Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 53
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 5 Gün Gelmedi
abdullahank 107 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 201 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 223 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 232 Gün Gelmedi
admin 234 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 235 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
Yazarlarımızda Ardahan
Yazar Fakir - Mayıs 04 2013 - 17:49:04
KAISİAD'ın İşkembeden Basın Muhabbeti..!!!/İlyas Yıldız

Ardahan Haber Dernekçilik ve yerel basın alanında bir kavram kargaşası yaşanıyor..
Halk adına Kars'ı, Ardahan'ı, kalmadı Iğdır'ı da ekleyip, sözüm ona kurtarmaya çalışan, üretimden uzak dernekçilerin saçmalıklarını eleştirmek bugünlerde suç oldu..
İşin ilginç tarafı, bazı dernek yöneticileri ile ilgili epeydir bilinen bir takım iddiaları ikinci ağızdan dillendirdiğimiz için aynı kulvarda yürüdüğümüz insanların tepkisiyle karşılandık..!
Gazetecilikle derneklerin beceriksiz kariyer düşkünü başkanlarının avukatlığını birbirine karıştıran bu hokkabazların meslekle bağdaşmayan anlamsız ve bir o kadar çirkin yaklaşımlarını daha önce de dile getirmiştik.
Şimdi bu işin değişik bir versiyonu ortaya çıktı..!
Bize gazeteciliğin ne olduğunu öğretmeye kalkanların daha öncede işkembeden salladıklarına şahit olmuştuk ancak, bu seferki daha da ilginç..!
Beceriksizliklerinin ve basiretsizliklerinin üstünü örtmek pahasına 'Yerel gazeteciliğin nasıl olması gerektiği?' noktasında öğretmen edasıyla ahkam kesenlere şunu çok iyi bilmeleri gerekiyor!
Gazeteciler onların öğrencileri değildir..!!
Bilindiği gibi KAISİAD'ın işkembeden basın muhabbeti Esenyurt'ta gerçekleşti. Üç harflilerle işimiz olmaz... Gaipten sesler duymak gibi bir meziyetimiz de söz konusu değildir.
KÖRLER SAĞIRLAR BİRBİRİNİ AĞIRLAR, 'Fırsat bu fırsat' deyip daha önce tarafımızdan kuyruk acısı olanlarında bu toplantıya dahil olduklarını biliyoruz.
Bunların tek dertleri var, kendilerine terk edilmiş geniş alanlarda at koşturmak... Bunu yaparken de bazılarına arada bir kemik atmakla kısmen de olsa bunu beceriyorlar..!
Bahsedildiği gibi güçlü lobiler oluşturmak gibi bir çabaları yok bunların... Olsaydı düzenledikleri düzmece toplantılarla gazetecilerin soru sorma haklarını gasp etmezlerdi.
Emekli olup, siyasete ve dernekçiliğe el atan versiyonları kolay kolay eski alışkanlıklarından vazgeçemedikleri muhakkak.
Emekli olup da siyasete ve dernekçiliğe el atan versiyonları kolay kolay eski alışkanlıklarından vazgeçemedikleri muhakkak...
Geçmiş hayatta belki de bir ilk okul talebesini yetiştirmekten aciz olanların kalkıp o toplantıda kendilerince gazetecilik dersi vermeleri abesle iştigaldir.
Henüz geçmiş eski alışkanlıklarından sıyrılamamış olanların, yaşamın her alanını geçmişte yaşadıkları ile kıyaslamaları anormal bir durum olmasa gerek!
Bunlara bir tavsiyemiz var... Boş bulunup dernekçilikle Gazeteciliği sakın ola ki, birbirine karıştırmasınlar.
Unutmasınlar ki tanımadıkları gazetecilere ders vermeye kalkmasınlar... Dünyanın bin türlü işi var gün ola harman dövüle..

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Ardahan Öyküleri/Yılmaz Yalçıner
Yaren

Yalçıner Yılmaz Yaren beyazlar giymiş güzel kız gibiydi. Gece tenhalığına şehir sokaklarına indirilmiş kelimeydi.
İstiareye kapılmamış Yaren. YAREN kelimedir. Yaren Ardahan'a gelmişti. Lisan bir kelime'yi haznesine katmıştı.
Yaren: Şaka yapmak, şaka etmek demek.
Yarenlikle Yarene, kız Yaren çok gezme sokaklarda üşürsün, yarenlik ettiler, gençler.
Yarenlikle dallarına şappalak vurdu çocuklar.
Yaranlık yapmadan bir dakikamız geçmezdi. Komşularımız yaranlıktan hoşlanırdı.
Yaren yavaşça YARAN'A döndü.
Yaran'ın anlamı genişledi.
Yarancı! Yaran etme oğlum, her yaran'ın altında bir gerçek yatar.
Şaka kelimesi yerine yaren şehre yerleşmişti.
Taklit, espiri, komik hepsini karşılayan YAREN kelimesiydi.
Kelime yaşlanınca. Dullandı. Kocası ölmüştü.
Dul kelime aslan kocayınca maskara olurmuş.
Dul kelimesi Yalan ile yerdeğişmesin?
Gecenin karanlığında beyaz paltar içinde elini sallaya gezen Yaren özünü YALAN kelimesinin kolunda bulmuştu.
Yaren adını, lisanda ortodoks adamlar hiçney bunu kabullenemediler.
_ Yalandan gülmeyin!
Yarenden gülmeyin demektir bu: şaka yapmayın; şaka yapıp yarenden gülmeyin.
_ Yalan yere başan güldürdün!
Yarenlikle başına güldürdün.
Yaren yalan kelimesine dönüştü. Lisan biliminin garipliği. Yalan kelimesi ses ve içerikle çok yakın olduğundan Yaren kelimesiyle bir geçişme ve dönüşme gerçekleşmiş.
Yarenci, yarancı!
Yalancı, yalanci!
Yalan yaren'in tahtına kuruldu. İkisini kullanan kişiler var. İkisinide aynı 'gösteren' için kullananlar var. İki gösterge ile Ardahan edebiyatına katkı değer veriyor.
Lisan bunların ayırdına varmak ve kullanmakla gelişir.
YARANDAN İKİTANE TENTE KOYMUŞLAR , ONA DA ÇADIR DEMİŞLER.
YALANDAN İKİTANE TENTE KOYMUŞLAR, ONA DA ÇADIR DEMİŞLER.
ŞAKA GİBİ İKİTANE TENTE KOYMUŞLAR, ONADA ÇADIR DEMİŞİLER.
"Yalanetme oğlum yalanetme" : yalan doğru söylemekte ki yalandır.
Yaren gençdi güzeldi şehre bir gece gelmişti sokakları Paris gecelerin, kaldırımlara konmuş masalarda kahve içilmiş sokaklara yaranınca. yaranması boşa çıktı.
Yar'anması onu yalan'a duletti.
Bu kadarda açık konuşacağım.
Yaren kelimesi çoluk çocuğa karıştı:
Yaranma, Yaren Halası oğludur.
Ev'e aklı kesende gelir.
Anasına kadreder. Acık- cıcık verir.
Yaren diye seslenmez. İnadına acığına:
Yalan alayı yalan dolan, der.
Yaren yaran da yalan da olsa nesnesi ŞAKA değil mi?
Hangi boylamda kullanılırsa kullanılsın güzel kelime.
Yalanetmeyin yarenlik edin!..

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Kadınlar Gününün Bazı Gerçekleri…
Prof.Dr.Yavuz ÖZTÜRKLER

Fakir Yılmaz Ülkemiz Türk Kanuni Medenisini 1926 yılında kabul etti. Kadınlar birçok konuda hak kazandılar.
Oysa günümüzde dünyada 600 milyonun üzerinde kadın şiddetin suç sayılmadığı ülkelerde yaşıyor.
1923 yılında Türk Kadınlar Fırkasının kurulma girişimi başlatıldı ve yasalar uygun olmadığından ardından Türk Kadınlar Birliği derneğine dönüştü.
Fransa’da ve İtalya’da kadına seçme ve seçilme hakkı 1946, İsviçre’de 1971’de verilirken ülkemizde 1934 yılında verildi.
Türkiye’nin ilk kadın muhtarı 32 yaşında 1933 yılında Aydın’ın Çine ilçesinin Karpuzlu köyünden seçildi.
1935 yılında TBMM’ye 18 kadın girdi…
Bugün 8 Mart’tı…Dünya kadınlar günüydü…
Bugün: Bir kadın sevgilisi tarafından infaz edildi.
İnternet siteleri, gazete ve dergilerin birçoğunda kadın cinsel obje veya reklam unsuru olarak kullanılmaya devam ediyor…
Her 5 kişiden biri kadının dövülmesi gerektiğini savunuyor.
73 şehrimizde 8 bin 900 kadın devlet korumasında…
Her gün haberlerde kadının dövüldüğüne veya öldürüldüğüne tanık oluyoruz.
Kırsaldaki kadın ücretsiz aile işçisi unvanını koruyor.Oysa kadın olmazsa kırsalda üretim durabilir.
Kırsaldaki kadın çilesine rağmen fedakarlığına devam ediyor.
Prof.Dr.Yavuz ÖZTÜRKLER Kadını üretimin ve temsiliyetin dışına atan ülkeler geri kalmış ülkeler olarak varlıklarını sürdürdükleri su götürmez bir gerçek olarak ortada.
Oysa tarihteki ünlü kadınlara baktığımızda, kadının ikinci plana atılmasının insanlığa yapılan bir kötülük olduğunu görmek mümkün.
Oturum başkanı olarak katıldığım “Bölgesel kırsal alanda kadın çalıştayında” ve Jüri üyesi olarak bulunduğum “Kadın Çiftçiler Yarışıyor" Bilgi ve Proje Yarışması Türkiye Finalinde” kadınlarımızın ne kadar üretken, esprili,zeki ve iyi birer hatip olduklarını görme fırsatı buldum. Hayatımızdaki 4 önemli şahsiyeti: Annemiz, bacımız, eşimiz ve kızımız olan kadını pek tanıdığımız söylenemez.
Kadınların hak ettiği noktaya ulaşması ve bundan sonraki kadınlar gününün üzücü rakamlarla kutlanmaması dileğiyle kadınlar gününü kutluyor, yazımı tarihteki önemli bazı kadın şahsiyetlere yer vererek bitirmek istiyorum.
Avila’lı St Teresa (16.yy) : Mistik şair. İspanyol rahibe. İşkence ve Engizisyona karşı ciddi mücadeleler verdi.
Florence Nightingale (18-19 yy): Modern hemşireliği kurdu.
Marie Curie ( 19-20. yy): “ Zor koşullarda Radyumu keşfetti” İki Nobel ödülü almasına rağmen, keşfinin patent ve gelir hakkını yoksulluk içinde olmasına rağmen “Bilim insanlığın ortak malıdır” diyerek reddetti.
Emily Murphy (19-20. yy): Kadınların insan olarak sayılmasını sağlayan kanunu çıkartan Kanadalı.
Helen Keller (19-20. yy): Konuşma,duyma ve görme yeteneği olmayan ama özürlüler için en çok yayın çıkaran ünlü pedagog
Dorothy Hodgkin (20. yy): Penisilin ve insülinin üretimini sağladı.
Anne Frank (20. yy): 13 yaşında günlükleri aracılığıyla Nazi zulmünü dünyaya duyurdu.
Halide Edip Adıvar ( 19-20.yy) : Anadolu’da Kurtuluş Savaşına aktif olarak katılan Türk Romancı
Nene Hatun (19-20.yy): 93 harbinde üç aylık bebeğini evde bırakarak kasaturasıyla sokağa fırlayarak Aziziye tabyasındaki savunmayı ve mücadeleyi ateşleyen Erzurumlu kahraman Türk kadın. 08.03.2013

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
ARDAHAN ÖYKÜLERİ
SOKAĞIN YETİMLERİ: ÇOCUKLARIMIZ

Yılmaz Yalçıner SOKAĞIN YETİMLERİ: ÇOCUKLARIMIZ
Kardeşlerim!
Yetim kalan Beşir b. Akrabe, babasını kaybettiği
için sürekli ağlıyordu. Kimse onu teselli edemiyordu. Bunu
duyan Peygamber Efendimiz (s.a.s), Beşir’in yanına gitti.
Onu teselli etmeye çalıştı. Ancak nafile. Bunun üzerine
Sevgili Peygamberimiz, “Ben senin baban olayım, Âişe
senin annen olsun, istemez misin?” dedi. Hiç düşünmeden
“Evet, çok isterim.” dedi Beşîr. Efendimiz, mübarek eliyle
Beşîr’in saçlarını okşadı, onu kucakladı, bağrına bastı. Alıp
Hz. Aişe’ye götürdü. O da Beşir’i güzelce yıkayıp
temizledi. Saçlarını tarayıp ona yeni elbiseler giydirdi.1
İşte böyle sahip çıkıyordu Efendimiz yetimlere,
öksüzlere. Ve: “Müslümanlar arasında en hayırlı ev,
içinde kendisine iyi davranılan bir yetimin bulunduğu
evdir. Müslümanlar arasında en kötü ev ise içinde
kendisine kötü davranılan bir yetimin bulunduğu
evdir.”2
sözleriyle müminlerin dikkatini çekiyordu
yetimlere. Annesiz-babasız büyümüş Allah Resûlü’nden
daha iyi kim anlayabilirdi ki onları… Günümüzde de nice
Beşir’ler, kendilerine sevgi ve şefkat kanatlarımızı
açmamızı bekliyor bizlerden.
Kardeşlerim!
Bugün toplumda sadece yetim ve öksüz kalmış
çocuklar yok. Bir de hayatlarını sokaklarda devam ettirmek
zorunda kalan ‘sokağın çocukları’ var. Anadan babadan
ayrı kalmış, anne-babası tarafından ihmal edilmiş ya da
sokağa terk edilmiş çocuklardır onlar. Sokağın çocuklarıdır,
sokağın yetimleridir onlar. Sıcacık aile ortamından mahrum
kalmışlardır. Okulla ilişkileri kopmuştur. Toplum tarafından
da dışlanmışlardır onlar. Hepsi sevgiye, ilgiye, şefkate,
korunmaya ve güven duygusuna ne kadar da muhtaçtır
aslında…
Değerli Kardeşlerim!
Sokak çocukları, ne yazık ki madde, alkol ve tiner
bağımlılığı, sigara ve kumar gibi zararlı alışkanlıklar ile
şiddet, kaçırılma, istismar, fuhuş, suça zorlanma, çeşitli
hastalıklara yakalanma, yaralanma ve öldürülme gibi pek
çok tehlikeyle karşı karşıyadırlar. Fiziksel ve ruhsal
sağlıkları tehlike altındadır. Onlar genellikle terk edilmiş
binalar, parklar, tren garları, köprü altları gibi yerlerde
yaşam mücadelesi vermektedirler. Böyle bir durumda,
onların sokak çetelerine karışmaları, uyuşturucu bağımlısı
olmaları, dilencilik, yankesicilik, gasp, hırsızlık gibi kötü
yollarla geçinmeye çalışmaları, daha da kötüsü yaralanma
veya ölümle sonuçlanan şiddet olaylarına neden olmaları
ihtimali söz konusudur.
Kardeşlerim!
Sokak çocukları sorununun en önemli
nedenlerinden biri, aile kurumunun modern zamanlarda
büyük yara almış olmasıdır. Ailede yaşanan
huzursuzluklardır. Parçalanan, dağılan ailelerdir. Giderek
artan boşanmalardır. Anne-babadan, aile ortamından
kopmuş çocuklar, terk edilmişliğin ve güvensizliğin
girdabında sokağa ve suç ortamına itilmekte ve kötü
alışkanlıklara yönelmektedirler. Bu yüzden ailevi sorunların
en büyük bedelini çocuklar ödemektedir.
Sokak çocukları sorunu, aslında çocuk haklarının
ihlâlinden kaynaklanmaktadır. Nitekim Sevgili
Peygamberimiz (s.a.s) “Allah’ım! Ben iki zayıfın: yetim
ve kadının hakları konusunda insanları şiddetle
uyarıyorum. Onların haklarına el uzatılmasını
yasaklıyorum.”3 buyurmuştur.
Kıymetli Kardeşlerim!
Bizler, henüz dünyaya gelmeden yetim, 6 yaşında
iken de öksüz kalan ve Yüce Rabbimizin “O, seni yetim
bulup barındırmadı mı?... Öyleyse sakın yetimi ezme!”
4
hitabına muhatap olan Gönüller Sultanı Efendimizin
ümmetiyiz. Unutmayalım ki Rahmet Peygamberi, hayatı
boyunca hep yetimleri, öksüzleri, şehit yakınlarını, dulları,
kimsesizleri ve fakirleri gözetmiş ve: “Müslümanlar
arasında kim bir yetimi yiyecek ve içeceğini üstlenecek
şekilde sahiplenirse Allah onu mutlaka cennete koyar.5
buyurmuştur.
Kardeşlerim!
Sağlıklı ve huzurlu bir toplum için sokağın
yetimlerine sahip çıkmalıyız. Zararlı alışkanlıkların önüne
geçmek için sokak çocuklarına her yönden analık ve
babalık yapmalıyız. Unutmayalım ki onların ihtiyaçlarını
karşılamak ve onları topluma kazandırmak, hepimizin ortak
sorumluluğudur. Çünkü onlar bizlere emanettir. Bugüne
aitmiş gibi görünseler de aslında yarınlar için hazırlanması
gereken birer emanet!...
Yetimlerin başını okşayalım. Fakirleri doyuralım.
Sokağın yetimlerine sahip çıkalım. Kimsesizlerin kimsesi
olalım. Onlar Sevgili Peygamberimizin yanındaki Enes gibi
olmayı arzularlar. Onlar Ümmü’d-Derdâ’nın yanındaki
yetimler gibi, Allah Resûlü’nden müjde, müminlerden ilgi
ve şefkat görmeyi umut ederler. Unutmayalım ki aslında
suçlu çocuk yoktur; suça itilmiş çocuk vardır. Ailelerimizin
dağılıp parçalanmasına izin vermeyelim. Yuvalardaki,
sokaklardaki, kaldırım köşelerindeki çocuklarımıza,
yavrularımıza sahip çıkalım. Onları zararlı alışkanlıklardan
ve kötülüklerden koruyalım.
Geliniz hep birlikte Peygamber Efendimizin şu
müjdesine kulak verelim: “Ben ve yetime kol kanat geren
kimse, cennette yan yana olacağız.”6
1
İbn Hacer, İsâbe, I, 302.
2
İbn Mâce, Edeb, 6.
3
İbn Mâce, Edeb, 6.
4 Duha, 93/7-9.
5 Tirmizî, Birr ve sıla, 14.
6 Buhârî, Talâk, 25.
Hazırlayan: Diyanet İşleri Başkanlığı

**Nays..

Sınıfa girdim.
Toz bulutu inişe indi.
Pistte duruldu: Toz durdu.
Yerlerinize geçin dedim.
Oturun ve sırtınıza yaslanın.
Gözleriniz-i benden ayırmayın.
Dinlemiyorsanız dahi gözleriniz ben de olsun.
Çocuklar tertemiz kalpleriyle dediğim her komutu yerine getirdi.
Onlar-ın masumlukları kalbimi acıttı. İçim sızladı.
Düşündüm; çocuklar-a: Çok şey vermem lazım ki kendimi bu masumiyet’e karşılık bağışlatabileyim.
Birşey yapmamıştım. Suçluluk duymak nesiydi. Onları aldatmamıştım. Salt (Sadece) komut vermiştim. Buyrukla hitap etmiştim. Ve onlar yine masum- melul bakışların arkasında-n, kapıdan caddeye bakan yaşlı nineler- dedeler masumluğuyla bakınıyordular! Allahım çok acı şey: Bu saflığın meleklerine çok mühim şeyler, bu derste kazandıramamam! Böyle düşündüm. Birşeyler kazandırmasam- kazandıramazsam.
Tahtaya ikisi kız üç öğrenciyi çağırdım. İngilizceye meraklıydılar.Uzun süredir bunlarla İngilizce çalışıyordum. İstiyordumki ilerde: İngilizce öğretmeni olsunlar.
Öne çıkan oğlana "NİCE"ı yaz dedim.
"NİCE" nasıl yazılır ki dedi.
- "NİCE" diye yazılıyor, NAYS diye okunuyor değil mi öğretmenim.
Ben yazacağım dedi; İki kız öğrencinin kısa boylusu.
- Ne, A, Ye, Se...
NİCE ( Nays)
FEEL yazın dedim üçüne.
Üç öğrencimin üçü de: " FEEL" sözcüğünü ezberlemişlerdi.
FEEL diye yazılır; FİİL diye okunur diye mırıldanıyordular.
İngilizce kelimelerin, her birini bunlar Türkçe okunuşuyla ezberleyerek öğreniyordular
KNOW’u misal KINOW diye okuyarak ezberde tutuyordular. " KNOW" diyede ezberde tuttukları resimle yazıyordular.
"GO" kelimesini Türkçe okunuş-yazışla aynı olduğundan "GO" diye yazıp-okumayı yapabiliyordular.
Tahtaya şipşak yazdılar:"GO".
Öğrencilerin İngilizce kelime ve harfleri Türkçe okuyup yazdıklarını fark ettim.
İngilizceyi Türkçe okuyup yazmakları doğrudan okuyup-yazmakları yüzünden ikikat enerji harcamak değilmiydi? Bu fazladan bir kat gecikmektir.
Tüm okullarında Türkiyede öğrenciler. İngilizceyi Türkçe yazıp Türkçe okuyorlar.
İngiliz çocukların Türkçe öğrendiklerinde, Türkçeyi İngilizce yazıp konuşarak öğrendiklerini düşündüm.
Bu mümkün değildi. Yeryüzünde böyle birşey var mıydı? Bilmem, fakat çok zorlaştırılmış bir yol üzerinden lisan eğitimiydi. Bir bilindik şey mi vardı,diye düşündüm.
Ola ki bu zorluğa sürülmüşlük taktik değilde stratejik maksatlı olsun!..
Antalya Alanyada İngiliz öğrenciler görmüştüm bundan on yıl kırak (UZAK). Onlar Türkçeyi öğrenirken Türkçe alfabet ile öğreniyorlardı. Bizse İngilizceyi Türkçe alfabet ile öğreniyoruz. Çok uğraştırır ki.
Olam çok çabuk ve çok anlatabilir olam... olaydım.
Tutam ellerinden öğrencilerimin... hemen öğrenmiş olsunlar.
Daha çok çok yazam yazam isterim... emma.
Ne çare... ne çare... N’açar, naçar...
Yaş geçti, baş geçti: nihayet!

**Neydi neydi ne?

Aklımda durmadı.
Sabahleyin gündüz rüyası gibi
Aklıma dammıştı: Neydi ne?
Güman etmemeliymişim...
Şanson nedir?
Şanson'u çok kere dinlemişim.
Edith Piaf şanson söylemişti.
Edith Piaf tanımakta beni çok al'ı koymuştu hayat.
O arkadaşım ne demişti:
" - Ardahan kısır rahim gibidir."
Ve Yeni Sinemada bobil'de şanson dinlemiştim.
Şansonumu yine yine vire vire dinlemek'e gitmiştim: Yiğit bin yaşar fırsat bir düşer...
Bir daha şansonu dinleyememiştim.
Filim arasına bobil derdik. Bobil de Fransızca bir kelime olmasına şanson'u mu birce defa olsun dinleyeyimde; dinleyememiştim!
Hiçbirşey yardımcılık etmemişti.
Şanson neydi bunu nasıl soracaktım.
Şanson bir defa çalınmıştı. Dinlediğimle dinlemiştim.
Bunu kime danışabilirdim ki.
" Delilden olay'a "gidiyordum.
Edith Piaf'ı ses dergisinde fotoğrafını görmüştüm.
O şansonu bunun söylediğini, Piaf'ın şansoncu olduğunuda bilmezdim.
BİLMEZ DERD'E DÜŞMEYESEN!
Kadın sesiydi: Edith Piaf'ın sesi: Fransızca şarkı olamamayacağını kestirdim.
Fransızcanın gayrimülküydü.
O günlerin hit parçası; kadın sanatçı Piaf tarafından çalınıp söylenirken.
Yeni Sinemada çalındı söylendi.
Yeni Sinemada: MİLORD isimli şanson şarkısını Edith Piaf söyledi.
Bobilde ben, Ardahanlı devrem diyeceğim arkadaşlar: Kız arkadaşlar balkondaydı, onlar.
Garip şey: Ne mi?
Gözlerimizden nehirler aktı.
Haydi buna bir muğber KURA NEHRİ çıktı. Onunda hal-a hatrı nazını çektik.
"Kura Nehri sen de gel gözlerimizden ak!" dedik yeter ki muğber olma!
Gücenme kadasını aldığımız; Kura Nehri!
Tatlıya bağladuk! Nedecen?
Neydi neydi ne?
Nerden ne doğdu?
Sıla isimli şarkıcı çalınıyor dinleniyor heryerde.
Çok eskiliğine eskidir eskiliği.
Sıla'nın şarkısı: Egeli Lodos.
Müzik az... fonda sönük müzik.
Bu ne töyür mahni diyorsunuz?
Sözler akıcı kaydeli...
Şarkı mı değil mi? Tereddütünüz henüz geçmiş değil.
Batumda Anna Hanım:
"- Profesör şanson işte bu!
Charles Aznavour, Jaguoe Brel, Edith Piaf şanson söyler.
Bilmiyor musunuz?"
Açık verir miyim.
- Bildim bildim de eyce irdeliyorum Anna Can!
"Nerden bildim? "
Horavel'e benziyerdi allahvekil; şanson dediğimiz şarkı horavel tipinde.
İkiside gelenekseldi. Yaşlıydı bin, binbeşyüz yıllıktı.
Blues'u da bu ekolden say. Ne olacak?
Azerilerin MEYHANAYI da vur sırtına.
Hip- Hop bunlardan neyi eskük ki?
İrticalen müziklerin hepsini bu yığına dahlet!
Zararın varsa ben veririm!
Çekinme; gözün korkmasın?
Emprovize: Doğaçlama: İrticalen
Müziğin az veya grileşmiş fon önünde sesin dizeleri mahnı kaydasına az birşeyle tınılamsı şansondur.
Şanson'u çok seneler sonra bildim.
Şanson'u Yeni Sinemada bobilde dinlemiştim.
Edith Piaf Güzel kadın'ın dergilerden resmini ezbere seyretmiştim.
O kadının o şarkıyı söylediğini Youtube'da tesadüfen gördüm, dinledim:
Şarkının isminide öğrendim:
MİLORD'
Neydi ne?
Buymuş neydi ne?
Nereden nereye?
Kış'ın kahvehanelerde aşık sayılmayan bazı amatörler ellerini kulağına atardı...
Gözünü kapattıktan sonra hırtleğini ey bir temizledi:
- Ay amman eyyyy! Ay amman yyyyyyyyyyyyyyyyy!
Bu türde, şanson türünden değil mi?
Gel de iddia etme?
GAZA GELMEKLE GELEN SON PİŞMANLIK/Osman Kamacı

Osman Kamacı Magazin Gazetecileri müzik ödül töreninin yapıldığı bir mekânda sanatçı Ahmet Kaya ödülünü almak için sahneye çıkmıştı. Her şey iyi gidiyorken, Ahmet Kaya Kürtçe bir albüm yapacağını ve bu albüme klip çekerek yayınlayabilecek yürekli bir televizyon kanalı aradığını söyleyiverdi. İşte o an olanlar oldu.
Önce bir sessizlik, ardında kendisi gibi sanatçı olan Serdar Ortaç’ın da başını çektiği bir gurubun salonda bulunan insanları provoke eden çıkışıyla birlikte onuncu yıl marşı okunmuş, daha Ahmet Kaya elinde tuttuğu ödülle sahnedeyken linç edilmeye maruz kalmıştı. Çatal, tuzluk, kaşık, bıçak, peçetelik masada bulunan ne var ne yok Ahmet Kaya’nın başına yağdırılmıştı. Çünkü onlara göre vatan bölünmüş, suçlu suçüstü yakalanmıştı. Ne demek Kürtçe şarkı söylemek, hele birde televizyonlarda klipini yayınlamak… Ahmet Kaya çizmeyi aşmıştı ve haddi bildirilmeliydi…
Öyle de yaptılar…
Ahmet Kaya’ya onuncu yıl marşı okunarak haddi bildirildi ve gerekli cevap verilmiş oldu... Böylece vatan bölünmekten son anda kurtarılarak kötü adam yaftası yapıştırıldı, sanatçı kimliğine bakılmaksızın…
Oysa Ahmet Kaya salonda bulunan birçok provokatörden daha yurtsever olduğunu yıllar sonra sürgün gitmek zorunda kaldığı Fransa’da her zamanki mertliğiyle haykırıyor,
_“ Ölürsem, hayatımda istediğim tek şey var. Asla “ bu ülkeyi sevmiyor,, demesinler, asla! Ben Edirne’den Ardahan’a bu ülkeyi çok sevdim,, diyordu…
Çok garip bir ülkede yaşıyoruz ve selam. 14 önce Ahmet Kaya’ ya yapıldığı gibi, yıllarca Kürt sanatçılar, yazarlar, aydınlar ve siyasetçiler sistem tarafından her türlü zulüm ve linçe tabi tutulmuş, aynı sistem bugün işlediği bu günahlardan arınmanın yolunu aramakta. Bunun en iyi örneğini Devletin seksen yıl boyunca izlemiş olduğu inkâr, imha ve asimilasyon politikasından vazgeçerek başlatmış olduğu barış sürecinde görmekteyiz. Dün bu yasaklar yüzünden insanlar yargılanırken, hatta tutuklanarak yıllarca hapislerde ömür çürütürken, bugün aynı sistem kendi eliyle 24 saat yayın yapan Kürtçe televizyonun hayata geçirilmesinde ön ayak olmuş durumda. Eh be kardeşim adama sormazlar mı? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?
Magazin dernekleri müzik ödül törenlerinin baş aktörü Serdar Ortaç’ın da yer aldığı ve Star televizyonunda yayınlanan Pop star müzik yarışmasında Kürtlerden özür dileyerek sürdürdüğü konuşmasını dinlerken üzülmemek elde değil. Bülent Ersoy, Orhan Gencebay ve Demet Akalının da jüri üyeliğini yaptığı programda Serdar Ortaç’ın söyledikleri düşündürücü olduğu kadar trajik komikti. Ben buradan şunu gördüm… Aslında halkların etnik kimlikler konusunda birbiriyle hiçbir sorunu yok. Sistemin bunu sorun haline getirdiği ve bu sorunu ırkçı politikalarla geliştirerek bölücü ve ırkçı fikirlerin oluşmasına zemin hazırladığıdır bütün mesele...
1999 yılında Magazin Gazetecileri Derneği Ödül töreninde yaptığı çirkin davranışından dolayı bir türlü affedemediğim ve provokatörlükle suçladığım ki hala hakkında öyle düşündüğüm Serdar Ortaç adeta “sistemin etnik kimliklerle sorunu var,, savımı destekleyen bir kişidir. Bir Bulgar Türkü yarışmada şarkısını bitirdi, sıra jüri üyelerinin yorumlarına gelmişti. Ve bu zat yaptığı yorumda etnik kimliklerin güzelliğinden bahsederek flizofik yaklaşım sergilemeye başladı. Tam bu sırada 10 Şubat’taki ırkçı ve faşist tavrını hatırlayarak güzel olmayan sözler sarf etmeye başlamak üzereydim ki, sanki içimden geçenleri hissetmişçesine günahtan arınma ritüeline geçti. İzleyemeyenlerinde bilmesini istediğim ve Ahmet Kaya’ya yapılan linç girişimini başlatan gözlüklü kışkırtıcı ne dedi, hep beraber bakalım.
_ “ Hepimiz bazı şeyleri yanlış biliyorduk. Bana da bazı şeyler yanlış öğretildi ve geçmişte bazı hatalar yaptım. Beni de gaza getirerek heyecanlandırdılar o gece. Umarım burada bir Kürt yarışmacı da bir Kürtçe şarkıyla yarışır bir gün. Ve hepimiz başta ben olmak üzere pişman oluruz yaptıklarımızdan. Çünkü biz yıllarca hep yok saydık hepimiz. İnşallah öyle bir günde gelir,, derken, ne kadar ezildiğini ve yine ne kadar ufaldığını görmek beni çok ama çok üzdü. Çünkü bu davranışlar Ahmet Kaya “bize yanlış öğretildi,, diyen bu provokatörlerin tahammülsüzlük barındıran ırkçı tutumu yüzünden çok sevdiği ülkesini geride bırakarak ölümün onu beklediği Fransa’da sürgün hayatı yaşamak zorunda kaldı. Kim bilir, bekli de bütün bunlar yaşanmamış olsaydı Ahmet Kaya vatan hasretiyle kahrından ölmemiş, o doyumsuz ve baş kaldıran müziğiyle hala aramızda olacaktı. Ya da bugün Devlet tarafında barış süreci adı altında yapılmak istenenler, yetmiş yıl, seksen yıl önce öngörülerek, Kürtlerin de bu ülkenin önemli bir gerçeği olduğu kabul görmüş olsaydı, bunca sıkıntılar yaşanmamış, sanatçılara çatal, bıçak, tuzluk ve masalardaki peçetelikler fırlatılmayarak, sürgünlere mecbur bırakmayacaklardı...

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Ardahan Öyküleri/Yılmaz Yalçıner
DOĞUM GÜNÜ

Yalçıner Yılmaz Çocuklar derste vır ha vır ediyordu. Soluma döndüm. Küme halinde oturşmuş öğrenciler laf yetiştiriyorlar özözlerine.
Hepsiyle gözgöze geldim.
Sadi
Mahmut
Mert
Taha
Serhat
Sularına akarak neyi çekuzun ettiklerini öğrenmek istedim.
Kendi usullerince hareket ede ede.
Tavırları matrak birşey kurcaladıklarını sızdırıyordu.
Benim sezgimde bu dairedeydi.
Mısır patlatırsın: Mübarek uşaklar koyurga gibi pat pat patlıyordu.
Komik filimlerde mahsusen kavgaya tutuşan artistlere. Çocuklar itiş kakışlarıyla çizilmiş karikatür kahramanlarından fesah fersah yakındılar edaları ve tavırlarıyla.
Her biri film artistiydi mübarekler.
İşte ... çocuk ... çocuk işte dersiniz ya: İşte çocuk!
Gırgır şeyin ne olduğunu öğrenmek için:
Konusunu,
Anafikrini sordum?
_ Ne oluyor çocuklar. dedim.
Mahmut Mustafa hemen ordan:
_ Hocam Serhat...
İşitemiyorum gürültüden, birşeyler hüdeleyip döktü.
Tren geçişi bir gürültü sınıftan esti geçti.
Tahaya seslendim:
_ Taha sen anlat oğlum!
_ Hocam bu Serhat varya...
_ Eee, dedim.
Serhat, Sadi gene boğuşuyor.
Arkadaşları boğuşanları ayırırken Sadinin öbür ekipten olduğunu anladım.
Serhat ise tek başına ekipti.
Ve anlaşılan seyir şuydu:
Geçen sene bunların hepsi beşinci sınıfı okuyordu.
Serhat bıldır yaşgünü partisine bunları davet etmiş.
Bugün yaşgününün ve hadiseli geçen yaşgününün seneyi devriyesi değil miymiş?
"_ Deme ya!"
"_ Valla!"
İşin düzü: İyi geçmemiş bir yaşgünü partisi, zevzekliklerinden çocukların birazda; olay patlamaz mı?
Serhat'ın başına hadiseli yaşgününü kakıyorlar.
Serhatta altta kalmayayım diye ha bire bir seksen uzanıyor. Aparkart alıyordu.
Mustafa Mahmut:
_ Hediyeler alıpta gitmiştik hocam!
Annesi biz pasta yerken:
"_ Serhat çok yemeyin pastayı, akşama babana da kalsın oğlum!" dedi.
Sadi de atıldı:
_ Biz dans ediyorduk Serhat'ın annesi odaya girdi:
"_ Serhat pastayı çok yemeyin emi oğlum, akşama babana kalsın!" dedi.
Serhat kendi haklıymış'ı isbat için zayıf bir atakla:
_ Öğretmenim Sadi getirdiği müziği çalıp durdu:
' Kaydırıkuppak Cemilem nasıl nasıl edeyimmm!'
Sadinin oynayışını bu müzikle karikatürize ederek güya mukabele edecekti. Sadiyi lağa alacaktı kendi fikrince.
Serhat ataktan birşey tutturamadı. Sadiyi lağa alamadı.
Mert laf'a öteden karıştı.
Mert sürekli ağzında birşey çiğnediğinden miydi? Konuşma anına sirayet etmiş bu hali ile konuşurdu: "Ağzında ekmek yiyerek konuşmak."
Aynen öyle konuştu:
_ Hocam partide pasta yiyemedik. Serhatın annesi: Çok yemesinler Serhat akşama babana da kalsın diye ikide bir ikaz etti.
Çocuklar dikkatlerini birden kaybetti ve başka şeyle ilgilenmeğe koyuldular.
Tahanın ayartmasıyla oldu. Kulaklarım iyi duymadığından. El- kol hareketlerinden, gülüşmelerden konunun dağıldığını anladım.
Sınıf, allah için elinden geleni ardına koymuyordu. Gürültü istim arkamdan gelsin, gür gür gürlüyordu.
Serhatı aralarına almadılar. O da kendibaşına sırada resim çizdi. Bitirdiği resmi gine, gine özentiyle bezedi.
Ruhumu zapteden çocukların sesleri günlerce kulağımdan gitmedi:
SERHAT, ÇOK YEMEYİN PASTAYI AKŞAMA BABANA DA KALSIN!
Sözün özü neydi ki bana tesir etmişti?
Söz neden etkili olmuştu.
SERHAT PASTAYI ÇOK YEMEYİN OĞLUM AKŞAMA BABANA DA KALSIN
Çocuk ağızlardan akan bal sözler. Tatlı mıydı? Çocuklar mı tatlılaştırıyordu?
Bu söz mükemmel şey dedikleri şey miydi?
SERHAT ÇOK YEMEYİN AKŞAMA BABANA KALSIN!
Belki sıradan sözdür. Sıradışı müteessiriyeti ben kendimce kılmıştım.
Çocukların tiz sesi söze güç vermişte olabilirdi. Tesirat burdan doğmuşta olabilir miydi?
Ses, çocukların güzel sesinden sonra, güzel söz olmak olmuştu.
Acaba neydi sebeb-i hikmet'i:
SERHAT ÇOK YEMEYİN PASTAYI AKŞAMA BABANA DA KALSIN OĞLUM!

Ardahan'da Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

KÜRT MESELESİNİ ÇÖZECEK SON KİŞİ.. /Av.Mahmut Alınak

Hilal Demirkaya Kürt hareketi iyimserlikle tedirgin bir karamsarlık arasında gidip geliyor. Bir bocalama içinde, şüpheci, kaygılı ve tereddütlü. Tayyip Erdoğan’ın ne yapacağını, ne yapmak istediğini kestiremiyor. Kendisini kuşatan puslu havayı aralayamıyor, önünü göremiyor. Tayyip Erdoğan’a sert çıksa “hassas süreci” baltalamış olmaktan çekiniyor. Alttan alsa direksiyonu büsbütün AKP’ye kaptırmaktan ve bir bilinmezlikte irtifa kaybetmekten korkuyor.
Suyun başını Tayyip Erdoğan kesmiş, Kürt hareketi ise ona kilitlenmiş, ne söyleyecek, ne yapacak onu bekliyor.
Eskiden ümitler ABD’ye bağlanmıştı. “ABD bu baharda çözecek,”deniyordu. ABD’ye heyet üstüne heyetler gidiyor, ABD başkanlarına peş peşe mektuplar yollanıyordu. O zamanlar Kürt siyasetinde -şimdi nasıl ki bir bahar havası esiyorsa- o zaman da diplomasi rüzgârları esiyordu. Böyle nice baharlar tüketildi. O boş vaatlerin ve nafile çabaların üstünden tam yirmi iki yıl geçti. ABD hayali suya düşünce gözler bu defa da AB’ye çevrildi; AB kapılarında kurtuluş arandı. Diplomasi adına gidilmedik, kapısı çalınmadık Avrupa devleti bırakılmadı. Ancak siyasetin amansız çarkı çok geçmeden o beklentileri de tuzla buz etti. Dışarıdan ümitler kesilince bu kez devletle doğrudan görüşmenin yolları arandı. Bunun için seçimlere girildi ve halkın ümit dolu alkışları arasında Parlamento’ya milletvekilleri gönderildi. Milletvekillerinin devletle diyalog ve müzakere kanallarını açacakları düşünülüyordu. Geçen zamanda bu hayal de suya düştü.
Yıllar böyle yanlış hesaplar üzerinden akıp giderken nice ocaklar söndü, iki taraftan nice gençler öldü. BDP’nin son Karadeniz gezisiyle de gün ışığına çıktığı gibi geçen zaman içinde Türkler Kürtlere düşman kesildi. Oysa o Karadeniz halkı eskiden devrimcileri kendi çocukları gibi kalpten bir sevgiyle kucaklardı. Devletin hışım gibi yağan ırkçı propagandası ve ardı arkası kesilmeyen asker tabutları ne yazık ki Karadenizlilerin saf değiştirmelerine neden oldu. Bunda elbette Kürt hareketinin payı da vardır. Kürt siyaseti Karadeniz’e ne ekmişti ki biçmeye gidiyordu! Hareketin öncüleri nedense kendilerini çocuklarını kaybeden Türk insanının yerine hiç koymadılar. Ne yazık ki Türk insanı da kendisini tüm ulusal ve sınıfsal hakları gasp edilen Kürtlerin yerine koymadı, empati kurmadı, kuramadı.
Sözü fazla uzatmadan bugüne gelelim.
Tayyip Erdoğan’ın Kürt meselesini çözme düşüncesi hiç olmadı. Gençler, akan kan, ölümler, anneler ve babalar, hiç, hiçbir şey umurunda değildir. Her şey, tabutlar bile - tıpkı Devlet Bahçeli gibi- onun için bir propaganda malzemesidir. Hiçbir şey onun hırslarının ve tek adam olma açlığının önüne geçemez. Son iki yıldır Abdullah Öcalan’a sıkı bir tecrit uyguluyordu. “İstersem bu tecridi sonsuza kadar sürdürürüm,”mesajını verdi Öcalan’a. Legal Kürt siyaseti bu hukuksuz izolasyonu kıracak sivil bir proje geliştiremeyince, cezaevlerindeki PKK’li tutuklular devreye girdi. Açlık grevleri sürerken ortalık bir anda hareketlendi. Dışarıdan ümidini kesen Öcalan meğer o günlerde, “MİT başkanı Hakan Fidan’a sahip çıkmak gerek,”diye düşünerek ona bir mektup yollamış. Bunu Öcalan’ın İmralı’da görüştüğü milletvekillerine söylediği sözlerden öğreniyoruz.
MİT başkanı Hakan Fidan, Öcalan’dan gelen mektubu alınca soluğu Başbakanlıkta alıyor. Başbakan mektubu meraklı bir heyecan içinde okuyor ve kısa bir düşünmeden sonra ayağına altın bir fırsat geldiğine karar verip, Hakan Fidan’a İmralı’ya gitmesi için talimat veriyor. İşte Tayyip Erdoğan’ın, “Çözüm süreci” adını verdiği masal böyle başlamış oluyor. Yani genel kanaatin aksine Tayyip Erdoğan’ın başlattığı bir süreç söz konusu değildir. Süreç Öcalan’ın belirtilen mektubu ile başlıyor. Gel gelelim Öcalan’ın bu hamlesinin devlette meselenin çözümüne dair herhangi bir karşılığı yoktur.
Erdoğan’ın yapmak istediği şey, bir taşla birkaç kuş vurmaktır. Neredeyse herkesi beklenti içine soktu. Türk yoksulları artık çocukları ölmeyecek diye bekliyor, Kürtler hem hakları verilecek, hem de çocukları ölmeyecek diye bekliyor, dağda ve cezaevlerinde olanlar ailelerine kavuşacaklar diye bekliyor. Medya bu kan dursun diye büyük destek veriyor. Öcalan, “Herkes özgür olacak,”diyor. Artık içeride ve dışarıda tüm ilgili kişi ve çevreler Tayyip Erdoğan’ın ağzına bakıyor. O da kanı durduracak bir kahraman edasıyla il il dolaşıp, darbe dönemi Kenan Evren’i çağrıştıran şatafatlı konuşmalar yapıyor.
Oysa Kürt meselesini çözecek en son kişi Tayyip Erdoğan’dır. Böyle olmasa iktidarda olduğu on bir yıl boyunca bu amansız savaşı sürdürmez ve bunca insanın ölümüne neden olan kanlı, kör bir yol izlemezdi. Şimdi hangi yakıcı neden, hangi etkili güç onu çözüme zorladı ki sorunu çözsün? ABD –kendi çıkarlarına hizmet edecek bir çözüm için de olsa - bu sürecin içinde ya da yanında mı? Hayır! Peki AB? O da yok. İçte bir baskı var mı? Yani Türk halkı Amerikan halkının Vietnam savaşında yaptığı gibi bu meselenin çözümü için sokağa mı dökülmüş? Kürt siyaseti içte ve dışta yarattığı çok yönlü sivil baskı ile AKP’yi köşeye mi sıkıştırmış? Tayyip Erdoğan boş alanlara seslenir hale mi gelmiş? Meydanlarda anneler ve babalar tarafından protesto mu ediliyor? Kürt hareketi şiddetsiz Newroz Tahrirleri mi örgütlemiş? Kürt siyaseti Afrikalı Amerikalılar gibi özgün bir mücadele tarzı ile dünyanın vicdanına ulaştı da dünya halkları Türk büyükelçilikleri önünde akan kanı durdurma talebini mi haykırmakta? Bu sorulardan bir tekine bile dürüstlükle “evet” cevabı verilebilir mi? Öyleyse Tayyip Erdoğan bu meseleyi neden çözsün? Bu kanlı düğümü çözme arzusu olsa 4. Yargı Paketi gibi çöpe atılacak bir metni getirir miydi Meclis’in önüne? Bir adım sonrasını göremeyen muhalefet Tayyip Erdoğan’dan çok şey ummuş olmalı ki, şimdi “Dağ fare doğurdu,” diyerek dizlerini dövüyor! Yarın da, “Aldatıldık,”diye feryat ederlerse hiç şaşmayacağız.
Kimse boşuna hayal kurmasın ve halkı da kendi yanıltıcı hayallerinin peşinden koşturmasın. Tayyip Erdoğan bu süreçten faydalanabildiği kadar faydalanmaya, siyaseten rant sağlamaya çalışacak. Kürt sorunu da ne yazık ki bir defa daha bilinmez geleceğe ertelenecek.
Peki, şiddetsiz, kansız bir yol, bir ümit yok mu? Var elbette. Var ama bu başka bir yazının konusudur. alinakmahmut@hotmail.com

Ardahan'da Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

BABA ÖZLEMİNİ ANLATABİLMEK/Osman Kamacı

Osman Kamacı Boğucu sıcaklar etkisini yitirmiş, yemyeşil bozkırlarda renk armonisi oluşturan bitki örtüsü bir dahaki bahara dönmek üzere veda buseleri dağıtma telaşındaydı. Yeşilin sarmaladığı, papatyalar ve yaban çiçeklerinin renklendirdiği uçsuz bucaksız ovalar, dağlar ve vadiler sihirli bir el değmiş gibi, solgun ve anlamsız görüntüler sergilemeye başlamıştı. Sonbahar sevinç çığlıkları kopararak artık ben varım homurtularıyla gök kubbeye ulaşan asırlık çınar ve engin kavaklarda inatla asılı duran son birkaç yaprağı acımasızca sarsarak yerlere savuruyordu. Bu durum yerlerde sere serpe kıpırtısız duran nemli, solgun ve çürümüş yaprak yığınlarının genizlerde keskin sülfat kırıntılarının dolaşmasına neden oluyordu.

Güneş zaman zaman bulutların arasında kendini göstermeye çalışsa da, yer küreye hükmeden koyu gri bulutlara söz geçiremiyor, yalçın tepelerin ardında kaybolmadan önce el sallıyor, son ışın kırıntılarını da beraberinde silip süpürüyordu, kırgın ve keyifsizce… Rutin bir gün daha kendini yok ederken, karanlıklar silsilesi an be an bütün hayatı teslim almaya başlamak için son darbesini indirmek üzereydi. Nedense bu durum hiç garipsenmiyor, her zaman olduğu gibi, sıradan bir günden farksız düşünülmüyordu. Sıradan bir gün gibi düşünüldüğü için hiç kimse yorum karmaşası içinde beyin fırtınası koparmıyordu. Bütün dünya karanlıklara gömülse de, sonunda diğer günlerden farkı olmayan bir gündü işte… Ancak, kâinatın varoluşundan beri yaşana gelen bir gerçek vardı ki, o da karanlıktan sonra aydınlık gibi bir gerçeğin mutlak olacak olmasıydı. Çok geçmeden, belki de birkaç saat sonra bütün kâinat yeniden karanlığın pençesinden kurtularak, taptaze ışık huzmeleri bezgin ve karamsar ruhlara sevgi tomurcukları zerk eden anların başlamasına neden olacak. Böylece hüzün ve heyecanı içinde barındıran hikâyeler kaldığı yerden ve aynı ahenkle devam edecek… Bir eksen üzerindeki iki belirsiz çizgi gibi duran o anlar kimileri için huzur ve mutluluk yüklü duyguları aydınlıkla harmanlarken, kimileri için de acı ve mutsuzluğun bulandığı cehennem karanlığını kusar, ruhlarında derin izler bırakarak.

O gün benim için de böylesi bir sonbahar gününün keyifsiz sabahında acıya bulanan cehennem karanlığını yaşamak kaçınılmaz bir gerçek olmadan öteye gidememişti. Yıllara meydan okuyan ve asırlık çınarlar gibi dimdik ayakta duran babamın kahpe fırtınalara gerek kalmadan, dallarında sımsıkı tutarak sahiplendiği bizlerin elini bırakarak hayata veda edişi, adeta karanlık gecelerden sonra bir daha aydınlık bir geleceğin olmayacağının habercisi gibiydi. Onun ansızın karanlık girdaplar arasında kaybolarak ve bir daha bizimle olamayacağını düşünmek ne garip bir duyguydu. Sanki bir ilkbahar sabahında çıkagelecek, ellerinde yeni koparılmış bir demet kır çiçeğiyle… Ve sarılacak göz pınarlarımızda biriken yaşları tek tek silerek... Belki soracaktı, her zaman bakışlarından hissettiğim o yumuşak şefkatle…

_Bensiz geçen zamanda ne yaptın?

Elbette hasretini çektiğimi, üzüldüğümü söylemeyecektim… Aramızdan ayrılışından sonra ailemize yeni katılan torunlarından olan ve kendi adını verdiğimiz Küçük Mehmet’in şirinliğinden, Berkay’ın çakmak çakmak gözleriyle herkese saçtığı büyüleyici gülücüklerinden veya Hejin’in zekâ fışkıran afacan davranışlarından bahsederek, onsuz geçen mutsuz günlerimin nasıl da tek tesellisi olduklarını anlatmaya çalışırdım. Biliyorum… Babam gözlerimden bunun pek inandırıcı olmadığını görecek, tatlı bir tebessümle sorarak, cevap bekleyecekti.

_ O halde neden ağlıyorsun be oğlum, hala yalan söylemeyi beceremiyorsun… Diye soracaktı. İşte, o an film kopacak, daha fazla kaçamak cevaplar veremeyecektim.

_ Senin yerin hiç dolmuyor Baba, seni çok ama çok özlüyor, sensizliğe alışamıyorum... Diyebilecektim, buğulanmış ve nemli gözlerle…

Bir ilkbahar sabahında, evet evet bir ilkbahar sabahının ilk ışınlarıyla ruhlara huzur veren ve meltem esintileri eşliğinde bereket fışkıran uçsuz bucaksız topraklarda açan kardelen ve kır çiçeklerinin ahenkle serpiştiği o tablo içerisinden el sallayarak belirsiz eksen üzerindeki, özlemlerimin ışığı olmana bugün çok ama çok ihtiyacım var Babam

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan