Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 43
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 6 Gün Gelmedi
abdullahank 108 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 224 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 236 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
ArDANAH Yor UM
Yazar Fakir - Eylül 19 2013 - 09:25:14
Yazarlarımızı okuyor musunuz?

“ANADOLU RÖNESANSI ESAS DURUŞTA”DAN
BUGÜNE IŞIK;

Ardahan Haber **emperyalizmin siyah kanı: petrol…
Yalnızca Osmanlı coğrafyası değil, Mısır, Arap Yarımadası ve diğer Müslüman topraklar da Napolyon döneminden başlayarak önce Fransız, arkasından İngiliz casusluk ve politik çalışmalarının birbiriyle yarıştığı, yabancı orduların arka arkaya işgal ettiği petrol bölgeleri olagelmiştir. Mustafa Kemal’in 20. Yüzyıl başlarında tanığı olduğu gelişmelerden birisi de 1927 yılında Vahabi Suudi Krallığı’nın kuruluşunda İngiliz emperyalizminin açıkça rol almış olmasıdır.
Suudi Krallığı’nın oluşum sürecinde, İngiltere adına Lozan görüşmelerine katılmış Dışişleri Bakanı Lord Curzon,(“Kıdemli milletvekili, Lord Salisbury’nin eski özel sekreteri, eski İrlanda İşleri Bakanı, eski İskoçya Bakanı, eski Başbakan” (Şarkiyatçılık, s 41) Lord Balfour Edward, ünlü tarihçi Arnold Toynbee, arkeolog ve Oryantalist David George ile Churchill yer almışlardır (Vahap Erdoğdu, Sermayenin Küresel Egemenliği ve İslam, s 105).
Suudi Arabistan, daha sonra İslamcı hareketlerin dünyaya yayıldığı, şeriat konusunda ödün vermeyen, acımasız bir krallık olarak tarih sahnesinde yer alacaktır. Müslüman Kardeşler örgütünün önderi Banna’nın hocası Raşit Rida, Mısır’da İngilizler’in desteğiyle yayınladığı haftalık Işık Evi dergisinde şöyle yazacaktır: “Arabistan’da İbni Suud’un Vahhabi hükümdarlığının oluşumuyla yeni bir umut yıldızı doğdu. İbni Suud Hükümeti, Osmanlı’nın yıkılışı ve Türk hükümetinin dinsiz bir hükümete dönüşmesinden bu yana, bugün dünyanın en büyük Müslüman gücü olmuştur. Bu hükümet, din düşmanlığı ve zararlı yenilikleri kabul etmeyen ve Sünnete yardımcı olacak bir güçtür.” (Robert Dreyfuss, The Devil’s Game, New York 2005, s 39, aktaran, Vahap Erdoğdu, Sermayenin Küresel Egemenliği ve İslam, s 108)
ABD’nin ARAMCO (Bu firma şimdi SAUDİ ARAMCO adını kullanmaktadır - Arabian American Oil Company-) adlı petrol şirketi aracılığıyla 1 Mayıs 1939’da İran Körfezi’ndeki Ras Tamura derin suyolunu kullanarak Arap petrolünü uluslararası piyasaya aktarmaya başlaması bölgedeki dengeleri de değiştirmeye başlayacaktır. Suudi petrolünün egemenliği ABD’nin eline geçmiştir. Sıra diğer petrol yataklarına da gelecektir. 2. Dünya Savaşı ortalarında Başkan Rooswelt, İngiliz Büyükelçisi Lord Halifax’a bölüşüm durumunu açıklamıştı. “İran petrolü sizin. Irak ve Kuveyt petrolüne ortağız. Suudi Arabistan petrolü ise bizim.” (Robert Dreyfuss, The Devil’s Game, New York 2005, s 69, aktaran Vahap Erdoğdu, Sermayenin Küresel Egemenliği ve İslam, s 174)
Osmanlı güney topraklarındaki tüm Arap-İslam hareketlerinin arkasında birebir İngiliz ajan ve politikacılarının parmağı olduğu çok açıktır. Emperyalizmin Türkiye üzerindeki tezgâhları, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da sürecek, birçok önemli olayda onların parmağı olacaktır. 1930 yılında yayınlanmış bir Komintern belgesinden Türkiye politikasındaki kararsızlıkları ve emperyalist etkileri izleyebilmek mümkündür. Komintern’in Londra muhabiri 5 Ağustos 1930 tarihli Internationale Press gazetesine şunları yazmış: “Türkiye ve İran’da patlak veren ve Kuzey Irak’ta ‘Kürdistan’a Özgürlük’ sloganı altında çıkma eğilimi gösteren bu ayaklanmalar, İngiltere tarafından kışkırtılmış, silahlandırılmış ve finanse edilmiştir.” (Komintern Belgelerinde Türkiye-3, s 53)
Ayaklanmalar, 30’lu yıllardan başlayarak iktidar yapısı içerisindeki düşünce ayrılıklarını körükleyen, ayrışmaya doğru götüren bir etken olarak da işlev görmüştür. “Bu ülkeyi yeniden yarı-sömürge yapmaya çalışan emperyalist heveslere karşı nasıl bir tavır alınması gerektiği konusunda Halk Partisi önderliği içinde kararsızlık belirdi. Kürt isyanı, uzlaşma yanlısı unsurların konumunu güçlendiren bir etkendi. Sosyal durum, yaşam koşulları ve Türkiye ile İran arasındaki bölgenin durumundan kaynaklanan ve emperyalizm tarafından kurnazca kullanılan Kürt isyanı, salt Türkiye’nin mali ve iç politik durumunu ağırlaştırmakla kalmadı, aynı zamanda dış politika durumunu da karmaşıklaştırdı. (…) Bu olayların tümü, Kemalistler’in ikircikli kesimini kaçınılmaz olarak etkileyecek ve açık gericiliğin konumunu güçlendirecektir. Bugüne değin dışa karşı birlik halinde gözüken Kemalist cephenin ikiye bölünmesiyle sonuçlanan bir panik havası doğdu.
Burada anlamlı bir farklılık görüyoruz. Kürt isyanı 1925 yılında köktenci unsurların güçlenmesine yol açtı ve yalpalayan kesimlerin iktidardan uzaklaştırılması sonucunu getirdi. Kemalistler daha sıkı kenetlendiler. Bugün ise tam tersi bir etki görüyoruz. Kemalist saflar bölünüyor ve Batı ile uzlaşma yanlıları daha güçlü bir çaba içindeler.” (Internationale Presse-Korrespondenz, 22 Ağustos 1930, sayı 71, s 1729-1730, Komintern Belgelerinde Türkiye-2, s 42)
Batı ile uzlaşma yanlıları Mustafa Kemal’in kendisini geriye çektiği son yıllarının bitmesini bekleyecekler ve onun ölümünden hemen sonra Batı ile bütünleşmeye, finans kapital egemenliğinin bir parçası olmaya koşacaklardır.

“Milli Şef”in başlattığı peykçilik…
Atatürk’ün ölümüyle birlikte iktidara geçen “Milli Şef” Atatürk’ün izlediği Batılılaşmacı politikada yöntem değişikliği yapacak, Niyazi Berkes’in “Batı peykçiliği” olarak nitelendirdiği ve bugüne kadar sürecek olan başka bir kulvara geçecektir. 1939 yılında önce İngiltere ve Fransa’yla “Üçlü İttifak Antlaşması” imzalanacaktır. Mustafa Kemal sağlığı boyunca bu tür antlaşmalardan hep uzak kalmış, emperyalist Batı ülkeleriyle bir kağıdın altına imza atmamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın en zorlu günlerinde, 1921 sonlarında, Batı ülkelerinden birisinin “himayesini” kabul etme önerileri tartışılırken oldukça sıkıntılıdır… “İlkbahara kadar üç ay içinde bu silahları elde edemezsek diplomasi kanallarıyla bir çözüm yolu aramak zorunda kalacağız. Bunu arzu etmiyorum. Biliyorum ki Batı ile uyuşma, Türkiye’nin kaçınılmaz olarak köleleştirilmesi anlamına gelecektir.” (Atatürk’ten aktaran Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 2. Cilt, s 1696)
Atatürk, Batı emperyalizminin Doğu politikalarının Türkiye üzerinden geçmekte olduğunu, Türkiye’nin geleceğinin de bu açıdan çok önemli olacağını çok önceden görmüştür… “Bana göre Türkiye, Doğu ve Batı dünyasının sınırındaki coğrafi konumuyla ilginç bir rol oynuyor. Bu durum, bir yanı ile yararlı iken, diğer yandan tehlikelidir. Batı emperyalizminin Doğu’ya yayılmasını durdurabileceğimiz için, Türkiye’yi öncü olarak gören Doğu halklarının sevgisini kazanmış bulunuyoruz. Diğer yandan, bu durum bizim için tehlikelidir. Çünkü, Doğu’ya yönelen saldırıların bütün ağırlığı, öncelikle bizim üzerimizde yoğunlaşmış bulunuyor. (…) Biz, Batı emperyalizmine karşı yalnızca kurtuluşumuzu sağlamak ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda, Batı emperyalistlerinin, güçleri ve bilinen araçlarıyla Türk milletini emperyalist politikalarına araç olarak kullanmak istemelerine engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz.” (Emin Değer, Müdafaa-i Hukuk Dergisi, 30. 07. 2000, Sayı 24, s 4, aktaran Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar, s 124)
Atatürk’ün ölümünden sonra, 12 Mayıs 1939 tarihinde İngiltere ile imzalanmış bir “deklarasyon”dan sonra Dışişleri Bakanı Şürkü Saraçoğlu, İngiliz Büyükelçisi’ne, “Türkiye’nin bütün nüfuzunu Batı devletlerinin hizmetine verdiğini” söyleyecektir (Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 3. Cilt, s 1482).
“Milli Şef”in peykçi politikalarının ilk ürünü ABD ile imzalanan ve ABD’ye oldukça önemli ayrıcalıklar tanıyan anlaşma olmuştur. 1 Nisan 1939 tarihli bu anlaşma ile ABD’ye “gerek ithalat ve ihracatta gerek diğer konularda en ziyade müsaadeye mazhar millet statüsü” tanınmıştı. ABD sanayi malları için %12 ile %88 arasında değişen gümrük indirimi kolaylığı sağlanmaktadır (Prof. Dr. Memduh Yaşa, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi, Akbank Kültür Yayınları, 1980, s 611, aktaran Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar, s 135).
Mustafa Kemal’in ölümü, Türkiye’nin Batı ülkeleriyle arka arkaya ikili anlaşmalara girdiği, koşullu yardımlar karşılığı kendi iç politikasında da Batılı ülkelere önemli ödünler verdiği yeni bir dönemin başlangıcı gibidir. 14 Şubat 1947 Dünya Bankası, 11 Mart 1947 IMF, 22 Nisan 1947 Truman Doktrini, 4 Temmuz 1948 Marshall Planı, 18 Şubat 1952 NATO ile ilgili anlaşmalar Türkiye’nin hem dış hem iç politikalarının ana belirleyicileri olacaktır.
27 Şubat 1946 tarihinde ABD ile yapılan bir ikili anlaşma ile ABD’den kullanılmış silah ve eski savaş malzemelerinin satın alınması koşuluyla 10 Milyon Dolar kredi alınmıştır. ABD Hükümeti alınan malzeme için herhangi bir teminat da vermemektedir (Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, Ekim Yay, s 31, aktaran Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar, s 127).
23 Haziran 1954 tarihli “Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri Arasındaki Vergi Muafiyetleri Anlaşması” ile, Amerikalılar’a vergisiz, gümrüksüz, denetimsiz ve yargı organlarının yetki alanı dışında kalma olanağı sağlayan, kapitülasyonları bile gölgede bırakacak haklar veriliyordu (Haydar Tunçkanat, İkili Anlaşmaların İçyüzü, Ekim Yay, s 278, aktaran Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar, s 129).
Borç borcu kışkırtacak, demiryolu yapımının ve uçak üretiminin durdurulması, petrol arama haklarının devri ile birçok konudaki politika, borç alınan Batı’nın arzusu doğrultusunda gerçekleşecektir.
Kültür ve eğitim alanı da Batı dünyasının, özellikle de ABD’nin at oynattığı bir alan olacaktır. 27 Aralık 1949’da ABD ile Türkiye Cumhuriyeti arasında “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” imzalanmıştır. Bu anlaşma ile ülkeler karşılıklı olarak öğretim üyesi, öğrenci eğitimi için gönderilecek personelin yol, araştırma, eğitim ücretlerini karşılamayı üstlenmişlerdir. Oluşturulacak komisyonun başkanı ABD Dışişleri tarafından atanacak, bu işler için ayrılacak paralar yine ABD Dışişleri tarafından atanacak bir “depoziter” gözetiminde bankaya yatırılacaktır. Para kaynağı olarak da 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanmış borç anlaşmasının T.C. Hükümeti tarafından ödenen faizleri kullanılacaktır.
ABD’den Türkiye’ye “eğitim görmek” için kaç kişinin gelmiş olduğu pek bilinmemektedir ama Türkiye Cumhuriyeti kendi parasıyla ABD’de okuttuğu, doktora yaptırdığı yüzlerce, binlerce kişiye büyük kaynaklar ayıracak ve ABD’de yetişmiş bu insanlar Türkiye politikalarının kilit noktalarında görevler alacaklardır.
1924 yılında eğitim sorunlarının çözümü için Türkiye’ye çağrılmış ABD’li uzman John Dewey, aradan onlarca yıl geçtikten sonra Köy Enstitüleri’ni görünce “hayalimdeki eğitim kurumları Türkiye’de kuruldu” demiş olsa da, Köy Enstitüleri kapatılacak, eğitim ABD’li uzmanların eline teslim edilecektir. Bizimkilerin aradığı Dewey gibi namuslu bilim adamları değil, kendileriyle ülke zenginliklerinin üleşiminde pay ortağı olacak Şarkiyatçı tipler, CIA, AID, NED uzmanlarıdır…
1968 yılında Türkiye’deki “Amerikan Yardım Teşkilatı” (AID) çalışmalarını denetlemek üzere gönderilmiş Richard Podol, verdiği raporda şunları yazıyor: “Yirmi yıldan beri Türkiye’de faaliyette bulunan yardım programı, bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir bakanlık ya da İktisadi Devlet Teşekkülü (bugünkü adıyla KİT) hemen hemen kalmamıştır. Genel Müdür ve Müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenir.” (Emin Değer, Düşünce Özgürlüğü Çıkmazı, Tekin Yay., s 175, aktaran Metin Aydoğan, Türkiye Üzerine Notlar, s 134)
Podol’un beklentileri boş çıkmamış, 21. Yüzyıl başında Türk hükümetlerinin bakanları arasında da ABD eğitimli olanlar çoğunluğu ele geçirmeye aday olmuşlardır!
23 Ağustos 2013, Alper AKÇAM

Yazarlarımızı okuyor musunuz?

YOK, BÖYLE SEVDA

Ardahan Haber Ey arlanmaz,
Ey uslanmaz gönlüm,
Bilirsin ki Mecnun Leyla’ya yandı.
Bilirsin ki, Kerem Aslı’ya kül oldu.

Arsızım, usanmazım,
Ne istersin benden.

Yaktın yakacağın kadar.
Ardahan’a haykır sevdamı,
Ovalarında yankılansın sesim.
Ormanlar şahidim olsun.
Sevdama şahit.

Yayla damlarında gaz lambasında,
‘‘ titreyen alev üşüsün,
Aşk kâğıda yazılmasın’’ dilersen.

Savur külümü Kura’ya.

Damla.
…Tatildeyim, Çayırlar biçilmiş, şimdi tarlalar da sıra. Köprübaşında Adnan ustanın kahvesinin önünde oturduk.
Burada erken başlar akşamlar, Güneş batmadan el ayak çekilir. Sessizlik hüküm sürer sokaklarda.
Sohbetin bir anında yanımızda duran genç, Adnan ustanın dizine eliyle vurdu,
‘‘Yok, böyle bir şey’’ dedi.
Dudaklarının arasından – Damla – sözcüğü, ateş gibi, kor gibi yakarak yüreğini döküldü.
Damla, yüreğinde volkan olmuş, göz pınarlarından yaş olarak akmak istiyordu.

Adını sormadım, Bana döndü ‘‘ Yaz dedi’’ Elimde not defteri varı. ‘ o ‘ yaz dedi. Bende yazdım.
Adını yazamıyorum, bağışlasın Gök’ler, bağışlasın Han’lar, sudaki Damla’lar bağışlasın.
Adı bende saklı, Rumuz’u – Yaz- olsun.
Bu –(Yaz)-ın öyküsü ve sevdası, onun Damla’sı.
Ana demiş, ‘‘ Ben senin sütünü emdim, bu iş buraya kadar’’ velhasıl artık yüreğimde Damla var.
‘‘ Yok, böyle bir şey’’ onun dudaklarından süzülen cümleler.
Yazma sözü verdim, aslında sevgi yazılmıyor, bir insanın yüreğinin sesini nasıl cümlelere dökersin,
Ancak sevgiye tanık olursun, işitirsin, duyarsın.
( Yaz ) biliyorum, bir tencere kaynatacak ateşin, üzerinde pişireceğin aşın yok.
Sen yanmaktasın sevdanın ateşinde, anlatmak için cümleler anlamsız, kelimelerin kifayeti yok.
Ağustos ayında, giydiğin hırka ısıtmıyor, yüreğin zemheri, üşüyorsun, karakıştasın.
Sevda söz konusu olunca elim ayağım dolaşır, İnsan olanın yüreğinde bir kuştur sevda, bir kere kanat çırpmaya başladı mı? akıl gider baştan, el ayak tutmaz, göz görmez olur.
Eser hoyrat rüzgârlar Ardahan’dan Yanlızçam dağlarına, kuşlar kanatlarında selam taşır Damla’ya.
Belki evleneceksin bir başkasıyla, çocukların olacak saçları kıvır, kıvır, gözleri zeytin karası.
Ama bil ki, hiç kimse ( Yaz) ın sevdiği kadar sevemez seni. ‘O’ saf ve temiz yüreğinde, ihaneti bilmez, kötülük bilmez, Allah’ın (cc) emanetidir ‘O’nlar.
Ömür geçecek, omuzlarımızda dünya telaşı, misafiriz bu üç günlük dünyada.
Bana döndü, omzuma hafifçe dokundu‘‘ Var mı böyle bir şey’’ dedi, gülümsedim, yok öyle bir şey dedim.
O’nun sevdasını anlatma masumiyeti, içtenliği, nemli gözleri ve elini dizine her vurduğunda yüzüne yansıyan hüzün nasıl betimlenebilir.
Ben, cümleleri çağırırım ötelediğim dağarcığımdan, kâğıda akar, cümle, kelime olur, Yazdığım yazının konusu, başlığı olur, öyküler kurgularım karakterler olur.
Oysa bu öykü gerçek, saf ve masum, kahramanı karşımda.

Yüreğim daraldı, İstedim ki, Kura’nın suyuna atayım sevdayı, bir balık olsun, onu bir martı kapsın, uçsun gökyüzüne, orada bulut olsun, yağsın (Yaz)ın gözyaşı misali Damla’nın köyüne.
Belki uzaklardan gelen biri, tanık olduğu bu öyküyü yazar, (Yaz)ın sevdası yayımlanır gazetede, dergide, belki semaya açılan ellerin duası gibi ulaşır gönderilen yüreğe.
Kim ki, masumların sevdasına inanmaz, kim ki aşk’la, duygularla alay eder, eli yanar, dili yanar, iflah olmaz bir daha.
Yöresel bir mani vardır, Nenem söylerdi.

‘‘ Neler gördüm,
Taş, bağrım deler gördüm,
Guzu’sini gaybetmiş,
Goyun’i meler gördüm.’’
(Yaz) da kuzu’sunu kaybetmiş koyun misali derdini anlatma telaşındaydı.
Sevdasına duyduğum samimiyeti hissetti, omzuma dokundu.
‘‘ Yaz, sende yaz, yok böyle bir şey’’ dediğinde yüreğinin sesini duydum, gözlerinde bulut olup yağmak isteyen gözyaşını gördüm.
Adnan usta, Aşkın, Yüksel ağabey, velhasıl bu aşkı bilenler, bu sohbetin tanıkları, dinleyenler.
( Yaz ) ‘in aşkına tanığız.
Selam söylüyoruz Turnalar'ın kanadında, Damla’ya, Yanlızçam’a, Hoçuvan’a.
Bu sevdaya yıllar şahit, yollar şahit.
‘‘ Yok, böyle bir şey ’’
Yok, böyle sevda…

Engin KASAP
24.08.2013/ Ardahan

Yazarlarımızı okuyor musunuz?

HOÇVANLI HÜNERMEND SN.REMZİ DEMİRBAŞ
(HOZAN BERWAR) İLE YAPTIĞIMIZ RÖPORTAJ:

Ardahan Haber Sayın Demirbaş; Sanatçı bir aileden geliyorsunuz. Hoçvan’ın yetiştirdiği,özelde Hoçvanlıların,genelde Kürt Halkı’nın gönlünde önemli bir yeri olan ve büyük bir zevkle dinlediğimiz Dengbej Esker Demirbaş’ın oğlu olmanız yaşamınızda ne gibi avantaj ve dezavantaj sağlamaktadır.

Sorularınıza cevap vermeden önce, Hoçvan Haber’i objektif yayın politikasından ve halkımızla geliştirdiği güçlü bağlarından dolayı tebrik ediyorum.

Sorunuza gelince; Dengbej Esker Demirbaş’ın oğlu olmak, yaşamımda dezavantajlardan ziyade maddi ve manevi avantajlar sağladığını açık yüreklilikle söyliyebilirim.Öncelikle çok küçük yaşlarımda dengbejlik kültürü ile tanışmış olmaktan tutun Kürt diline hakim olmak,kulağın müzik alışkanlığı kazanması ve küçük yaşlarımda güçlü bir alt yapı oluşturmak gibi büyük avantajlar sunmuştur.
Yeri gelmişken, bizde Hoçvan haber gazetesi olarak Dengbej Esker Demirbaş’a sevgi ve saygılarımızı sunarak sağlıklı bir yaşam sürmesi temennisi ile diğer sorularımıza geçelim.

Sayın Demirbaş Hoçvanlı hünermendler (sanatçılar)olarak Rojava ile ilgili bir araya gelip bir basın açıklaması yapılabilinirdi.Şu ana kadar olmadı.Neden? Nedenleri ile ilgili düşüncelerinizi alabilirmiyiz.

Çok yerinde bir soru sorduğunuz için teşekkür ederim!

Sanatçı: Kendi halk gerçekliğini dile getirdiği,halkının sorunlarına karşı duyarlı olduğu halkının sesi olduğu,olmaya çalıştığı zaman halkının sanatçısı olur. Halkının sorunlarına ve değerlerine karşı kendisini sorumlu his etmeyen;sanata sadece ekonomik kazanım temelinde yaklaşıp,ikili ilişkiler üzerinden sanat yaptığını düşünen bir sanatçı yapımız var. Bunu aşamadığımızı ve kıramadığımızı üzülerek belirtmek istiyorum.

Gerçekliğimiz bu olunca’da bir araya gelip örgütlene bilmek.birlikte hareket etmek,Rojava gibi toplumsal sorunlar karşısında güçlü bir ses olabilmeyi ve birlikte hareket etmeyi maalesef başaramadık.Bu durum bizi gelişmelere tepki vermekte uzak tutmaktadır.

Sayın Demirbaş yaptığınız bu açıklamanızdan yola çıkarak sormak istiyoruz.Hoçvanlı sanatçılar olarak birkaç kişi bir araya gelip, birlikteliğinizi güçlendirecek bir çatı altında neden bir araya gelemiyorsunuz?

Bu sorunuzu duyarlı olanlarımızı tenzih ederek cevaplamak istiyorum. Gerek bölgemizin ismini kullanarak faaliyet yürüten dernek ve stö.ler olsun gerek bölgemizin sanatçıları olsun.Genel olarak kendi toplumsal gerçekliğinden uzak,kültürel anlamda Kürdistan’ın diğer bölgelerine göre daha çok erezyona uğramış,iki kültür arasında sıkışmışlık söz konusu.Bu konuda derneklerimizinde sanatçılarımızında kafaları net değil.Bundan dolayı net bir duruş gösterilmiyor.

Bunun nedenlerinin arasında metropollarda yaşadıkları siyasi ve ticari ilişkilerin sekteye uğramasında duydukları kaygılardır.İstanbul’da Türk,Hoçvan’da Kürt olan sanatçılarımız var.Ben ve Kurbani Sural Rojava dahil bir çok süreçte Hoçvanlı sanatçı arkadaşlarımızı tek tek aradığımız halde bir basın açıklaması yapmaya bile yanaşamamışlardır.

Gazeteniz aracılığı ile bu gerçekliğimizi halkımızla paylaşmak isterim.

Yaptığınız açıklamalar ile Hoçvanlı hünermendler arasındaki ilişki ve örgütlülük düzeyine açıklık getirdiniz.Bölgemız adına faaliyet yürüten dernek ve stö.ler ile diyaloglarınız ne durumda.Bu kurumlardan beklentileriniz varmı?Beklentileriniz varsa bunları bizimle paylaşırmısınız.

Öncelikle şunu belirtmek istiyorum.

Herşeyden önce bölgenin insanları olarak hepimizin bir birine ihtiyacı var.Elbetteki beklentilerimiz olacak.Ancak beklentilerimizi bireyselleştirmeden toplumsal çıkarlarımız çerçevesinde ele alırsak anlamlı olur.Bizler mazlum bir halkın evlatları olarak çıkarlarımızı halkımızın çıkarları içerisinde aramak zorundayız.

Bölgemiz adına faaliyet yürüten dernek ve stö.lerden beklentilerimizde bu yönlüdür.Çıkarlarını halkının çıkarları içerisinde aramaları ve halkımızın değerlerine bağlı olmalarıdır.

Size son iki sorum daha olacak.Birlikte veya ayrı ayrı cevap verebilirsiniz.Birinci sorum:Albüm çalışmanız varmı?İkinci sorumuz:Müzik ile uğraşmanıza babanız Dengbej Esker Demirbaş’ın tepkisini bize anlatırmısın.


İkinci sorunuza cevaben söyleyeceğim o ki,kesinlikle babamın müzik ile uğraşmamda ki tepkisi olumlu olmuştur.Babamın en büyük arzusu geçmişten günümüze kadar ailemizde var olan dengbejlik geleneğinin aile fertleri içerisinde devamettirilmesiydi.Bu anlamda benim müzik ile uğraşmam babam ve ailemiz tarafından sevinçle karşılandı ve desteklendim.Ailemiz içerisinde babamdan önce dedelerim Dengbej Hemzo ve Dengbej Sürmeli’nin dengbejlik kültürüne çok büyük emekleri ve katkıları olduğu bilinmektedir.

Esker Demirbaş’ta ap ayrı bir ekoldur.Babamın yorumladığı gibi her kes yorumlayamaz.Şahsen benim ideolum hep babam olmuştur. Diğer sorunuza gelince;şu an alt yapı çalışmalarını tamamladığımız bir albüm çalışmam var.Bu çalışmam klasık dengbej tarzında olmaktadır. Şimdilik verebileceğim bilgi bunlar.

Bizde Hoşvan Haber Gazetesi olarak çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.Yeni albümünüzü sabırsızlıkla bekliyoruz.Albümünüzün tanıtımında size yardımcı olacağımızın sözünü veriyoruz.

FEHMİ MORKOÇ
HOÇVAN HABER GAZETESİ

Yazarlarımızı okuyor musunuz?

“VOOY! GAGAÇLANDIM ANACAN…”

Alper Akçam Hani o eski kışlarda… Metrelerce karın yağdığı, ayazın jilet gibi kestiği, kapı boyu karı yarıp çıkamadığımız; komşuların dışarıdan yardıma geldiği…

Kazara elini demire vurduğunda, yapışıp kaldığı…Hey gidi ışık içinde olası Rıza Dede… Kaldın Edremit’in kıraç toprağında bir başına. Sen Ahıska’nın sulak yaylası Vale’sinden Rıza nere, Ege’nin Edremiti nere? Harmanda gem altında kalıp sakatlanmış bacağı dışında gözleri de ârızalıydı. Görememiş kapının demir elceğini kışın. Dili dışarıda yanaşmış açmaya,,., Biz çocuklara hoçora dediğimiz yürüteçleri, karda kaydığımız kayakları yapmada usta Rıza dedemiz, hem de evin içinde olmasına karşın, yapışmıştı dili kapının demirine. Bizler yardıma koşup kovalarca ılık suyla, kurtarana kadar neler çekmişti…

Şair Nedim görmemiş miydi? Damdan dama atlayan pisiğin havada donup kaldığı hani…

Kocabaşların sıcaklığı ve içinde yaşadıkça duyulmaz olan kokusuyla soğuktan korunmak için, ahırla iç içe o “küçük ev”e sığınılmış kış günlerinde…

Hayvanları iki yanı adam boyu kar bir küçük izden aşağıdaki çermeye, suya götürmek için, ya da sobanın bile henüz bilinip kullanılmadığı o lokmacık odayı ısıtmaya çalışan ocağa bir sacın içinde tezek, fışkı getirmek için dışarı çıkanların, geri döndüklerinde yün eldiven içinde morarmış ellerini ovuştururken kullandıkları o deyim:

“Vooy! Gagaçlandım anacan…”

Gagaç, büyük bitkilerin kurumuş gövdelerine verilen addır. Kuzeydoğu Anadolu’nun Uğuz kökenli Ahıska lehçesinde sıkça kullanılır. Güz soğukları başladı mı, çiçeği yaprağı alır götürür insanın derisini, yüzünü de kesip atan rüzgâr; o koca yeşilliklerden geriye kurumuş, canını yitirmiş odunsu saplar kalır.

Bizim iktidarın son yıllarda içinde yürüdüğü politik akağa bakınca, insanın diyebileceği tek söz: “Vooy! Gagaçlandım…” oluyor… İnsanın kanını donduruyor uygulamalar.

Bir zamanlar kan kardeşi, can dostuydu Başbakan’ın, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esat. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Birlikte tatillere gider, aile boyu fotoğraf çektirirlerdi. Birden, “Esat”, “Eset”liğe terfi etti ve can düşmanı oluverdi. Suriye’de çıkan iç savaşta, yüz binlerce insanın akan kanında, milyonlarcasının evini barkını terk etmesinde bizim iktidarımızın önemli katkısı var; sürüp gidiyor da… Trilyonlar akıyor ülke kaynaklarından savaşa ve savaşın yuvasından ettiklerine…

Bir zamanlar dişle tırnakla topraklarımızdan söküp attığımız Hıristiyan Batı’ya çağrı üstüne çağrı yapıyor bizimkiler; gelin şu zavallı Müslüman Suriye’yi iyice kırıp geçirin diye…

Libya’ya NATO müdahale edecekmiş demişti bir gazeteci, “NATO’nun Libya’da ne işi varmış” diye çıkışmıştı Başbakan; biz de sevinmiştik. Meğer, “Karaman’ın Koyunu”, sonra oynarmış oyunu… Libya’ya gemi dolusu silahtan başka savaşçı bile gönderdiğimiz söyleniyor.

Kuzey Afrika’da, Orta Doğu’da, birazıcık özgürlük isteyen insanlar sokakları doldurdu, kanlarını akıttı… Parsayı, ABD ile rezonansa giriveren, temel atma töreni bir zamanlar İngiliz emperyalizmi tarafından yapılmış Müslüman Kardeşler toplamaya başladı. Mısır’da değişim isteyen halkın örgütsüzlüğünden yararlanan Mursi, iktidara gelince kadınlara denize girmeyi yasakladı, kız çocukları için evlilik yaşını 9’a indirdi. Yeniden dolup taştı Tahrir. İsyan günlerine döndü Kahire… On yedi milyon insan çıktı sokaklara…

Aman Mısır elden gitmesin diyerek, ikinci kozu, diğer adamı Sisi’yi darbeye yolladı ABD emperyalizmi…

Bizim kadınlar da sokağa döküldü, “Mursi’yi yedirmeyiz” diye…Aman yedirmeyin… İstemeyiz zaten. Sizin olsun!

Dışarıda işler karmakarışık… Pilotlarımız kaçırılıyor, elçilik binalarımız bombalanıyor…

İçeride de taktılar Gezi parkında ağaçları yaşatmak isteyen, yaşamına karışılmasına karşı çıkan genç insanlara… Başbakan’dan Yargıtay Başkanı’na, ağzını açan gencecik insanların en insanca davranışlarını “terörist eylem” ilan etti. Eli palalı saldırganlar, herkesin gözü önünde kameralara poz verir gibi gencecik insanları dövüp öldürenler serbestçe dolaşıyor ama, meydanda hak arayan silahsız gencimiz “darbeye teşebbüs”ten ağır hapis istemleriyle tutuklanıp zindanlara atılıyor.

“Adaletin bu mu dünya?”

İnsandan demire, tuzdan zehire her şeyi üzerinde taşıdığımız karayollarında bir yandan insanlar parçalanıyor, bir yandan litresine ödediğimiz 5 TL ile hem tüketici yığınlar, hem üretici köylü haraca bağlanmış oluyor… Kars-Erzurum arasında altmış yıl önce yapılmış demiryoluna bugüne kadar bir çivi bile çakılmadığını yazdı gazeteler. Dağ başlarına bile duble yol yapıyorlar; petrol şirketleri daha da kazansın diye.

Kazançta uçurum dağ gibi, dolaylı vergide kıçı açık yoksulla ultralüks jipli, yatlı katlı Karun eşit… Beyzadelerin yiyip içtiğinden artan da makarna, kömür yardımı olarak yoksullara dağıtılıyor.

Neresinden baksan, eğitimde durum içler acısı… Küçücük bebeleri deneme tahtası yaptıkları 4+4+4 ‘te işler iyice zıvanadan çıktı. Normal liseler kapatıldı, çoluk çocuk imamlık eğitimine sürükleniyor…

Yatıp kalkıp “padişahım bin yaşa!” diyeceğiz topluca…

Tamama yakını iktidar ve yandaşlarının elindeki televizyon kanallarında Cumhuriyet’in ülkeye kazandırdıkları “tü kaka” diye duyurulup Ortaçağ anlayışı yerleştirilmeye çalışılıyor. 04 Eylül 2013 akşamı iki kanalda birden kadının erkeğe nasıl hizmet etmesi gerektiğine ilişkin uzun uzun nutuklar dinledik, Arap ülkelerinden röportajlar izledik. Devletin televizyonu Müslüman Kardeşler’in borazanı gibi…

Üzerinde yerli-yabancı parababalarının ortaklık ettiği HES kurulmamış dere, ağacı kesilip taş ocağı, otoyol ya da maden açılmamış, suyuna zehir katılmamış dağ, orman kalmadı. İstanbul’un can damarı Belgrad ormanları Yavuz Selimli üçüncü köprüye, Ankara’nın Ata yadigârı Atatürk Orman Çiftliği’nin binlerce ağacı başkanlık sarayına kurban edildi.

Artık bu gagaçlık durumuna bir son vermek gerekmiyor mu?

İnsanın insan olduğunu, bu ülkenin 20 yüzyılın ikinci on yılında da benzer günler yaşayıp yedi düveli kendine hayran bırakmış bir Kurtuluş Savaşı verdiğini anımsayıp…

05 Eylül 2013, Alper AKÇAM


Yazarlarımızı okuyor musunuz?
KAYIP KENT/ALİ KAYA

Ali Kaya Merhaba sevgili okurlar. Kayıp Kentin en kral okurları, nasılsınız iyi misiniz?
Bu soruya, “Sağol Alican” Deyip sayfayı kapattıysanız batırdınız hiç değişmemişsiniz o zaman.
“Hımm bakalım ne diyor” Diyorsanız hadi çıkalım sizinle uzunca bir yola. Alın çayınızı bakın bu yol çaysız çekilmiyor baştan söyleyeyim.
Evet, uzun zaman oldu yazmayalı. Belki de sırf bu yüzden bir yazı yazmalıydım. Hem çok şey birikti.
Tam işhanının önünden geçiyorken “Ulan dayıma bir uğrasam mı?” Diye düşünürken, son anda “Neyse belki yoktur” Deyip aşağıya vuruyorum kendimi. Birde ilginç bir totemim var ki bu artık totemden çıktı resmiyete bağlandı. Ben ne zaman matbaaya geç saatlerde gidiyor olsam. Matbaa, ya kağıt kapar ya Barış Abi izinlidir ya da merdaneler yıkanıyor olur. Diğer bir ihtimal borular temizleniyordur. Neyse ki o ihtimal hele duruyor bir köşede ama soğuk dimi havalar her an takabiliriz boruları. Gerçi doğalgaz geliyor, yani gelecek. Yani geldi. Bilmiyorum ne oldu o iş geliyor mu hakket!
Evet, yine güzel bir akşam ben tam işhanının önünden geçiyorken. Bu sefer bir uğrayayım dayıma diyorum. Şu biraz evvel yazdığım ihtimallerden boru temizlenmesini atarsanız ne kalır ki geriye. Matbaa kağıt kapmıştı. Ve Barış izinliydi. Dayım almış eline çekici, tornavidayı. Ortalık karışmış, matbaa kâğıt kapmış. Dayım yorulmuş oluyor hep. Tabi girer girmez lafı yapıştırıyor. “Gelmiyorsun gelmiyorsun bari köşeni yaz” Yine de her zaman söylemediği ama içten içe kulağıma fısıldadığı benim de senin de herkesin kulağına gizlice fısıldadığı bir lafı vardır onun. Onu hiç söylemez ama biz anlarız. “Sen olmasan da bu gazete çıkar.” Dayım uğraşıyor matbaayla ve kısa sürede sorun çözülüyor. En az o matbaa kadar emektar olan biri daha var orada. Selmi yenge. O da yorulmuş belli, arada dinlenmek için geçiyor bilgisayara solitere oynuyor. Kafasını dağıtıyor, birazdan kalkıyor tabi kafası hiç rahat değil. “Fakir, şurayı biraz daha mı sıksak”
Birbirini çok iyi tamamlayan iki insan bana göre. Olayı çözmüşler tam olarak. İyi geçinmek iki insanın dört dörtlük olmasıyla ya da kusursuz olmasıyla bağlantılı değildir. İyi geçinmek insanların birbirlerinin kusurlarını hoş görmesiyle oluyor. Birbirlerinin kusurlarını bağışlayan tüm insanlar yücedir bana göre. Neyse çalışıyoruz, bir vida arıyoruz. Genelde silinen çöpte olur o tür şeyler. Ara tara yok arkadaş. Bir de çok ciddi arıyoruz. Sanki uzay mekiğinin pervanesinin filanı çıkmış takacağız. Gerçi o matbaa tam bir uzay mekiği. Neyse ki dayım aramaktan vazgeçiyor çok önemli bir vida değilmiş. Otuz dakika aradık. Tam o sırada Deniz abi arıyor, “Ne yaptınız.” Durumdan haberdar. Neyse ki yemekleri o ısmarlıyor. Hayat işte, çoğunuzun yaptığı gibi aslında, mücadele. Evet, bende aynını yapıyorum. Şu cümleyi düzeltmek te zor inanın yüklemsiz cümleyi farkedip bir tümce sıkıştırmak araya zor arkadaş! Mücadele hayatımızın başarı anahtarı değil midir? Tutunmak yine de. Bazılarına verilen mücadeleler ayrı polatlığa kalkıp kimseyi tınlamayan, herkese bak seni çok pis döverim diyen… Arkadaşlarına, yoldaşlarına. Ama inanın sizin mücadelenizi hiçe sayarak sizin için mücadele etmeyen insanlar sadece sizin gitmenizi istiyorlardır. Savurgan, vurdumduymaz tavırlar içinde olanların hali ise daha acıklı. Daha duygularını kontrol etmeyi öğrenememiş insanlardan kaçın bomba var deyip oradan uzaklaşın. Mücadeleyi hak edenlere yapın…
Evet, bende ne yapayım. Hazırlıkları tam anlamıyla başlattım. Tüm anımı her şeyimi adadığım KPSS ile haşır neşirim şu aralar. Öğrenciyiz yine. Tabi dediğim gibi bu süreçte yine mücadeleye devam edeceğim. On-on beş öğrenciye okuma yazma öğretsek fenamı olur. Geçici öğretmenlikten bahsediyorum. O kadar zor bir meslek ki size bunu anlatabilmem gerçekten çok zor. Gerçi öyle bir meslek bile yok. Yani yok böyle bir meslek bu lügatta. Devletin orada bir yerde bir öğretmen var deyip “Aman canım ne olacak” Anlayışıyla örtüşen, bin TL maaş ile köle-proleterya edebiyatının akışını bu çağda bile sürdüren bir sistemin daha ne kadar süreceği merakımı cezbediyor doğrusu. Ha bu skolastik düşünceye karşı dik duran proleter devrimci duruşu bilmiyorum yöneticiler ne zaman fark edecek. Yani ben 20 öğrenciye okuma yazma öğretmişim kimin umurunda. Yani bana madalya falan takmayın da, yani hayır anlayamıyorum evcilik falan mı oynuyoruz tam olarak. Şimdi bu çocukların o çok özledikleri öğretmenleri yok mu? Yani yalan mıydı?
O çok aradıkları, babalarının telefonlarından, ezbere bildikleri ücretli öğretmenlerinin telefon numarasını ödemeli arayan, arayıp öğretmenim -çok özledim- dedikleri öğretmenleri yok mu şimdi?
Yani şimdi yeni dönemde başka bir ücretli mi olayınız?
Peki, bu çocuklar şu an ne durumda biliyor musunuz? Özlem, hasret… Bu kavramları hep duyarız ama hepsi birer klişedir bize göre. Ama onlar çok özlüyorlar. Hem de çok.
Yani, yine mi inceldiği yerden kopuyor…
Bir dönüşle beklenen öğretmenleri yok mu artık?
Bir dönüşle merhamet bekledikleri…
Peki kazanan kim oluyor bu oyunda?
Çocuklar mı?
“Acaba bu öğretmen mi, yoksa geçen bizim köye gelmişti tüpçü mü?”
Yoksa ücretli öğretmen mi kazanan?
Aldığı parayı yollarda harcayan. Resmi tatilleri bile ücretlerden kesilen. Sahte okey misali bakış açılarına maruz kalıp, bir daha asla yaşayamayacağı hisleri tadan, özleyen, sadece çaresiz özleyen…
Ücretli öğretmen mi kazanan?
Peki kazanan kim öyleyse.
Devlet olabilir mi?
Bilmiyorum, belki. Tek bildiğim bir ülke savaş halinde dahi olsa en önemli sorun bu değildir bence. En önemli sorun eğitiminizin seviyesidir. Savaş olur biter kazanırsın kaybedersin. Ama senin insanın okuyamıyorsa, okutulmuyorsa; eğitim seviyesi vahimse bu asıl süngülü savaştır. Savaş sebebidir ya hu! Daha ne zaman anlaşılacak bu eğitimsizlik. He yapın o espiri geç kaldınız. Eğitim şart!
Okey masasında yancılar olur ya sen çay içersin o kahve söyler ya. Ortamda ona bir kin vardır ya. İşte öyle kinim var sisteme isyanım var ulaynn.
Şaka bir yana hiç olmamış gibi başlamak gerekir bazen. Her şeyi baştan alıp, “Açın kağıtları çıkarın kalemleri sınav yapacağım” dönemlerine bile inebilirsiniz. Hatayı temelde aramak sorunların çözümüne her an biraz daha yaklaşmaktır. Mesela köylerde arayalım hatayı, köy okullarında. Mesela Cemil abiyle işe başlayabiliriz. Benim çalıştığım köyün hademesiydi. Gelip üçte sobaya kömür atıyordu. Bekçi gibi onun gelmesini bekliyordum. “Abi canını yiyeyim senin, bu saatte atılmaz kömür. Hani kim var okulda. Kim ısınacak.” Adam saati biliyor mu ki. Bakın temele iniyorum. Daha aşağıya en aşağıya inmenizi gerektirecek sorunları da işleyelim. Mesela okuma yazma bilmeyen 4. Sınıf öğrencisini alın bakalım ele. Ücretli öğretmen mecbur geçirmiş, geçirmeyip ne yapacak. Geçirmese yaz tatilinde gelip ücretsiz stac yapacak. Hele bak bir bu eksikti ücretli öğretmenden istenene bakın ücretsiz stac. Bu arada klavyemde şu stacı tamamlayan alakasız harf yok kusura bakmayın. Stac!
Ve çocuk geliyor orta öğretime hayda burası neresi. Söyler misiniz, çocuk okuma yazma bilmiyor. Bu konuda ne devlet elinden geleni yapabiliyor ne de sözde veli. Veli diyorum adam benim adım yok Veli değil Mustafa diyor. Bilemiyorum kimden ne bekliyoruz. Asıl olan, nasıl ki bulutun suyu yağmasıysa eğitiminde sorunlarının temeline bulutun kapalı oluşundan çok suyu yağmasından yitik temelden başlayabiliriz. Yani herkes elinden geleni yapıyor mu asıl mesele? (J) Bu arada o boşluktan içeri bir kalem sokunca çözülüyormuş sorun. Bakın oluyormuş aslında. (J) bunu kopyalıyorum artık ne zaman lazım olur bilemiyorum. Yazımı şu an okuyan üstat Erdal Ustaya selam ederim. Olmamış olmamış yine atlamışsın konudan konuya diyecek. Erdal abi idare et da.
Sonuç olarak bu yazının başlığını siz koyun derim. Ben kayıp kent diyeceğim her defasında. Siz mücadele deyin. Siz bir Pazar yazısı deyin mesela. Ücretlinin sorunları diyebilirsiniz. Ne bileyim bu ne kadar saçma bir yazıydı ola, da diyebilirsiniz. “Kardeşim bu yazının ana fikri ne? Bu yazı nereye gidiyor” diye mi soruyorsunuz!
Organize işler de buna benzer bir sahne vardı. Tabutçunun sahnesi.
Adamlar sahte tabutu alıyorlar omuzlarına ve çıkıyorlar dışarı. Kahvede bunu gören herkes koşuşturuyor tabi o sırada malum şahıslar araklıyor yardıma gelen halkı. O sırada yol bir yere kadar geldikten sonra önde ki adam sorar “Kardeşim cenaze nereye gidiyor bu cenazenin sahibi kim.” O sırada tabuttan bir deli çıkıyor lunaparka diyor. Organize İşler araklayanlarla araklananların hikâyesidir.
Bu yazı lunaparka gitmiyor tabi, aslında olsa oraya da gideriz.
O kadar eksiği var ki güzel kentimizin nereden girsem bir eksiğe bağlıyorum.
O zaman bende bir soru sorayım. Peki, Ardahan nereye gidiyor?
Bilmiyorsunuz kayıp giden yıldızların şarkısı gibiyiz.
Sadece dokunsanız ağlamaklıyız. Belki ciddi baksak arkamıza göreceğiz halimizi fakat çorba pişiyor ya boş verin…
Kısacası tabutun içinde ölülerle diriler.
Güzel Kentimin içinde yaşayan ölüler ve diriler.
Ya tabutu taşıyanların içinde olacaksınız.
Ya tabutun içinde.
Ya da bu işi organize eden.
Ben genelde tabutu taşıyanların içinde oluyorum.
Ya siz, siz nerede olacaksınız?
Aha ben yazıya başlık buldum. Bu tabut nereye gidiyor.
Nasıl ?

Esen Kalın.
Kayıp Kent.
alikayaardahan@hotmail.com


Yazarlarımızı okuyor musunuz?
Ardahan Öyküleri/Yılmaz Yalçıner
Yanlış palto...

Yalçıner Yılmaz  Bir hayatı yaşıyoruz,
Ve onu anlamaya çalışıyoruz...
....Müfettişler o kış teftiş için tam da soğuğun göbeğinde geldi. Spor Bakanlığının olağan denetlenimiydi. Müfettişlerin başında ki kır saçlı:
- Böyle bir duvara toslamamıştım. diye itiraf da bulundu.
"Gardaş Can'a," toslamıştı, ikinci ve yaşlı müfettiş. Gardaş Can'a:
" Oğlum şuradan sana zahmet bir yeni Harman sigarası alsana! diye.Rica ile karışık istirham da bulundu adamcağız.
Spor Bakanlığının geçici binası yerinde değildi gene şimdiki gibi gezideydi. Gardaş Can adıyla andığımız kahramanımız.
Cigara alacak ya ve de müfettiş neticede misafir; Ardahan'ın konukseverliği de mevzu bahis değil mi? Gardaş Can kaş yapacak! Kaş yaparken göz çıkarmasın?
Bir hayat yaşıyoruz!
Onu anlamaya çalışıyoruz!
Anlamlandırmak içinse çabalıyoruz!...
.....Gardaş Can; hayatı kendi zehminde anlamak isteyen ve anlamlandırmak isteyen karakterde bir insandı. Kaç kişi böyle bir "Varolma" serüvenine atılabilir? Sıradan ve sıralı yaşamak etli ye sütlü ye karışmadan, ona uyma! Buna uyma! Şeklinde dığarlanıp gitmek. Yokuşun dibinde o kadar birikmiş hıbar var ki biri de sen oluver ne olacak?...
Çok ilerde bir zaman; bu zamanın nefesinde çalınmış bir melodi yığını, soğukta çalınırken donuvermiş ve kakaçlamış müzik kompozisyonu, sıcağı bu yazın görünce çözülüverdi ezgi:
Dıdıdı...
..Dııdııııdı!..
...Ve:
Kemanlardan yücelen; nınınınnn! Keman sesleri.
Ardahan Kalesi büyük mü büyük! Bir Senfoni Orkestrasını sahneliyor. Kalenin içi yüz binlerce çalıcı ve çalgıcı ile dolu. Mümkün olmayan boyutta her şey çalınıyor. Beethoven, Straaus, Çobanoğlu, Taşlıova... O bırakıyor öbrü alıyor. Bir duran dinelen yok! Abes ve saçma iki yarışkan kardeş gibi. Her şey çok Absürd...
Trombet
Trombon
Keman
Zil
Davul
Kontrbas
Rebab-ı lir
Aklına ne gelse var. Çalıyor sazlar eski yeni ne varsa.
Bu soğukta kakaçlayan konser...
Çözülüp; püf uçup giden müzik bu.
"Gardaş Can" Meğer müfettişin paltosunu giyinip; cıgara almaya gitmesin. Ciğerin yanmasın, Gardaş Can senin!
Yaşlı Müfettiş: "Sıtkı; müsdahdemin sırtında ki palto senin mi?"
- Evet!
Neyse anlaşılmayan durum anlaşıldı!
Gardaş Can'ı tanıdılar ve sevdiler!
Onun tarzıda bu dediler! Gardaşcan sehven paltoyu geymiş. Hayatı bu kadar ciddiye almış, bileceğiniz.
..... Bir hayat yaşıyoruz; Ve onu anlamaya çalışıyoruz, dedi genç müfettiş. Müfettiş'e mülkiye yıllığında "Filozof" dermişler.
Gardaş Can hayatı bu şekil de anlamakla beraberliğinde aynı yaşadı !

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan