Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 43
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 6 Gün Gelmedi
abdullahank 108 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 198 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 224 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 233 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 236 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
YAZARLARIMIZDAN YORUMLAR
Yazar Fakir - Ağustos 11 2013 - 20:42:15

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Ölçekli Profesör Taner Akçam:
‘Vicdanları tapuya gömdüler’..

Sırrı Arpaç Ermenilerin mallarını geri istememesi için yıllarca ülkeye sokulmadığını söyleyen tarihçi, Ardahan/Ölçek Köylü Taner Akçam, “Tapu Müdürlüğü’nün talimatı var, bilgi vermek yasak” diyor
Ölçekli Yazar Dursun Akçam’ın oğlu olan Tarih profesörü Taner Akçam’la Ermeni mallarının 1915’ten bu yana nasıl yağmalandığına ilişkin söyleşimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Akçam söyleşinin dün yayımlanan kısmında “Ermenilere mallarınızın karşılığı gittiğiniz yerde verilecektir” dendiğini ama hiçbir zaman verilmediğini anlatmıştı. Bugünkü bölümde ise bu hukuksuzluğun Cumhuriyet tarihi boyunca hangi yollarla sürdürüldüğünü anlatıp “Şimdi mallarını isteseler öne sürebileceğimiz hiçbir hukuki gerekçe yok” diyor.

**Ermeni mallarıyla ilgili 1915’te alınan karardan hiç geri adım atılmadı mı?

Benim “Vahdettin Kararnamesi” diye tanımladığım 1920 ocak tarihli bir kararname var. Orada çok ayrıntılı bir biçimde Ermenilerin mallarının kayıtsız şartsız kendilerine iade edilmesi, eğer o Ermeni öldürülmüşse vârislerine verilmesi kabul ediliyor. Bu daha sonra Sevr Antlaşması’nda da yer alıyor. Bu süreç 1922 sonuna kadar işliyor. Yani Ankara’da 1920 nisanında milliyetçi hükümet kurulduğunda da bu kanunlar geçerli ve değiştirilmiyor. Fakat ne zaman ki Lozan görüşmelerine gidilecek, ilk yapılan iş Vahdettin Kararnamesi’ni ortadan kaldırmak oluyor. 1922 eylülünde yapılıyor bu değişiklik. Gerekçesi çok basit. “Lozan’a gidersek, bize ‘Ne güzel malları geri veriyorsunuz, bu uygulamaya devam edin’ diyecekler, onun için bu kararnameyi kaldırmamız lazım” diyorlar ve kaldırıyorlar.

**Yeni Meclis’in Vahdettin Kararnamesi’ni iptali ve 1915’teki düzenlemeye dönmesi, İttihat ve Terakki’yle Cumhuriyet arasındaki sürekliliği göstermiyor mu?

Aynen öyle. Türkiye’de yaygınca dillendirilen bir tez var; “Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan esaslı bir kopuştur. Bu nedenle, Türkiye Ermeni soykırımı ve ilintili uygulamalardan sorumlu tutulamaz.” Bu tez hem siyasi hem de hukuki olarak yanlıştır. Çünkü Nisan 1923’te Ermeni mallarına el konulması ile ilgili yasa çıkarttıklarında, adı “13 eylül 1331 ve 29 Nisan 1923”olur. Zaten bu kanun, 1331 tarihli İttihatçı kanunun artık hükmü kalmamış maddelerinin değiştirilmesinden ibarettir.

**Ermenilerin malları, Lozan’da gündeme geliyor mu?

“Ermenilerin geride kalan malları ne olacak” diye özel bir başlık yok. Fakat bütün bir Lozan boyunca alttan alta en çok konuşulan konulardan biri bu. Üç temel alanda, vatandaşlık, af ve tazminat tartışmalarında konu sürekli gündeme geliyor. Ve Türkiye Lozan’da, geri dönen Ermenilerin mallarının iadesini kabul ediyor. Bu karara uyum için 1924’ten başlamak üzere yasalar çıkartılıyor. Deniyor ki; 6 Ağustos 1924 itibariyle malının başında olan her Ermeni’ye malı iade edilecektir. Bunu duyan bir grup Amerikalı Ermeni, Ağustos 1923’te son derece kanuni şekilde pasaport ve vizelerini alarak İstanbul’a geliyorlar. Ama geldikleri anda limanda tutuklanıyor, içeri sokulmuyorlar.

**Neden?

Hiçbir kanuni gerekçe yok. Malları vermemek için. Bunun üzerine Türkiye’yle Amerika arasında diplomatik kriz çıkıyor. Tutuklananlar Amerika’nın bastırmasıyla serbest bırakılıyor ve Türkiye, Amerika’ya diyor ki “Bunları ne yolla ne de pasaport ver.” Amerika itiraz ediyor ama sonunda vatandaşlarına Türkiye’ye gitmemeleri tavsiyesinde bulunabileceğini söylüyor. Zaten başka bir Ermeni de tutuklanabilecekleri haberi gittiği için Türkiye’ye gelmeye yeltenmiyor. Sonuçta Ermeniler Türkiye’ye sokulmuyorlar, ülkenin etrafı bir Ermeni’nin girmesinin engelleyecek şekilde duvarlarla örülüyor.

**Bu “duvarlar”a ilişkin başka örnekler var mı?

Mesela, zaten aslında tehcir sırasında sürülmemiş ve ama İstanbul, 1922 kasımında Türk kuvvetlerinin eline geçtiği için korkup Bulgaristan’a giden zengin Ermeniler var. Bunlardan bazıları 1924’te geri dönüyor. Ama dönmeleri tam bir skandala dönüşüyor. Ankara’da, içinde milletvekillerinin, yüksek bürokratların da olduğu bir şebeke var. Bu şebeke, ülkeye gelmek isteyen zengin Ermenilerle ilişkiye giriyorlar ve rüşvet karşılığında onları sanki hiç yurtdışına çıkmamış gibi gösteriyorlar, ya da girmelerinde mahsur yoktur, diye belge düzenliyorlar. Ama bu, bir skandal oluyor. Soruşturmalar açılıyor, tutuklamalar oluyor, Bakan istifa etmek zorunda kalıyor.

**Ermeniler söz konusu olduğunda hukuk geçmiyor, öyle mi?

Evet. Bir şey daha anlatayım. Kurtuluş Savaşı sırasında savaşı desteklemek için Tekalif-i Milliye Emirleri çıkıyor. Bu zorunlu vergi uygulaması gibi bir şey. Hükümet daha sonra, 1923’te çıkardığı bir kanunla bu paraları geri ödüyor. Fakat 1923’te kanunu öyle yapıyorlar ki, gayrımüslimlere geri ödeme yapılmıyor. Meclis’te kapalı oturumda kendileri bunu açıkça itiraf ediyorlar: “Kanunda ‘Ermeni’den aldığımızı geri vermeyeceğiz’ diyemeyeceğiz. Fakat verilmesin diye bir iç yazışmayla defterdarlıkları haberdar edeceğiz.” Bütün Cumhuriyet dönemindeki zihniyet bu. Bizim Karslıların çok meşhur bir lafı vardır: “Madem ki “Ermeni’sin, sormadan vermelisin.” Cumhuriyet’in ana örgüsü Hıristiyanların kültürel ve mal varlıklarının yok edilmesi üzerine kurulmuştur. Günümüze kadar gelen hikaye budur...

**Ermeniler ne zamana kadar Türkiye’ye sokulmuyor?

Uygulamanın hangi yılda değiştiğini tam hatırlamıyorum. Ama örneğin 1950-60’lı yıllarda Suriye’den Lübnan’dan ziyarete gelmek isteyen Ermenilere Türk konsolosluklarında bir kağıt imzalattırılıyor; “Ben Türkiye’ye gidince mallarım hakkında hiçbir hak iddia etmeyeceğimi garanti ederim” diye. Yani Türkiye bu insanlar içeri girip mallarını isterse, sorun çıkacağını biliyor.
Yeter ki mesele tazminat olsun, bir yol bulunur

**Böyle bir mal gaspına dünya ölçeğinde nasıl izin veriliyor. Uluslararası hukuk ne diyor bu konuda?

Uluslararası hukuk daima devletlerden yanadır, ulus devleti korur. Şu anda uluslararası hukuka göre mala el koymak insanlık suçu. Fakat Türkiye ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’yle ilgili birkaç tarih var; 1954 ve 1980’li yıllar. Bu yıllardan önceki bu tür haksızlıklar hiçbir şekilde kovuşturma konusu değil. Bugün en büyük problem AİHM’in böyle bir kutuyu açmak istememesi. Çünkü açtığı zaman tüm Doğu Avrupa sorunu gündeme gelecek. Sovyet rejimleri de kendi vatandaşlarının mallarına el koymuş. Bunu hukuken çözmek çok zor. Ama evet büyük bir haksızlık var, insanın vicdanının, ahlakının, mantığının almadığı, alamayacağı bir haksızlık. “Ben malın üstüne kondum, oldu” deniyor bugün.

**Tazminat maddi olarak altından kalkılamaz boyutta olduğu için Türkiye’nin soykırımı inkâr ettiği de söyleniyor. Sizce doğru olabilir mi bu?

Bu konuda evet ve hayır biçiminde tezler ileri sürülebiliriz. Diyebiliriz ki Türkiye’nin Ermeni sorunundan kaçıyor olmasının nedeni büyük ölçüde tazminat meselesidir. Karşı argüman da şu olabilir: Yeter ki bütün mesele o hâle gelmiş olsun, sonuçta Türkiye Cumhuriyeti büyük bir ülke ve bu ayıptan kurtulmanın bir yolunu bulması gerekiyor. Mesela Türkiye; Amerika, Fransa, Almanya’ya her yıl bir miktar borç ödüyor. Bu borcun bir kısmı Ermenistan’a kanalize edilebilir. Ya da Ermenistan’ın Türkiye’yle birlikte AB’ye üyeliği düşünülebilir, Hrant’ın fikirlerinden birisi buydu.

**Başka hangi yollar olabilir?

Örneğin Türkiye, Trabzon limanını serbest liman olarak Ermenilere kullandırtabilir. Bu, tazminatın bir parçası olarak düşünülebilir. Türkiye Ermenistan’a büyük bir yardımda bulunabilir. 1915’te burada yaşamış insanların torunlarından vatandaş olmak isteyenlere otomatik olarak vatandaşlık verilebilir. Fakat şunu unutmamak gerekir, dünyadaki bütün kitlesel katliamlardan bildiğimiz gibi kaybedilenin geriye verilebilmesi mümkün değildir. Ödeyeceğiniz miktar ne olursa olsun, semboliktir. En önemli ilke Ermeni insanların çoğunluğunda “Evet, ben tatmin oldum” duygusunu yaratabilmektir. Türk ve Kürtlerin de “Evet böyle bir haksızlık olmuş, bu yaptığımızla bu haksızlığı giderdik” diyebilmesi gerekir.
Türkiye, bağırırsam üstünü örterim sanıyor..

**Devlet, mallarına el koyarken ‘Gittiğin yerde bunun karşılığını vereceğim’ deyip vermediğine göre bugün Ermeniler o mallar üzerinde hak iddia edebilirler mi?

Benim ana tezim şu: Şu anda bir Ermeni gelip “Malımı benim adıma 70- 80 yıl işletmişsin, faizini de istemiyorum, malımı ver” dese, bunun karşısında “Hayır” diyebileceğimiz herhangi bir hukuk kuralı yok. Bu nedenle Tapu Kadastro Müdürlüğü 1983 ve 2001’de bölgelere yolladığı bir tamimde “Birileri 1915’teki malları hakkında bilgi isterse sakın vermeyin” diyor.

**Tapular kilit önemde, değil mi?

Tapu kayıtları Türkiye’nin sırrı, Türkiye’nin ahlakının vicdanın yattığı yer. Çünkü Ermeni’yi güvenlik nedeniyle sürdüğünü belki anlatabilirsin, ama güvenlik nedeniyle sürdüğün bir Ermeni’nin malını niçin iç ettiğini hiç kimseye anlatamazsın. Yukarda Allah var. Sana “hırsız” derler. İtiraf edeyim; ben de bu meselenin ekonomik boyutunu fazla önemsemezdim. Şimdi geldiğim noktada inancım şudur ki, Türkiye böyle bir vicdani suçun altında ezilmektedir. Ezildiğini bildiği için de çok bağırmaktadır. Bağırırsam suçumun üstünü örtebilirim, diye düşünmektedir. Sakin sakin konuştuğunuz an bu malın sahiplerine verilmesinin önünde hiç bir argümanınız yoktur.
Dedesinden utanan var mı?

**El konulan Gayrimüslim mallarının Cumhuriyet ekonomisinde ağırlığı nedir?

Bunu bilemiyorum ama sadece 1922’de İzmir’de el koydukları, kırarak açtıkları banka kasaları ve hesaplarıyla bütçe açığını kapatıyorlar. Sonuçta neresinden bakarsanız bakın, 1.5-2 milyon insana ait büyük bir servetin, devletin ve vatandaşların eline geçmesi durumu var. Ekonomistler bunun mali portresini çıkarsa korkunç rakamlarla karşılaşırız herhalde.

**Bu kadar büyük çapta mallar el değiştirirken sıradan vatandaşın tepkisi neydi?

Asıl önemli olan ve benim altını çizmek istediğim de bu: Büyük bir toplumsal destek görüyor. Varlık Vergisi örneği çok meşhurdur. Devlet el koyar ama mezatta satılır eldeki mallar, İstanbul’da hangi evde mezat olduğuyla ilgili gazetelere ilan verilir. Gazetelere göre yüzlerce insan bu evlere yağmaya gider. Ben bugüne kadar herhangi bir İstanbullunun bir yerde yazdığını duymadım. “Dedemden, nenemden utanıyorum, çünkü haksız biçimde kolundan tutulmuş, evinden atılmış, Aşkale’ye gönderilmiş ve hatta orada ölümle karşı karşıya kalmış birisinin malını benim dedem nenem yağmaladı” dediğini. duymadım. Ben, Hıristiyan mal zenginliği üstüne oturmanın toplumun bilinçaltında olduğuna inanıyorum.
TUĞBA TEKEREK

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
KORKAKLARA MEYDAN OKUYAN ANA

Berfo Ana Yakın zamanda bir annenin evlat acısıyla nasıl yanıp tutuştuğuna tanık olmuş, acısını acımız gibi sahiplenerek yüreğimizde hissetmiştik.
O Kederli ve yılların acısını barındıran derin yüz ifadesinde hiç dinmeyen ve tarifi imkânsız acının izlerini taşıdığına şahit olmuş, son demlerinde nasıl isyan ederek haykırdığını görmüştük “Cemil’imi bana getirin,, diye.
İşte o yiğit kadın, o acılı ana Cemil’inin hasretiyle yanıp tutuşan anaydı…
O Berfo anaydı.
Bazı anlar vardır ki, rengini, dilini, tadını ve görüntüsünü ne kadar ifade etmeye çabalarsanız, çabalayın, anlatmaya muvaffak olamazsınız.
Ancak bazı anlar olur ki, hiçbir çabaya gerek kalmadan farkındalık yaratır, sahiplenirsiniz ve kendi sorununuz gibi algılarsınız. Ve o anlarda sizde acı çekersiniz, kahrolası dünyanın bütün yükü sırtınızdaymış gibi.
İşte o andır sizi teslim alan ve ince bir sızı gibi beyninizi işlevsiz kılan...
inir uçlarınıza yüksek voltajda gerilim yükleyerek, sizi çıkmazlara sürükleyip yaşama isteğinizden eser bırakmayan…
Bu öyle acımasız bir duygu halidir ki, bazen bu da yetmez ve sizi parça parça, sessiz sedasız yiyip bitirir.
Tıpkı Berfo ananın acılarını sahiplenerek, kendimize musallat ettiğimiz o berbat duygu gibi…
Düşünsenize, bir gece vakti ansızın karanlıklar içinden çıkagelen bir manga kolluk kuvveti kapınıza dayanıyor ve kapınızı kırarak, sorgusuz sualsiz içeri dalarken, daha siz ne olduğunu anlamadan her şeyden gözünüz gibi sakındığınız evladınız derdest ederek, geri dönülmez bir meçhule doğru yola çıkarıyorlar.
Ve bir daha kokusunu duyumsamayacaksınız, elini tutamayacaksınız, saçını okşayamayacak, sesindeki o keyifli vurguları asla duyamayacaksınız ve en önemlisi baba olacağını göremeyeceksiniz. Koparıp alıyorlar, bütün umutlarınızı, hayallerinizi beraberinde söküp götürerek.
Bir evlat sahibi olarak biçare ve acz içindesiniz…
Sadece feryat figan ediyorsunuz, evladımı götürmeyin, o daha bir çocuk diye…
Bir ananın o anlarda neler hissedebildiğini elbette hiç birimiz anlatma becerisini gösteremeyiz.
Ne kadar drama yüklersek yükleyelim ve yine ne kadar kurgu yapmaya çalışsak çalışalım, Berfo Ananın yüreğinde kopan fırtınaların şiddetini ifade etmeye yaklaşmamız mümkün değildir.
Buna ne kalem dayanır, nede kâğıt. Bunun kısaca tarifi, ateşin düştüğü yeri yakması ve yakınlarına kıvılcımlarını saçarak, orada derin izler bırakmadır.
Berfo ananın yaşadığı acı, bir insanın bütün direncini, yerle bir eden, zor ve dayanılması güç bir acıydı.
Buna rağmen yaşadığı sürece Cemil’ini karanlık bir gecede alarak infaz eden eli kanlı cellâtlara karşı meydan okumuş, yüreği kor ateşler içinde yansa da haykırmıştı, lanetler yağdırarak…
O yaşına rağmen yılmadı ve koluna girenlerin desteğiyle adaletin dağıtıldığı kurumlarda eli kanlı diktatörlerin görülmeye başlanan davalarına yürüdü.
Korkakların şekerim var, tansiyonum var diye saklandığı hastane köşelerinde çıkmaya cesaret edemediği dava sürecinde o 105 yaşında olmasına rağmen hala dimdikti ve duruşmayı izlemek için Ambulanslarla giderek davalara müdahil oluyor ve 12 Eylül davasında Kenan Evren’in karşısına dikilerek hesap soruyor , ‘Ben ona oğlumu sağlam teslim ettim. Çıkmıyor karşıma. Neden çıkmıyor. Onun ocağı söne boynu devrile, evi yıkıla! Tuuh lanet ola! Bana cevap verecek… Çocuğum kaçmış diyor nasıl kaçabilir? Allah’ında bula, bana oğlumun mezarını versinler, kemiklerini versinler. Allah affetsin onları, ben etmem’ diyerek ve içi kan ağlayarak haykırıyordu.
Davalar devam etti, lakin korkaklara bir şey olmadı. Onlar hastane odalarında kahvelerini yudumlayarak davayı seyretmekle yetindiler.
Berfo anaya gelince…
O yiğit kadın Cemili’nin acısına daha fazla dayanamadı ve ölmeden önce bir vasiyet bıraktı. ‘Ben başımı taş üzerine koydum. Çocuğumun cenazesi gelene kadar beni gömmeyecekler. Çocuğumun cenazesi gelecek. Ben göreceğim, beraber mezara gideceğim’ diyordu.
Dünyanda ona hayatı cehenneme çevirenler yüzünden kahrından göçüp giden Berfo ananın hiçbir isteği gerçekleşmedi.
32 yıl boyunca Cemil gelirse dışarıda kalmasın diye evinin kapısını kapatmayan Berfo ana Cemili’nin eşikten içeriye girdiğini görmediği gibi, ısrarla kendisine getirilmesini istediği Cemili’nin kemiklerine de kavuşamadan gözü arkada ayrıldı aramızda, yüreğinde taşıdığı kor ateşle ve sebep olanlara beddualar yağdırarak…
Umudumuz odur ki, hasretiyle yanıp tutuştuğu Cemil’iyle gittiği yerde bir araya gelmiş, yüreğinde taşıdığı o kor ateş sönmüş olsun.
O yiğit Anaya selam olsun ki, Cemilin vefalı yoldaşlarının gayretleriyle yeniden yapılanan Göle’deki o evin, yıllarca dışarıda kalmasın diye açık bıraktığın kapısı bundan sonra artık hep açık kalacak ve nice Cemiller bir arada ve onun yanında olacaklar. Cemil Kırbayır kültür merkezine dönüştürülen ve acılarını paylaştığın o ev Cemil’ini ölümsüzleştirerek, korkakların kâbusu olacaktır.
Sen artık rahat uyu Berfo ana….
Osman Kamacı osmankamaci@hotmail.com

Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Festivaller Üzerine Bir Değerlendirme

Ardahan Haberleri Umut ederiz ki, 10 yıl etkinliği bahsettiğimiz o bir takım noksanlıklar giderilmesi suretiyle bu çalışmaların daha verimli hale gelmesidir.

**İlyas Yıldız

HOÇFED bölgeye yönelik çalışmalarından birini daha geride bıraktı.
9 yayla festivalini eksiklerine rağmen alnının akıyla geride bırakıp yöreden döndü.
Gönül isterdi ki bu yazımda sizlere birebir kendi izlenimlerimi aktarayım ancak bu yılda çok istememize rağmen bir takım sebeplerden dolayı gitmek nasip olmadı, nasipse yine seneye bir umutla beklemek düştü bize.!
Kulağımıza çalınanlara göre daha öncede belirttiğimiz bir takım eksikliklere rağmen umut verici bir takım gelişmelerin yaşandığı ortada.
Umut ederiz ki, 10 yıl etkinliği bahsettiğimiz o bir takım noksanlıklar giderilmesi suretiyle bu çalışmaların daha verimli hale gelmesidir.
Yeri gelmişken bu eksiklik ve noksanlıkların ne olduğu noktasında bir kez daha bir hatırlatmada bulunalım.!
HOÇFED, STK anlamında şahsıma göre kurumsal işlerliğini bazı eksiklere rağmen her geçen gün biraz daha güçlendirmiştir.
Organizasyonda bir takım eksiklikler ve noksanlıklar olsa da bu anlamda yalnızca HOÇFED'İ sorumlu tutmak insafsızlık olur.
HOÇFED'İN haricinde kurumsal anlamda işlerliği olan KAISİAD ve ARDAFED'İN bölge üzerinde bir bütün olarak sorumlulukları göz ardı edilmemelidir.
Bunlara kuruluş çalışmaları devam eden GÖLEFED'İ de dahil edecek olursak önümüzdeki yıllarda bölgede yapılacak olan festivallerin daha bir kurumsal yapıya kavuşacağı muhakkak.
Bölge ilk kez yıllardan beri verilen mücadelenin karşılığını almak üzere.
Bölge işadamlarımızın en güçlü kurumu olan KAISİAD'I bölge açısından ayrı değerlendirmekte yarar var.!
Bölgenin yeniden can bulması için güçlü bir LOBİ'YE ihtiyaç olduğu fikrine kimsenin itirazının olacağını sanmıyorum... HOÇFED, GÖLEFED ve bölge STK' ları içinde en üst kurum olan ARDAFED'İN birleşmesi ile oluşacak olan KONFEDERASYON'UN diğer illerdeki Ardahan menşe iliirili ufaklı STK'LARI bünyesine dahil etmesi halinde bölge için belki de Türkiye'nin güçlü LOBİ'SİNE kavuşulacağı unutulmamalıdır.
Bireysel anlamda verilen kararlarla yöreye ilişkin yapılan festivallerin durumu ortadadır... Bir çok etkinlik iyi düşünülmeden tamamının aynı tarihe denk getirilmesi nedeniyle bölge açısından bir getirisi olmamıştır.!

Geçen yıllarda olduğu gibi bu yılda bir çok STK'NIN kurumsal işlerliği eksiklerle dolu olduğunu üzülerek belirtmek zorundayım... Organizasyonlar, ortak bir komisyon oluşturulmadan alınan bireysel kararlar doğrultusunda gerçekleştiğinden yöreye istenen katkıyı sağlayamamıştır.

Örnek vermek gerekirse bu yılda HOÇFED yöre sanatçılarına yüklediği şenliğe rağmen ulusal bazda nevaleyi ROJDA'YA kaptırmıştır. Bir diğer hatası yöre sanatçılarına karşı geçmiş yıllarda yaptığı hatayı telafi etmek adına bu durumu nispeten değerlendirmiş olsa da her zaman yaptığı gibi bölge basınını yine göz ardı etmiştir:!
Yalnız HOÇFED'Mİ, tabi ki, değil, yerel basında kurumsallığı nispeten vurgulanan, GÖLEFED'İN dışında (Kİ, ileride bu kurumunda basına karşı olan anlayışını elbette ki göreceğiz.!) ARDAFED ve KAISIAD'DA aynı tutum içindedir.
Uzun lafın kısası, Kurumsal anlamda bölgeye ilişkin yapılacak çalışmaların bir disiplin dahilinde gerçekleşmesi ve toplumun tüm katmanlarının ayrı ayrı değerlendirilmesi halinde sosyoekonomik ve sosyokültürel anlamda verilen hizmetler gerçek değerini bulacağı muhakkaktır. Umarız sözü edilen bölgeni ciddi STK'LARIN başında olan yönetim kadroları bu durumu göz önünde bulundururlar ve önümüzdeki yıl tüm bu dilek ve temennilerimiz hayat bulur.!
Her şeye rağmen bölgeni sosyo ekonomik ve sosyokültürel kalkınmasına yönelik festivallerde en başta HOÇFED olmak üzere emeği geçen STK'LARA teşekkür ederiz.

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan