Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 36
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 6 Gün Gelmedi
abdullahank 108 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 224 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 236 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
Üç yorum
Yazar Fakir - Şubat 17 2014 - 09:53:17
bir şehir efsanesi/Engin Kasap

Engin Kasap Olayın kahramanı, iki üniversite öğrencisi...
Aralarında geyik muhabeti yaparlarken, düğümlendiği durumlardan birinde
Bizim bu iki kafadar bir iddiaya girer.
Delikanlılardan biri, odanın tavanının tam ortasındaki asılı olan ampulü ağzına tamamen sığdıracağını iddia eder.
Evet evet yanlış okumadınız, hani bildiğimiz yüz mumluk ampulu.
Ve ağzına sığdırır da.
Engin Kasap Ancaaak bir sorun vardır ki, ağzına soktuğu ampulu büyük uğraş verdiği halde çıkaramamaktadır.
Arkadaşı hayret eder, bu nasıl bir iş diye!
O da evde bulduğu başka bir ampulu ağzına sokar...
O da uğraşır ama çıkaramaz.
Bunun üzerine iki kafadar hastanenin yolunu tutmaya karar verirler.
Ağızlarında ampul olduğu halde bir taksiye atlarlar.
Konuşma zorluğu çekerek güya taksiciye dertlerini anlatırlar.
Taksici bir taraftan gülme krizi geçirirken, bir taraftan da "Nasıl olur abi ya, uğraşsanız çıkar, bir asılın şuna, şaka mı yapıyorsunuz?" diye söylenmektedir.
Neyse...
Akşamın bir yarısında hastanenin aciline gelirler.
Taksici onları bırakıp oradan ayrılır.
Doktorlar, çocukları beklemeleri için bir odaya alır.
Veee aradan onbeş dakika geçmeden taksici kapıda görünür; tabii ağzında bir ampulle.
Taksici çocuklara inanmamış, açık olan bir marketten ampul almış ve nasıl olur diye denemiş!
Şimdi anladınız mı "Ampul Partisi"nin Türkiye'de nasıl iktidara geldiğini?
Bir şey olmaz diye herkes denedi ve gördük çıkaramıyoruz..!
----------- sakın denemeyin--------------

BATILI AYNALARDA DOĞULU GÖLGELERİN DANSI

Alper Akçam **Alper Akçam

13 Haziran 1910 günü Avam kamarasında konuşan, sicilinde Başbakanlık, İrlanda İçişleri Bakanlığı ve İskoçya Bakanlığı bulunan İngiliz politikacı Lord Arthur James Balfour şöyle diyordu: “Her şeyden önce olgulara bakın. Batılı uluslar, tarihte ortaya çıkar çıkmaz, … kendilerine özgü erdemleri edinip… kendi kendini yönetme yetilerinin ilk ilkelerini sergilediler,… Genel deyişle ‘Doğu’daki Şarklıların tarihine bir göz atın, kendi kendini yönetmenin izine rastlayamazsınız. (…) Bu büyük uluslar için –büyüklüklerini kabul ediyorum- bu mutlakiyetçi yönetimin bizim tasarrufumuzda olması hayırlı mıdır? Hayırlıdır derim ben” (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 42-43)
Lord Balfour’un söyleminde dile gelen, emperyalist Batı’ya ait bu bakış açısı, o dünyanın siyasal ve sivil toplumlarında, askeri casusluk örgütlerinden okullarına, tüm kitlelerin zihniyetinde kendisine silinmesi mümkün olmayan bir yer edinmiştir. Aradan geçen yüz yıl içinde, Doğu coğrafyaları, Batı’nın kendi gönlünce yönlendirdiği, kendi iradesi ürünü metinler üzerinden bir kan, ateş, iç savaş ve toptan sömürü alanına dönüşmüş bulunmaktadır.
Batı dünyasının hep önem verdiği İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, on iki ciltlik Study of History adlı yapıtının 1954 yılında basılan 8. cildinde önemli değerlendirmeler yapar. Perry Anderson, Toynbee’nin postmodern çağa başlangıç olarak gördüğü saptamalar arasında yer alan ve üzerinde önemle durduğu bir olayı vurgulamıştı: “…Batı dışındaki entelijansiyaların, modernliğin sırlarına vakıf olup bunları Batı’ya karşı kullanma yolundaki çabaları… Toynbee’nin, postmodern çağın başlangıcı konusundaki düşünceleri, bu ikincisi üzerinde yoğunlaşıyordu. Verdiği örnekler, Meiji Japonyası, Bolşevik Rusya, Kemalist Türkiye ve yeni kurulan Maocu Çin’di.” (P. Anderson, Postmodernitenin Kökenleri, s 12) Bu dört örnekten birisi olan ve çoğu Batılı tarafından dünya üzerindeki yeri bile bilinmeyen Türkiye, o tarihten itibaren önemli bir kara parçası olarak dünya gündeminin en önemli yerlerinde bulunmaya başlayacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti, Batı’nın şaşkınca açılmış gözleri önünde dişiyle, tırnağıyla bir ulusal bağımsızlık savaşı vermiş, daha sonra da Köy Enstitüleri gibi, dünyada eşi benzeri bulunmayan bir kültür ve eğitim atılımıyla da kendi coğrafyası ve halk kültürü ile evrensel bilgi ve estetiği buluşturmayı başarmıştı. Bir anlamda, Batı ve Doğu kültürleri arasında özgün ve eşsiz bir kültür köprüsü kurma yoluna girmişti.
Kendisi de bir Mevlevi dedesi olan, 500’ün üzerinde Batı ve Doğu klasiğini Türkçe’ye kazandırarak önemli bir kültürel girişime imza atmış Maarif Vekili Hasan Âli Yücel, 3 Temmuz 1941 tarihinde Ankara Devlet Konservatuvarı’nın ilk mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada başka ülkelerden sanatçılara ait yapıtların Ankara’da seslendirilmelerine değinmektedir. “(…) Ben Doğu ve Batı diye bir fark görmüyorum. İnsan eseri, insan ruhunun iştiyakları, kaygıları, korkuları zaman ve zemine göre değişse de özünde bir ayrılık varsa o, tutulan yol ve usüldendir. Garplı kafasının metoduyla duymasak şarklıda bu özü bulamazdık. Meselâ Mevlâna’nın Fîhi mâ fîhi kitabını Goethe’nin Eckerman’la konuşmalar’ı gibi okuyorum. İkinciyi okumaya alışmasam, kim bilir birinciyi şimdikinden daha az başarı ile söktürebilirim”
Köy Enstitüleri kurucusu, halk kültüründeki çoğul ve üretken gücü enstitülerde başarıyla kullanan, Âşık Veysel’i, Daimi’yi usta öğretici olarak enstitülerde çalıştıran, enstitü şenliklerinde sahneye karşı çıkıp oynayanla izleyeni buluşturan, enstitülerde bir köy şenlik havası yaşatan Baba Tonguç, “Elimden gelse, bütün dünya okullarının programlarına insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders koyardım” diyordu.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden Batı dünyası ile “bütünleşme” yoluna giren Türkiye’de, uluslararası finans kapital ve onunla rezonansa gelmiş yerli ortaklarının ilk icraatı, Köy Enstitüleri’ni kapattırmak oldu. O tarihten sonra, Türkiye ekonomisi de politikası da dikiş tutmayan yamalı bir çorabın tersine döndürülmesine benzedi. Kırsal alanlar şehirlere taşındı, üreten bir toplumun yerini tüketen ve taklit eden bir kültür aldı.
Altmış yılı aşkın bir süre iniş çıkışlarla giden bir siyaset karmaşasından sonra, 2002 yılında kurulan bir siyasal parti, altı ay gibi kısacık bir süre içinde iktidar koltuğuna oturarak Batı dünyasının yalnız Anadolu coğrafyası değil, Müslüman Asya ve Afrika’da da askeri ve ekonomik çıkarlarının savunucusu durumuna geldi. Türkiye Cumhuriyeti iktidarını temsil eden güç tarafından, halk yığınlarının doldurduğu meydanlarda, bir zamanlar İngiliz ajanları tarafından kurdurulmuş, Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bir coğrafyada Batılı istihbarat örgütleriyle birlikte önemli etkinliklere imza atmış Müslüman Kardeşler’e selam gönderiliyor, Asya’dan Afrika’ya uzanan binlerce okul ağıyla farklı dilleri konuşan genç kuşaklar Türkçe olimpiyatlarda buluşturuluyordu…
Üzerinde yıllarca çalışılmış, son on iki yıldır da dünyayı sarsmayı başarmış bu büyük politik ve kültürel gücün arka planı, son aylarda ortaya çıkan bir kavga ile gün yüzüne çıkıverdi.
Her ikisi de Doğulu ve Doğu’ya özgü, İslami söylem üzerinden politika yapan bu iki güç, Batılı yayın organlarında ilgiyle izlenen amansız bir mücadeleye girişti. Ayakkabı kutularından yatak odalarındaki para makinelerine uzanan, dindar bir politikaya yakıştırılması mümkün olmayan görüntüleri, cemaat ağıyla göreve getirilmiş paralel bir devletin varlığının ülkenin en yetkili ağızlarından itiraf edilmesi izledi. Adına demokrasi deniliyor olmasına karşın, demokrasilere özgü erkler ayrılığının yerinde yeller estiği, kalan kırıntıların da yok edilmesi girişimleri gözler önüne serildi. Savcısını dinlemeyen polisler, komşu ülkedeki iç savaşa cephane taşıyan kamyonları aratmaya kalkıştığı için görevden alınan savcılar çıktı ortaya…
Yıllardır ABD’deki bir çiftlikte koruma altında yaşayan cemaat temsilcisi, 21 Ocak 2014 tarihinde Walt Street Journal’a yaptığı açıklamada, son iki yılda tersine dönen demokratik süreç nedeniyle duyduğu üzüntüyü dile getiriyor, AKP iktidarının lideri de Türkiye’de yapılan büyükelçiler toplantısında ve arkasından gittiği Brüksel’deki AB salonlarında paralel devlet yapısı üzerinden cemaate yükleniyordu.
Kürt meselesinden Suriye’ye birçok olayda iki gücün bakış açıları arasında önemli farklılıklar oluşmaya başlamış, yolları iyice ayrılır olmuştu. Cemaat ABD, AKP ise AB üzerinde etkili olabilme arzusunu öne çıkarıyordu.
Bir şekilde, öküz ölmüş, ortaklık bozulmuştu. Ancak, her iki kanadın da mücadelesinde asıl hedef, kapitalist Batı dünyasına kendi haklılığını kabul ettirebilme ve Batı karşısında “temize çıkabilme” idi…
Yazık olmuştu bu ülkede milyonlarca insanın kanı, canı pahasına kurulmuş Cumhuriyet’e, yazık olmuştu Batı ve Doğu kültürleri arasında insancıl bir köprü oluşturacak Köy Enstitüleri’ne…
İnsanlık tarihi, Batılı aynalarda, Doğulu gölgelerin dansını izliyordu…
28 Ocak 2014

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin
Yazarlarımızı okuyor musunuz?
HEJİN'İN PİPİS SEVGİSİ VE HÜZÜN

Osman Kamacı Keskin soğukların başladığı akşamın ilk saat'leriydi. İşten yeni dönmüş, arabamı park etmek için uygun bir yer aramaya başlamıştım. Çok geçmeden oturduğumuz apartmanın önüne park ederek eve girmek üzereydim ki, yan bahçeden gelen yavru kedi seslerini duyunca geri döndüm. Bakındım etrafa... Hiç bir şey görünmüyordu. Merakıma yenik düşerek sesleri takip ettim ve sonunda ulaştım masum yavrucaklara.
Gördüğüm manzara karşısında şaşırmış, elimdeki çanta ve bilgisayarı eve bırakarak tekrar indim. Birbirine sokulmuş, tir tir titreyen ve daha bir kaç günlük oldukları açılmamış gözlerinden anlaşılan üç yavru kedi çaresizce ciyaklayıp duruyordu. Anlaşılan oydu ki, anneleri uzun saatlerdir onlara süt verememişti. Bunu evden ılıtarak getirdiğim sütü önlerine koyduğumda adeta saldırarak içmeye başlamalarından anlamak mümkündü. Duvarın bir kenarına korumasız bir halde terk edilmiş olmaları, buz gibi havada ölümle yüz yüze olduklarını gösteriyordu. Gökhan zaman kaybetmeden yakındaki bakkalda bir karton koli getirdi. Ardından evden aldığı bir kaç yumuşak bez parçasıyla içini düzenleyerek el birliğiyle yerleştirdik yavru kedicikleri, belki anneleri gelir diye... Karınları doyduktan sonra kolinin dip kenarında bir araya gelerek, soğuktan korunma güdüsüyle birbirlerine sokuldular. Bir kaç gün bu şekilde takip ederek beslenmelerini aksatmamaya özen gösterdik. Ancak, buna rağmen bir süre sonra yavrulardan biri rahatsızlandı. Hiç düşünmeden üçünü de yanımıza alarak Veterinerin yolunu tuttuk. Veteriner kontrol sonrasında bir şurup vererek, mamalarına karıştırarak içirmemizi önerdi. Ancak bütün çabalarımıza rağmen, hasta olan yavruyu kurtaramadık. Bu arada anneleri hala ortalarda yoktu. Muhtemelen bir arabanın altında kalarak ölmüş veya sokak köpekleri tarafından parçalanmış olabilirdi. Anne Kedi'lerin yavrularına olan düşkünlüğü düşünüldüğünde, daha yeni doğurduğu yavruları bu şekilde tehlikelere karşı korumasız ve yapayalnız bırakması mümkün görünmüyordu. İki yavrunun beslenme ve bakımları düzenli olarak takip edildi ve iki haftalık oldular. Artık oynamaya zıplamaya başlamış, yerlerinde duramaz olmuşlardı. Derken bir kaç gün sonra yavrulardan biri daha zayıf ve hareketsiz düşmeye başladı. Ne yapmaya çalıştıksa onu da hayatta tutmayı başaramadık. Böylece elimizde sadece bir sağlıklı Osman Kamacı yavru kaldı. Artık onu bu şekilde hayatta tutamayacağımızı görmüş, dışarıda bırakarak diğer kardeşleri gibi ölüme terk edemeyeceğimizi anlamıştık. Geçte olsa isabetli bir karar alarak balkonumuzda bir köşe düzenledik ve yaşaması için bir şeyler yapmanın gerekli olduğuna kanaat getirdik. Günler, haftalar geçti. Yavru kedimiz günbegün gelişti, büyüdü sevimli bir kedi oldu. Artık evimizin maskotu olmuş, dört yaşındaki dünyalar güzeli Hejin'imiz tarafında Pipis ismiyle onurlandırılmıştı. Hejin, kardeşimin dört yaşında, gözlerinde zekâ fışkıran dünyalar tatlısı ve evimizin neşe kaynağı bir şirine. Kediye başta temkinli yaklaşsa da, bir kaç gün sonra alışarak, pisipisi diye seslenerek sevmeye başlamış, fakat pisipisi demekten zorlanarak, pipis deme kolaycılığına kaçmıştı. Ve böylece evimizin maskotu bir anda Hejin'in telaffuz şekliyle Pipis olmuştu.
Çok zeki bir Kedi olduğu, çocuklarla farklı, büyüklerle farklı oyunlar oynamasından anlaşılan Pipis, işten dolayı üzerimde oluşan olumsuz elektriği alıyor, stresten arındıran bir tedavi aracı olmayı başarmıştı. Gerek Gökhan, gerekse Aylin ve ben olalım, daha evin kapısından ayağımızı atar atmaz sırnaşır, oyun oynamak için sabırsızlığını gösteriyordu. Bu davetkâr şirinliklerine hiç birimiz daha fazla dayanamaz, kollarımıza alır, dakikalarca oyun oynayarak, gönlü olsun diye elimizden geldiğince eğlendirirdik Pipisi. Bir üst dairede oturan Hejin hemen hemen her gün aşağıya iner, birbirini anlayan iki yaramaz çocuk gibi, yorulana kadar evin içindeki koltuk ve kanepelerin arkasına kaçışarak saklambaç oynarlardı. Pipis'in kimi zaman balkondaki mermerin üstüne çıkarak sokaktaki kedilerin oradan oraya koşuşturmasına gıpta ile baktığına şahit oluyorduk. Bundan dolayı kediniz balkondan düşecek diye defalarca kapı zilimizin sokaktan geçenler tarafından çalındığı oluyordu. Oysa bir gün balkonda temizlik yapan Nazan'ın kazaen paspası silkelemesi sonucu üçüncü kattan zemine düşmesi dışında hiç düştüğü olmamıştı. Nazan bu talihsiz kaza karşısında çok üzülmüş, sol bacağında oluşan ezikten dolayı aksamasına kahrederek suçluluk duygusuyla günlerce kıvranmıştı. Bu durum fazla sürmemişti. Bir kaç gün sonra ayağı tamamen iyileşmiş, normal yürümeye başlamıştı Pipis.
O akşam pipisin halinde bir gariplik vardı. Eve yorgun döndüğüm saatlerdi... Kendimi koltuğa atmamla ellerime, ayaklarıma dolandı ve yumuşak ısırıklar atarak benimle oynamak istedi. Onun bu isteğine cevap vermeyince hiç olmadık bir şey yaptı. Omzuma oturdu ve başladı alın kısımlarımdan zımpara gibi tatlı diliyle yalamaya. Bu davranışı beni çok etkilemiş, ona kayıtsız kalmayacağımı gerektirmişti. Hemen kucağıma aldım ve kulağına bir iki sevgi sözcüğü fısıldamaya başladım. Ben elimle sırtını ve başını ovalayarak severken, o mırlamaya devam ederek, adeta bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Sanki bir veda ritüeliydi, bütün yaşananlar. Pipis'in bu davranışı sanki ona göstermiş olduğumuz ilgi için bir teşekkür, bir minnet duygusunun dışa vurumu gibiydi.
Ertesi sabah onu uyandırmadan, sessizce işime gittim. Sıkıcı bir gündü. Her an bir yerde kötü bir haber gelecek diye istim üzerindeydim ve güne endişeli başlamıştım. Üzerimde oluşan ve sebebini bir türlü anlayamadığım gerginlikten dolayı sabah kahvaltımı bile yapamamış, içim tir tir titriyordu. Yaşadığım bu dayanılmaz sıkıntı, bir kaç saat sonra çalan telefonla doruğa ulaştı. Korkularımın zirve yaptığı o anda, ahizenin karşı tarafında Nazan'ın nasıl anlatacağını beceremeyen ağlamaklı sesi duyuldu. Hem anlatıyor, hem de hıçkırıklarla vicdani rahatsızlığını ortaya koyuyordu. Anlattıkları karşısında büyük bir şok yaşamış, adeta nutkum tutulmuştu... O an Sadece Pipisi koruyamadığından dolayı Nazan'a bir beddua ettiğimi hatırlıyorum.
Bir anda dairenin kapısını açık bulan Pipis, balkon mermerinin üzerindeyken gıptayla baktığı sokağın cazibesine kapılmış, kendini dışarı atmıştı. Nazan'ın ısrarlı Çağrılarına bile aldırmamış, kapıdaki diğer kedilerin arasına karışmakta tereddüt etmemişti. Sokağa pek alışık olmayan Pipis, ne yapacağını bilmez acemi bir çaylak gibi şaşkın şaşkın, sağa sola koşmaya başlamış. Diğer kedilerin yadırgar gibi karşılayarak peşinden koşması Pipis'i korkutmuş ve o an yoldan geçen aracın gelişini görmeyecek kadar telaşlandırmıştı. Hızını kesmeden gelen araç yoluna devam ederken, Pipis kafasına aldığı darbeyle kanlar içinde yerde can çekişmeye başlamıştı.
O haliyle veterinere yetiştiriyorlar. Kırık falan yok, fakat iç kanama teşhisiyle eve geri getiriliyor. Akşam eve girdiğimde sesime tepki vermeye başladı. Açtım kafesini, aldım kucağıma Pipisi. Adeta bir çocuk gibi sarıldı patileriyle... Şişmiş başını omzuma dayamış, acının izlerini haykıran bakışlarıyla bana yardım et der gibi gözlerimin içine bakıyordu. Bu durum karşısında çaresiz ve sözün bittiği yerdeydim artık. Nemlenen gözlerimin arkasındaki acıya tutunmuş, çaresizliğin dayanılmaz hafifliğine sürüklenmiştim. Her zamanki gibi elimi üzerinde gezdirerek, direnmesini, hayata sıkı sıkı sarılmasını fısıldadım kulağına. Ve Pipis artık beni dinlemiyordu... Acılarından arınmışçasına gevşedi, uyur gibi boylu boyunca kendini bıraktı kollarıma. Bu manzara karşısında evin içine bir ölüm sessizliği yayıldı, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü Hejin'in sevgi kaynağı, evimizin maskotu Pipis hepimizi büyük bir hüzünle baş başa bırakmış, anne ve kardeşlerinin yanına gitmeyi seçmişti.
Bizi affet Pipis...
Seni korumayı beceremedik...

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan