ta o öye bağherdim.
"- Allah allah allah."
Otluğ bubaş söğütlere geler. Kuyu, kuyunun böhrenkleri danalar gelecek ve suvarlanacak. Uzun çatısıyla vedrayı çekti nöker.
Ambar çepere anırıdır. Ambarın anahtarı gelinde. Gelinin belinde gümüş kemer.
Nöker; hizmekar genç. Gelinhanımdan allah razı olsun. Azevel ağhorda çimizdirdi. Oğlu yaşında nöker. Nöker paklandı.
Öy, gece geceye, gece salğhtı. Gece salahanalığı bırak diyemedi. Mahcupca ırağa çekildi. Merek kapısı açık. Tuztaşı saltaş itler buraya bağlanmıştı.
Garaban; üç omuzluğu sekiye atıp getmişler. Kaz çuçulları kıçcik kaplarda denlenerdi.
Süt makinesinde kol durmuyor, sırayla çekiyor kadınlar sütü. Makine işi bitince temizlenmesi meşakkatli.
" - Dereye aparın kız... sene dedim Saltanat. Makineyi yıkayın!"
Saltanat Abla dereye gide dursun. Zaman gidemez dursun!
Nökerin eğninde asker parkası olduğu halde otluğda küsküynen tereğe şekil vererdi.
Ufak uşağ anırdan seslendi:
- Memiş Dayı parkayı kara’ya neye boyattın ki?
- Geçen sene inzbatlar beni yakaladılara. Erdemellilerin kavede. Sağolsun merkez karakolda Şükrü Başçavuş " Ola bunu siyaha boyatsana, boyatta yakalamasınlar seni
gene gene." dedi.
Kara parkalı Memiş Dayı. Ot sepeti dalında anırı beri geziniyor. Cem Karaca Aşhana’dan bağırerdi:
Her akşam o köşeye asılırdı o parka
Paltoya para yok ki ondan alındı parka
Bir sabah onun sırtında çıktı gitti o parka

Dedenin üç aylıktan alınmıştı o parka
Kirli yeşil bir renkti eskiceneydi parka
Üst cebi sökülmüştü kullanılmıştı parka
Bir sabah onun sırtında çıktı gitti o parka...

Cem Karaca? Mehrali Dayıgilin bostanlık! Nuh’un gemisi yüküne döndüysede hayalim, ben bu yoldan dönmezem eye! eye, eyeee!
- Bu dünyadan ben birşey anlamadım yegenim. Sen yazersin! Var yaz aklan hatran degmesin birşey. Sen gene yaz! Anlarsan birşey, beri gel benede de!

Genç okuyordu. Karl Gustav Jung’un kitabı elindeydi. O kitabı okuyordu. Otluğda, söğüdün gölgesinde. Derenin boğazda. Asudelik serillikte, sakinlikte kitap okuma tekniği öğrenmişti. Okumuyor muydu.? Kafasına o dakka okuduğu girerdi.
" - Ben bu dünyadan gideli... gözümün perdesi inmemişti. Gözümün gördüğü o ağaç, gül ağaci mum ve mum alevi... hayalle Kollektif bilinç JUNG’un değerli buluşuyken onu Külli irade ve Cüzi irade kavramlarına yakın görüşümüz bir şayan-ı gerçektir.
Hayaller gerçek olmasaymış. Olmasaymış... hayal konstrüksiyon halinde olsaymış!
Herşey hayal kıvamında bilfiil... ah ne güzel olurdu. Şu gördüğüm kaya gördüğüm hayalle fersiz ve cansız... bu felde olsaymış taş, gaya, dokunduğumda.
Tecrübe ettiğimde, taş yuvardığımda taş. Hakiki ve sert. Koşullarıyla uğraştırıyor beni.
Gül gördüğümle mecazi haliyle kalsın. Gül hakiki manasıyla GÜL olmasın. Ömrü az olur.
Bilimle filanla isimlenmesin öylede istemem.
Gül bircek hayaliyle varolsun, bizide alsın, yol alsın, yoluna revan olsun.
..... Ete kemiğe büründüm. Yunus deyi göründüm. Don’dan don’a, transfigürasyon’a Yunus nice düşünürlerin ruhu ervahı ile evrilerek ete kemiğe?
Kollektif bilinç bize kendini eşzamanda buluş yaptığımızda görseter. Aynı zamanda televizyonun Amerika’da, Rusya’da, Japonya’da bulunmasıyla. Bilincin kollektif bir üssünün oluşuna kanaat getiriyoruz. Ve diyoruzki: Bu buluntular Cüzi iradelerdir. Külli iradeyse kollektif bilinç dediğimiz husustur.
Karl Gustav Jung Külli İradeyi Cüzi İradeyi bilirdi bilmezdi o konuya girmek istemem.
Eşzamanlı kelimesineyse DEM demeyip eşzaman diyerek DEM’in değerini erteleriz.
Sonuçsal istem:

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan