Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 40
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 6 Gün Gelmedi
abdullahank 108 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 223 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 235 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
ZAMANINI YİTİRMİŞ SAAT
Yazar Fakir - Mayıs 17 2014 - 10:44:41
ZAMANINI YİTİRMİŞ SAAT

Alper Akçam Gece yarısını geçmiş olmalıydı zaman. Yapılar bir bir ışıdı pencerelerinden. Tüm evleri bir bir uyandı kasabanın. Gecenin karanlığına kargacık burgacık bulmaca yolları gibi dağılıp gitmiş sokaklar, kenar sokaklara ha düştü ha düşecek, sekerek sıralanmış işçi evleri, ortadaki caddelerin iki yanında bulutların gölgelerine sığınmış koca apartmanlar; yan yana yanan ışıklarıyla el ele durdular uyanınca. Öyle durup bir baktılar öte yandaki, girişteki koca fabrikaya doğru.
Sonra, tüm kasaba, yapılarıyla fabrikaya doğru yöneltince duruşunu, bakışını, bilinmeyen bir şeyden korunmak için sanki, ürperdi, toparlandı, büzüştü. Fabrikanın yanmış kömür, is ve demir tozu kokan dumanı, uzun zamandır bu ânı beklermiş gibi, çıkıp geldi bacalardan. Çıkıp geldi kahverengi kahverengi kokan duman, kasabanın tüm ışıkları bir bir yanıvermiş yapılarının üstüne. Kasabanın kirli yapılarıyla fabrikanın o isli ruhu sımsıkı kucaklaşıverdi. Demir kokulu duman, aldı tüm kasabayı kanatlarının altına, kuzeydeki dağların eteğine doğru götürdü. Titreyerek ve esneyerek uzaklaşan silik bir görüntü oldu kasaba. Gitti, gitti, dağın yamacına, bodur çalıların, bir türlü boy atamamış çamların altındaki boşluğa oturdu.
Kasaba fabrikasız, fabrika da kasabasız hiçbir şey olduklarından, bir şey olabilmek için olacak, sıkı sıkı kenetlendi fabrikanın dumanıyla kasabanın yapıları.
Uyananlardan kimisi karanlık bir kuyuya düşermiş gibi duyumsadı kendini. Yatağının kenarından tutundu. Yanında yatan kocanın ya da karının soluğunda boşalmış mideden gelen acı kokuyu duyunca iyice uyandı; şaşırdı. Bu uyanmak da neyin nesiydi bu kör gecenin sağır ortasında? Karabasan bile görmemişti de onu uyandıran neydi? Ne susuzluk duyuyordu, ne de açlık... Sidik sıkıştırması da yoktu. Ramazan mıydı acaba? Yooo... Aylar olmuştu ramazandan çıkalı ve daha aylar vardı Üçaylar'a... Sonra ne bir davul gümbürtüsü, ne mutfaktan, alttaki, üstteki, yandaki komşulardan bir tabak kaşık sesi...
Bir kadın, uykusunun en derin yerinde, anason ve yoğun sigara dumanıyla yanık makine yağı kokan iri ve kıllı bir beden yine üstüne çıkmış gibi irkildi; yüzünü buruşturup "Üüüüf" demeye hazırlandı... Caydı sonra. Kimse yoktu ki üstünde! Hadde işçisi kocası yatağın öbür başında, kahveden saçlarıyla taşıdığı sigara dumanlarına ve ayakaltında ezilmiş izmarit parçalarına sarınmış yatıyordu. Anason kokusu yoktu üstünde başında, iki aydır aylığını da alamamıştı adam zaten. Kirayı da verememişlerdi iki aydır. Liseye giden kız yağmurlara pardösüsüz yakalanmış, ortaokuldaki oğlan saç tıraşı olamadığı için okuldan kovulmuştu. Hiçbiri değildi bunların, hiçbirisi neden olamazdı uyanmasına. Başka bir şey vardı. Çok başka... Derin bir soluk aldı doğrulurken. “Sen de uyanık mısın?” dedi kocası. Yataktan inerken gözlerini ovuşturdu, elektrik düğmesine uzandı.
Kimisi balkona attı canını, kimi pencerenin camını açtı. Kasabanın güney girişindeki fabrikadan çıkagelip tüm kasabayı sarmış o bildik, demiroksitli kasaba gecesinin rengi, sesi, kokusu aynen eski geceler gibi... Her sokakta bir yenisi dikilmeye başlamış, apartmana benzemek için aya ve yıldızlara tutunmaya çalışan beton yapılar da oldukları gibi duruyor. Sokak ortalarına uzanmış kum yığınları, ağzına kadar dolup taşmış ağır ekşi kokulu ve paslı çöp bidonları, bidonların içinde yanarak oynaşan kedi gözleri, eğri büğrü elektrik direklerinin gölgesinde düşük kuyruk, sarkık kulaklı uyuz itler...
Karşı evin alt katındaki bebe, gece yarısında bir gaz sancısıyla uyanmış, bir üst kattaki astım bronşitli ihtiyar soluklanabilmek için pencere kenarından tutunmuş. Daha üst kattaki kız kurusu, bu ay üçüncü kezdir sigorta hastanesinin ilkyardımına elleriyle dişleri doyumsuz ruhunun üstüne kilitlendiğinden götürülmüş, nöbetçi hekimine göre, ya bir serum takılmış, ya can yakan yararsız bir iğne yapılmış, ya sıkı bir tokat atılarak geri çevrilmiş; az önce de hastane ilkyardımını birbirine katmış sakallı babanın bağırmalarını, tüm hastaneye ana avrat sövmelerini, kızın anasının yapma hacı sana yakışmıyor diyen yalvarmalarını, senin de hacının da, bakacaklarsa adam gibi baksınlar, ne bu kız ikide bir düşüp bayılıyor diyen tükürüklü terslemelerini de artlarından sürükleyerek eve geri dönmüşler.
Çay kenarında gece boyu çalışan demir haddehanelerinin uğultusu, gece vardiyasındaki işçilerin uykusuzluğu, yüzlerin iki günlük tıraşsız buruşukluğu, yağa ve toza bulanmış pantolonların yaması, çorapların topuktan taşmış yırtığı... Ter damlacıklarıyla kaplanmış tasalı alınlar, ustabaşıların yazıhanede demlediği zifir çaylar, yağlanıp ziftlenmiş ellerin üzerinde dolanan solgun ışıklı aylar... Gömlek ceplerine tıkıştırılmış buruşuk kirli paketlerde küçücük bir iş arası gözleyen ucuz sigaralar... Kütük demirleri akıcı korlara dönüştüren cehennem sıcaklığındaki fırınların kapaklarından taşan ışıltı, çubuk demirlere inen makaslarda o tek geceyi on binlerce parçaya bölen şarkılı bir şıkırtı...
Kasaba girişindeki koca fabrikada, karanlık yapılarla paslanmış sac çatılar arasında amaçsızca dolaşan yük trenleri; vardiya işçilerinin çalışmakla çalışmamayı, uykuyla uykusuzluğu karıştırmış gölgeleri; uzun bacalardan yukarı tırmanırken yorulup gevşemiş ağarık fabrika dumanları; tüm sesleri, görüntüleri önüne katıp kasabanın üstüne kovalayan çorak dağ esintileri...
Yukarı mahalleden uykulu bekçi düdükleri...
Kasabada uyanan uyanana bu gece... Uyanan uyanana bakıyor şaşkınlıkla, ne kadar çok evin uyanık, ışıklarının yanık olduğunu görüp gözlerini ovalıyor. Bir şaşkınlık, bir sersemlik, evden eve, sesten sese, ışıktan ışığa, sokaktan sokağa, semtten semte bulaşıyor.
"Baba saat susmuş!" diye ünledi gecenin bir yarısına şaşkın uyanakalmış çocuğun biri! Çın çın öttü ses, ışıklı tüm camlarda titredi, yapıların duvarlarına vurdu vurdu geri geldi. Sokağa düşmüş bir pencere aydınlığının beyaz tülünü ve göz nuruyla işlenmiş alt dantelini yaladı; yapraksız kalmış ağaç dallarında dolandı, kuzeydeki yamaçlara doğru kaydı. Kasabaya şemsiye gibi inmiş demiroksit tozlarını da taktı arkasına, kasabanın ortasında koşup duran kirli çayla birlikte akıp gitti batıdaki ıhlamurlu koyaklara, Yenice köylerine doğru.
Kimse bilemedi bağıran çocuğun kim olduğunu; kimsenin çocuğu değildi sanki de, herkesin de çocuğuydu.
Evet, saat susmuştu!
Geri dönüp yataklarına uzandı tüm kasabalılar. Döndüler yataklarına; bir kez daha döndüler yataklarında. Yok! Olmuyordu. Dön baba dön, kimseyi uyku tutmuyordu. Demek onca alışmışlardı Radyocu Ali Usta'nın kasabanın ortasındaki elli metrelik o beton sütunun üstüne diktiği koca saate.

Devamı sayfa 4’te

Her yarım saatlerde bir kez, saat başlarında da saatine göre ve hiç kimseyi uyandırmadan zamanı yumuşacık okşayan, yıllardır uyuyanları da uyanıkları da burada yaşıyor olmanın sıcaklığına çağıran saat susmuştu...
Ali Usta çürük iş yapmazdı ama...
Olan olmuştu işte... Onca uğraştan sonra kasabalarını il yapmayı başarmış kasabalı ağız alışkanlığıyla hâlâ kasabalı gibi konuşuyordu zaten, kasabadaki tüm şeyler de, bir ilde değil de bir kasabada yaşarmışçasına duruyor veya ağır aksak deviniyordu; ve şimdi de il olmaya yakışan sayılı şeylerinden birisi, saatleri susmuştu...
Geceden sabaha hiç durmaksızın yataklarında dönüp durdu o gece kasabalı. Zaman saatsiz bir uyku olup gözlerinin önünden akıp akıp geçiyordu ama kasabalı uykuya tutunamıyordu. Saatin susmuş olmasının dışında da kötü giden bir şeyler olmalıydı. Sabaha öğrenecekleri bir haber gibi...
Öğrendiler. Kasaba esnafından, kasabanın yerlilerinden, kasabanın ortasındaki saati kuran Radyocu Ali Usta, “Hakkın rahmetine kavuşmuş”tu!
Bir önceki akşam, boz dağların gri esintileri bir uçtan göz edip de dükkân kapanma saati yaklaşınca bir el gelip kavramıştı Ali Usta'nın göğsünü. “Erken kapatalım bugün Orhan” demişti usta, oğluna... “İyi değilim...”
İyi değildi Ali Usta. Aylardır iyi değildi. İşlerin kötülüğü, borçluların uzak kaçması, kendi kabaran borçları, ülkeyi ve kasabayı sarmalamış sarsıntı binip üstüne, basıyor olmalıydı Ali Usta'nın göğsüne. İlk kez duyuyordu böyle bir şeyi babasından Orhan. Ortanca oğluydu Ali Usta'nın... Onu almıştı yanına Ali Usta. Kasabanın kenarındaki bahçeli evde altlı üstlü otururlar. Kırk yıllık eski Opel'le gidip gelirler çarşıya. Kırk yıllık küçücük bir Opel kullanır Radyocu Ali Usta. Yelek cebindeki baba armağanı Serkisof saat yetmiş yıllıktır. Yürüyen tarihtir sanki Ali Usta; zamanın yanına yaklaşmaktan korktuğu yaşayan tek şey... Aslolan zaman değil de radyodur, saattir, daktilodur, kollu hesap makinesidir sanki kasabada. Her şey olduğu gibi durur da zaman eskir orada. Komşu dükkânlarda, mahalle bakkallarında ülkenin çoğu yerinde serisi çöpe karışmış, çoğunun markası silinmiş, en yenisi eski Facit marka kollu hesap makineleri, yazıhanelerde müzelik olmuş daktilolar çalışır. Tümünün üstünde Ali Usta'nın usta elleri durur, yürür, ses verir, tuşlarda gezinir. Daktilo tıkırtılarında, radyo türkülerinde, kollu hesap makinesi seslerinde, kırkıncı kordonları da yıpranmış, camları çizilip sararmış saat zembereklerinde Ali Usta'nın elleriyle gözlerini gördü mü, kaçacak delik arar zaman... Ali Usta'da, “Yapılmaz” sözcüğü bulunmaz. “At bunu, yenisini al” dediği hiç duyulmamıştır. Bir yolunu bulur mutlak, yeri gelir, günlerce kapanır dükkânın arka bölmesine, oradaki işliğine... Her yıl camları biraz daha kalınlaşan gözlüklerinin arkasında, elinde incecik tornavidalar, çarklar, yaylar, dirençler, zemberekler, entegreler; mutlu bir gülümsemeyle ön bölmeye çıkana kadar çalışır. Çalışırken kolay kolay ne acıkır, ne susar Ali Usta. Elindeki onardığı radyonun, kollu hesap makinesinin, çarkın, saatin, ya da kullandığı tornavidanın, ampermetrenin bir parçası gibi olur. Kazara bölme kapısını açıp içeri bakanlar, birbirinin içine girmiş etler, sinirler, kemikler, ibreler, metal parçaları, gözlük camları, radyo cızırtıları, çark cırıltıları, zembereğinden boşanmış yay tırıltıları görür... Ali Usta rahatsız olmasın o karışıklığın içinde diye, bir köşede sessizliği kanat sesleriyle bozan karasineklere ipek iplikçiklerden ağlar ören becerikli örümceklerin sessizliğiyle, hemen ve sezdirmeden geri çekilirler. İşliğin loşluğu içinde nerede olduğu tam da belli değildir Ali Usta'nın. Hatta, gözlerini ve ruhunu işinin içinde bir yerde unutup gitmiş olduğundan, Ali Ustanın kendisi de yitmiş gibidir... Ali Usta, kalın cam gözlüklü iki gözle, babacan, yardımsever, çalışkan, alçakgönüllü bir ruhtan ibarettir zaten.
Ortanca oğul Orhan, hep o camlı bankonun gerisinde durur. Arkasındaki raflarda, radyo parçaları, transistorlar, dirençler, entegreler, yaylar, çarklar, zemberekler, küçücük parçalar, parçacıklar... Orhan'la arkasındaki küçük etiketler yapıştırılmış kutulardaki onca gereç, camlı bankoda, vitrindeki raflarda dizili radyolar, makineler, mal almaya gelecek kenar mahallelerin kepçe kulaklı çıraklarını, ya da evindeki eski radyosunu, dükkânındaki makinesini, kolundaki saatini onartmaya veya bir yenisini almaya gelmiş kasabalıları bekler. Kutuları indirir, kaldırır, istenilen parçayı çıkarır verir Orhan. Kocaman veresiye defterine eğilir, alıcının sayfasına verdiği malın değerini yazar. Defterin yazıları, karışık hesaplar yapılmış sayfaları çoğaldıkça raflardaki parçalar azalır. Not alır bir kenara Orhan eksilen parçaları... Sonra da çayını kahvesini sorar müşterisinin, oturacak yer gösterir karşısındaki sandalyelerde.
İçerideki işlikte işi yoksa, dükkânın ön bölmesinde, köşedeki masasında da Ali Usta oturmakta olur. Bir yandan oğlunu izler, bir yandan gelenle gidenle söyleşiler kurar.
Yörenin en soylu, en varsıl ailelerinden Ali Usta; tanımayan yok. Üç dükkân ötede amca oğulları, dayı çocukları... Altın bileziklerin, buzdolaplarının, çamaşır makinelerinin, tanıtım kâğıtlarındaki renklerin, gece gündüz yanan ampullerin ışıltısına karışmış gülümseyen yüzleriyle, yıldan yıla değişen vitrinleriyle, kuyumcular, beyaz eşyacılar... Ali Usta'nın dükkânı kırk yıldır aynı yerde, aynı vitrinde, Ali Usta bir ve aynı yüzde... Kolay kolay ne dış görüntüsü değişir dükkânın, ne kutuların üstündeki etiketler. Öyle zam geldiydi, eder arttıydı demez Ali Usta. Yeni mallar gelip de faturalardaki ederler değişmezse, onun etiketi de değişmez. Eski malı eski ederine, yenisini yeni ederine ayırır, öyle satar. Kimi zaman üç beş yıl öncesinden kalmış değerli parçalar bir simit parasına gider de, üçünü beşini sattığının parasıyla bir tek yenisini alamaz. Aldırmaz kuyumcu, beyaz eşyacı dükkân komşularının olumsuzca baş sallamalarına, kendilerine kötü örnek olduğu için içerlemelerine... Parası olana da mal verir Ali Usta olmayana da. Hele de kenar mahalle esnafı... Yan sokakların küçük dükkânlı radyocuları, saatçileri, ustaları, onların yerden bitme çırakları...
Dakka başı açılır Ali Usta'nın dükkân kapısı. Kapıya asılı çıngırdağın sesiyle bir sıfır numara tıraşlı baş, kafa derisindeki yara izleriyle, gülümseyen bir yüz, kepçe kulaklarıyla uzanır; mahcup... “Hayırlı işler Orhan Ağbi... Ustam bir entegre istedi, TA 8210”, “Hayırlı işler Ali Amca, bize bir BC 107 transistor” Uzanır Orhan dal boyuyla arkasındaki kutulara, Ali Usta veresiye defterinde gelenin sayfasına dalar.
Bir gün önce de dalmıştı o koca defterin sayfalarına Ali Usta. Bir ileri, bir geri, bir öne, bir arkaya.... Aylardır, neredeyse tek kuruş para getiren yoktu. Aylardır aynı yanıtlar, aynı yapmacık ve çaresiz bakışlarla mal alıyordu kasabalı Ali Usta'dan. “Ustacığım, biliyorsun kriz işte. Biz de alamıyoruz ki sana verelim.” Susuyordu Ali Usta. Susup öne eğiliyor, başını aşağı sallayarak Orhan'a malı vermesi için yol gösteriyordu. Kapıdaki çıngırağın her çınlayışında, her yüzsüz yüzde, her yalancı gülümseyişte, her yapmacık utangaç duruşta, kutuların içinden bazı parçalar rüzgârın önünde kuru yapraklar gibi savrulup gidiyordu dükkândan dışarı, raflar hafifliyor, parça sayısı azalıyordu.
Aylardır Ali Usta'nın dükkânının önünden geçen borçlular ya öteye çeviriyorlardı başlarını, ya çok ivedi bir işi var da acele gidiyor gibi, kısa bir görüntü olup yitiyorlardı. Geride, sahipsiz bir gölgeyle kaçan bir yüzün vitrin camındaki yansısı kalıyordu. Kocaman veresiye defterindeki adlarına benzeyen küçük böcekler gibi oluyordu uzaklaşıp gidenler de, onlardan kalan camdaki yansılarıyla veresiye defterindeki adlarının harfleri birbirlerine pişkin pişkin sırıtıyorlardı.
Yeni mal için bir yerlerden yeni para bulup çıkarmalıydı Ali Usta. Dipte köşede yığdığını, ak leçekli eşinin koluna onlarca yıl önce taktığını... Satabileceği şeyleri çoktan satmıştı. Alnı kırışıyor, yüzü buruşuyor, derin soluklar alıp içindeki kötü olasılıkları dışarı atmaya çalışıyordu. Sonra yerinden kalkıp iç bölmeye, o sessiz işliğine dönüyordu Ali Usta. Mutlak oyalanacak bir iş buluyor, saatlerce çıkmıyordu dışarıya. Ancak akşam güneş batmaya yakın, kasabanın ortasındaki tepede, yüzlerce metre ötede kurduğu koca saatin onca yapıyı, duvarı, kirli havayı, yalancı müşteri yüzünü aşıp gelen yumuşacık sesini yüreğinin bir köşesinde duyumsayınca biraz rahatlıyor, kırışık alnı, yorulmuş yüzüyle çıkıyordu işliğinden.
“Baba saat susmuş!” diye bağırmıştı kim olduğu bilinmeyen bir çocuk zemberekten boşalmış sesiyle.
Evet, saat susmuştu!
O gece uyuyamadı kasabalı; sabaha kadar zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan yatağında döndü durdu.
Kasabanın ortasındaki saati beş kuruş almadan kurmuş, kasabaya armağan etmiş Ali Usta, şimdi de bedenini kasabanın demir tozuyla örtülmüş yorgun toprağına ve börtü böceğine armağan etmek üzere ölmüştü. Kasabanın güneyinde, saatinin tam karşısındaki yamaçtan saate bakan gömütlüğe gidiyordu Ali Usta'nın cansız bedeni.
Ulu Cami'nin avlusunda adım atacak yer yoktu. Öğlebeli gömütlüğüne giden yollar, daha cenaze arabası gelmeden önce yere bakarak yürüyenlerle yükünü almıştı. Ustasından esnafına, evinde radyo çalanından, evinde ya da kolunda saat tıkırdayanına herkesin ya kulağı, ya kolu, ya salondaki masasının bir köşesi, ya konuk odasının kenarındaki büfesi de Ali Usta'nın cenazesinin ardından gömütlük yoluna düşmüştü Tüm kasabalı ayaktaydı o gün. Radyocusu, saatçisi, çalgıcısı, manifaturacısı, yazıcısı, ortalısı, liselisi, işçisi, işsizi, polisi, askeri, başıbozuğu, varsılı, yoksulu... Kimse o koca saatin olduğu tepeye bakmıyordu. Kimse o yöne döndüremiyordu başını. Ali Usta'nın kasabanın ortasındaki tepeye kurduğu saat, ustasıyla birlikte susmuştu. Belki de saatin tam karşısındaki fabrikanın bacasından çıkan dumanlar da, kasabanın utancından bunca kırmızıydı bugün.
Kasabalı tüm gömütlüğü hıncahınç doldurdu. Gömütlerin üstü, ağaçların altı, duvar dipleri, çeşme başları... Sürekli kıpırdayan, uğuldayan bir insan yığınına döndü ortalık... Ali Usta'nın yeni açılmış üstünden buğular tüten toprağına doğru devinen, devrilen, oraya ulaşmaya, bir kürek toprak atmaya çabalayan bir insan yığını olmuştu kasabalı.
Tören bittikten, en yanık sesli hâfızlar yanığın da yanığı sesleriyle kendilerini ve oradaki herkesi iyice ağlattıktan, kimsede artık günlerce ağlayacak, bir tek damla gözyaşı dökecek hâl bırakmadıktan sonra, önce Orhan kaldırdı başını babasının toprağından. Karşıdaki tepeye baktı. Saatin akreple yelkovanı üst üste binmiş, babasının, yatağında, düşle gerçek arasında yattığı yerde, bedeninden ayrıldığı zamanda durmuş, öylece kalmışlardı. Belki de ustalarının gömülmesini izliyorlardı.
Kızarık gözlerini ovuşturdu Orhan, başı yerde, gömütlüğün dış kapısına doğru yürüdü. Daralmıştı. Elini sıkanların, yüzünü öpenlerin çoğunu görmek bile istemiyordu. Veresiye defterlerindeki aylardır uğrayıp tek kuruş borcunu ödememiş adlardı onlar; şimdi yasını paylaşmaya gelmişlerdi. Camda kalmış o yüzsüz yüzlerin yansısıydılar. Defterdeki adlarına, adlarındaki o saymaca sözcüklere, harflere, benzemişlerdi. Hatta, harflerden ve sözcüklerden çok böceklere... Ali Usta'nın üstünü örtmüş, hâlâ üstünden buğular tüten toprağın içinde oynaşan böcekler gibi... Harfler, heceler, sözler, sözcükler gibi kıvrılıp toprağın derinlerine gireceklerdi az sonra. Ali Usta'nın cansız bedenini saracaklar, küçük kurtçuklar olup etlerini kemireceklerdi.
Birden irkildi Orhan. Ceketinin kollarında, az önce bir kenarda toprağa oturduğu pantolon arkasında karıncalar, küçük böcekler, kurtçuklar dolanıyordu. Çırpındı... Elleriyle ceket kollarını, pantolon arkasını, şiddetle, arka arkaya çırpalayıp yürüdü. Kalabalığın dışına çıktı; neredeyse koşar adım...
Geride kalanlar anlamadığı dille bir şeyler konuşuyorlar, oğul vermiş bir arı bulutu gibi uğulduyorlardı. Daha da hızlandı Orhan. Onlardan bir an önce uzaklaşmalıydı. Ali Usta'nın dükkânında ne var ne yoksa alıp götürmüşler, parasını vermemişlerdi. Şimdi de toprağın içine girip onun bedeninde yaşayacaklardı. Belki Orhan'ı da istiyorlardı. Açtı adımlarını Orhan...
Bilinçsizce dükkâna doğru yürüyordu; yürümekle koşmak arası... Zor durumdaydı. Dünya kadar ödemesi vardı, bir gün, iki gün sonrasına. Belki de icralık olacaklardı. Dededen kalan onca varlıktan kala kala bahçe içinde küçük bir ev kalmıştı zaten ellerinde... O da giderse, gözü yaşlı, ak leçekli anasını, Ali Usta'nın elli yıllık helalini kimse tutamazdı bu dünyada.
O yürüdükçe uğultu da ardından geliyordu. İyice hızlandı Orhan.
Önce gidip durmuş saate mi baksaydı? Yok, önce dükkânı açmalıydı. Radyocu Ali Usta'nın dükkânı bu zamana kadar kapalı kalamazdı. Hesaplara, çeklere, senetlere bir bakmalıydı.
Arkasına bakmadan yürüdü Orhan. Titreyen elleriyle çevirdi anahtarı. İki gün önce, her pazar yaptıkları gibi pırıl pırıl silmişlerdi vitrin camını, içeriyi, işliği, rafları... Baba oğul temizlemişlerdi dükkânı. Kapıyı iteledi, açtı. Çıngırak saygıyla selamladı Orhan'ı.
Ali Usta'nın kokusu sarmıştı içeriyi. Derin bir soluk aldı Orhan.
İşliğin ara kapısı bir tıkırdadı... İrkildi Orhan. Babasının masasına doğru yürüdü. Babasının oturup sigara tüttürdüğü sandalye de kıpırdadı sanki. Caddede, dükkânın önünde ayak sesleri vardı. Döndü. Onlar!...
Gömütlükteki koca böcek kalabalığı arkasındaydı! Vitrin camını kaplamış içeri bakıyorlardı. Dükkâna giriyordu hatta kimileri. Keşke açmamış olsaydı kapıyı! Bir kere açmıştı işte... Kim gelecekti ki onlardan başka?
Çıngırak art arda çınlıyor, o vitrin camındaki yansılarına, veresiye defterindeki saymaca adlarına çok benzeyen yüzsüz yüzler, anlamsız sözcüklerle uğuldayan böcekler bir bir içeri giriyorlardı...
Şimdi ne istiyorlardı? Çay, kahve sunmasını, boş zamanlarını boş sözlerle doldurmasını mı? Hem de bunca acının içinde.
“Kusura bakma Orhancığım” dedi en öndekileri. “Uzun zamandır uğrayamamıştım. Şu benim borca bir baksan...”
Gönülsüz yürüdü Orhan masanın üstündeki veresiye defterine doğru. Adamın adının yazılı olduğu sayfayı bulana kadar karardı dükkânın içi. Kalabalık iyice kesmişti dışardan gelen ışığı. Kıpırdıyor, uğulduyorlardı. Kuyruk olmaya başladılar sonra. Arka arkaya durup uzun bir kuyruk oldular. Sabırlı sabırlı kıpırdayan, önüne ot konulmasını bekleyen kara bir eşek kuyruğu gibiydiler. Böceklerden oluşmuş bir kuyruk. Kapıya, vitrine, tüm caddeye, belki de caddenin sonuna kadar uzayan bir kuyruk...
“Siz” dedi Orhan bir arkadakine, defterdeki adına çok benzeyen bir böcek gibi durduğu halde bir insan gibi seslenmişti ona. Ali Usta'nın oğluydu o. Kibar olmalıydı. “Siz ne istediniz?”
“Benim de borcum olacak. Epeydir...”
Bir sonraki, ondan sonraki, daha sonraki de borcunu ödemeye gelmişti. Gözlerini ovaladı Orhan. Kızarmış, uykusuz gözleri yandı, daha da kanlandı ovalayınca. Kalabalığın arasından kendine uzanmaya çalışan güneşin gülümseyen iplikciklerini yakaladı gözleriyle... Yeniden iyice baktı gelenlere, içeri girenlere... Kabuklarından sıyrılıp elbise giyinmeye başlamışlardı. Ceketli, kravatlı, ütülü, buruşuk, yamalıklı, paltolu, pardösülü, kel kafalı, kepçe kulaklı, gözlüklü, kır saçlı, tıraşlı, tıraşsız karışık bir insan kalabalığı oluyorlardı giderek. Uğultuları da saygılı insan konuşmalarına dönüşmeye başlamıştı.
Yetişemiyordu Orhan para almaya. Masanın para koyduğu çekmecesi dolmuş taşıyordu. Daha çok insan vardı kuyrukta...
Neredeyse tek bir borçlu kalmamacasına ödedi kasabalı borcunu. Çaycı hiç istemeden çay getirdi; Orhan âğbi hani bu çayların markası filan demeden... Telefon çaldı ara sıra; tatlı tatlı... Orhan'ın başını kaşıyacak hâli yoktu, başkaları açtı telefonu. Almacı kaldırıp konuştu birileri; mırıl mırıl. İyi iyi dedi o konuşan. Orhan iyi de şimdi işi var sonra ararsınız, ben söylerim selamını dedi ama söylemedi kim olduğunu selam söyleyenin. Orhan da sormadı kim olduğunu. Yalnızca birinin selamı olduğunu bildi. Zaten çok da önemli değildi kim olduğu çünkü tüm kasabalı bir tek kasabalı gibiydi bugün. Tüm kasabalı birbirleri gibiydiler; saygılı, sessiz, üzgün, utangaç...
Bildim o selam söyleyeni der gibi başını öne öne salladı Orhan bir yandan para sayarken, bir yandan defterdeki borçlulardan birinin daha borcunu silerken.
Zaman akşamı buldu. Orhan yoruldu. Mırıltılar, çay kaşığı sesleri, telefon zilleri, para hışırtıları, kalem gıcırtıları, tepsiyi sallayan çaycı çırağının gülümseyen gölgesi bir bir çıkıp gittiler dükkândan. Orhan’la Orhan'ın yorgunluğu, bir de Ali Usta'nın işlikteki boşluğu kaldı geride. Ali Usta'nın boşluğu içerdeki işlikten çıkageldi, Orhan'ın elinden tuttu. Derin, dipsiz bir boşluktu Orhan'ın elini tutan. Kaldırıp bir yere götürecekti sanki... Saati anımsadı birden Orhan! Elinden içine doğru akan acılı boşluğun sıkıntısıyla doğruldu yerinden.
Babasının kasabaya armağanını, babasının ölümünde durmuş saati onarmalıydı. Oraya gidip bir bakmalıydı.
Dükkânı kapatma zamanı da gelmişti zaten. Kapıyı her zamanki saatinde kapattı. Anahtar, sıkça yağlanmış kilidin içinde “klink” diye dönerken de duydu sesi... Saatin sesiydi duyduğu! Saat, o yumuşak vuruşlarıyla okşuyordu akşamı... “Ding Dong, Ding Dong” Art arda yedi yumuşak, huzur veren vuruş saydı Orhan. Şaşırdı. Sanki hiç durmamıştı saat, sanki akreple yelkovan üst üste binip Öğlebeli mezarlığındaki ustalarına saatlerce bakmamışlardı.
Caddeyi karşıya geçti Orhan; iki yapı arasından saati göreceği bir yer buldu; tepeye doğru baktı. Saat doğruydu! Saat eskisi gibi, o kötü gece hiç yaşanmamış gibi çalışıyordu.
Baktı Orhan. Baktıkça bakası geldi saate. Duydukça duyası geldi sesini. Okşadıkça okşayası gözleriyle... O bakınca, saat de ona baktı. Akrebi, yelkovanı, rakamları, çevresindeki metalin ışıkta yansıması, camında batmaya yönelmiş akşam güneşinin kızıl kızıl ışıması... Saat Orhan'a bakarken öyle güneş güneş, Orhan'a göz kırparmış gibi oynarken yerinde tıkır tıkır, çocuksu bir oyundaymışçasına birbirini kovalamaya başlamış akreple yelkovanın tam ortasındaki zamandan bir rüzgâr kalkıp geldi, Ali Usta'nın oğlunun yüzünü okşadı, gözyaşlarını kuruladı, yeniden saatin içine, zamanın ortasına akıp gitti.
Ocak 2002- Nisan 2002

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan