Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 40
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 6 Gün Gelmedi
abdullahank 108 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 197 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 202 Gün Gelmedi
atlantis 223 Gün Gelmedi
baris dursun 224 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 232 Gün Gelmedi
adacala 233 Gün Gelmedi
admin 235 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 236 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
GEÇ KALMIŞ EKSİK BİR MUHTIRA
Yazar Fakir - Nisan 29 2007 - 23:48:14
GEÇ KALMIŞ EKSİK BİR MUHTIRA

27 Mayıs 1960 Politik Devrimi, 28 Şubat 1997 İlerici Hareketi ve 27 Nisan 2007 İlerici Muhtırası. Türk Ordusu’nun Cumhuriyet dönemindeki üç ilerici davranışıdır. Ordu’nun bu hareketlerinin kaynağı onun Devrimci Geleneğidir. O Gelenek de tâ Osmanlı’nın ilk kuruluş günlerinden gelir. Bilindiği gibi Osmanlı’yı kuran Oğuzlar’ın Kayı Boyu, Göçebe yani İlkel Sosyalist Toplum Düzeninde yaşayan bir kavimdi. Ordu’ya Devrimci Geleneğini veren özel mülkiyet nedir bilmeyen bu İlkel Sosyalist Toplum biçimidir. Osmanlı bu gelenekler üzerine kurulmuştur. Bu geleneğin ekonomideki yansısı Dirlik Düzeni’dir. Bu düzende tüm Antika Tarihin temel üretim aracı olan toprak, Kamu Mülkü sayılır. Tasarruf hakkı da üretmen köylülerindir.

Gelenekler yüzyıllarca yaşar. Tabiî, gitgide etkisini-gücünü yitirerek.

Bizim Ordu’nun Tanzimat’ta, Meşrutiyet’te, Kurtuluş Savaşı’nda ve Cumhuriyet dönemindeki, yukarıda andığımız üç ilerici harekette bulunmasının nedeni işte bu gelenektir. Demek ki Ordu Türkiye’nin Tarihindeki devrimlerde ve ilerici girişimlerde hep ön safta yer almıştır.

Önderimiz Hikmet Kıvılcımlı, 5 Mart 1971’de Ankara’daki Tartışmalı Toplantı’da, “Ordu devrime de gider faşizme de. Biz onun devrime giden yanını tutmalıyız” diyordu.

Ordu, hatırlanacağı gibi, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de olmak üzere iki de Faşist Darbe yapmıştır. Bu darbeleri, CIA yaptırmıştır ve yönetmiştir, yine bilindiği üzere. Bu iki faşist darbeyle ABD, AB, CIA, 27 Mayıs Politik Devrimi’nin getirdiği-halka verdiği sınırlı özgürlüğü ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Kısmen başarılı da olmuştur.

27 Mayıs Anayasası, Cumhuriyet anayasalarının en ilerici olanıdır. Sonradan yapılan iki faşist darbe, o Anayasa’yı ortadan kaldırmıştır.

ORDU BU ÜÇ İLERİCİ HAREKETİ NEDEN YAPTI?

Ordu neden bu her üç harekette de, en sonunda acı acı müdahale etmek zorunda kaldı? Onu buna zorlayan nedir?

14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidarı kayıtsız şartsız ele geçiren Finans-Kapital ve müttefiki Antika Tefeci Bezirgân Sermaye Sınıfının halka ve vatana ihanetleridir. İktidarı tümüyle eline alan bu biri Modern, biri Antika iki asalak, sömürücü, vurguncu sınıf, Birinci Kuvayimilliye’nin (Milli Kurtuluş’un) bütün kazanımlarını tek tek ortadan kaldırmaya girişti.

Antiemperyalist Kurtuluş Savaşı’mızın önderi Mustafa Kemal’e “O sarhoş” diyordu, 1950’de iktidara gelen Parababaları zümresi hükümetinin başbakanı Adnan Menderes. Bu hükümetin ihanet ve vurgunlarına artık bu kadarı da yapılmamalı diyerek, tahammül edemeyen, o çeteden ayrılan Rıfat Kadızade anlatır, A. Menderes’in Mustafa Kemal’e böyle dediğini, yazdığı kitapta. Kaldı ki, Rıfat Kadızade, A. Menderes’in yeğenidir de.

Parababalarının bugünkü başbakanı Tayip de, “Ölmüş inek” diyordu, Mustafa Kemal’e, bir zamanlar tv’lerde yayımlanan video kasetinde. 1950 sonrası işbaşına gelen hükümetlerin yetkililerinin Mustafa Kemal’e ve Kurtuluş Savaşı’na bakışı da pek farklı değildir.

Bunun sebebi şudur:

Emperyalistler, talan etmek için bir ülkeye girdiler miydi, oradaki en gerici sınıf ve zümrelerle ittifak ederler. Emperyalizm, tekelci kapitalizmdir. Bizim gibi kapitalizmce geri bir ülkeye girince kendisi gibi gerici, asalak ve vurguncu sınıfları, güçleri arar, bulur. Bizde de 1924’lerde tekelcileşen kapitalizm, 1930’da Celal Bayar’ın İktisat Bakanlığına getirilmesiyle Türkiye ekonomisinin yönetimini ele geçirmişti. Anadolu’da en az dört bin yıldır bulunan Antika Tefeci Bezirgân Sermaye Sınıfıyla da ittifaka girmişti, bu yeni türeyen tekelci sermaye zümresi. İşte bu iki gerici asalak güç, 1950 seçimleriyle de siyasi iktidarı tümden ellerine aldılar.

Bu yerli halk düşmanı sömürgenler, Türkiye’ye sömürüye gelen Batılı emperyalist şirketlerle çarkla dişli gibi iç içe geçtiler. Ortaklaştılar. Ekonomik alanda gerçekleşen bu menfaat evliliğinin siyasi üst yapıya yansıması da kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. Türkiye Cumhuriyeti, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası, uluslararası emperyalizmin liderliğine geçen (onu İngiltere’den devralan) ABD’nin yörüngesine sokuldu. Onun uydusu yapıldı. Ekonomik ve siyasi bağımsızlığını yitirdi. Tabiî kültürel bağımsızlığını da. Demek ki Türkiye’yi, ortalama 60 yıldan beri Türkiye yönetmiyor. ABD yönetiyor. Hem de her şeyiyle…

1950 sonrası işbaşına gelen hükümetlerin temsilcilerinin Kurtuluş Savaşı’na ve Mustafa Kemal’e düşmanlıkları bundandır. Onlar, kendi kafalarıyla bağımsızca düşünüp taşınamazlar. Sadece ABD’nin emirlerini uygularlar. ABD’ye kölece ya da uşakça bağımlıdırlar. Çünkü onları iktidara getiren de, oradan indiren de ABD’dir. Tayyip’in, Cüneyd Zapsu ve Şaban Dişli’yi ABD’ye göndererek, onlar karşısında, “Beni delikten aşağıya süpürmeyin, kullanın” diye yalvarması bundandır. Çünkü Tayyip de Demirel ve daha öncekiler gibi çok iyi bilmektedir ki, ABD’nin bir işaretiyle, hükümeti gümbürdeyiverir. Gerçekten de ABD bir sinyal versin, Tayyip’in iki yüz ya da daha fazla milletvekili, bir hafta içinde Erkan Mumcu’nun ANAP’ına geçiverir. Tayyip Hükümeti de yıkılıp gider.

ABD bu işi nasıl yapar? Hangi gücüyle yapar?

Para, Ordu, Casus gücüyle yapar. Sivil Örümcek’leriyle yapar: Fettullah Gülen ve benzeri şeyhlerin yönetiminde bulunan tarikatlarıyla yapar. Misyoner okullarında, ulusal değerlerden arındırdığı, kendi emperyalist kültürüyle doktrine ettiği satılmış aydınlarıyla yapar. Yeni Ali Kemal’ler olan yazarçizer, sanatçı, bilim adamı, profesör görünümlü adamlarıyla yapar.

Demek ki, yerli Finans-Kapitalistler ve Tefeci Bezirgânlar, Batılı emperyalistlerle çıkar birliği içindedirler. Onlara bağlı, onlara uşaktırlar. Onların sözünden asla çıkamazlar…

O yüzden bizim sermaye sınıfının bir tek yerli, orijinal markası yoktur, teknoloji ürünlerinde. Onlar Batılıların yerli acentesi durumundadırlar. Başka türlüsüne izin vermez Batılı emperyalist efendiler.

Bu sermaye sınıfının çıkarlarını savunan siyasi partiler de aynı şekilde Batı’nın emrindedir, hizmetindedir. Ve onun uşağı durumundadır.

Türk medyası, Attila İlhan’ın da dediği gibi Türk değildir. Batılı emperyalistlerin çıkarların, tezlerinin ve kültürlerinin, dünya görüşünün savunucusu durumundadır. Çünkü o medyanın sahibi olan Parababaları Batılılarla ortaktır. Ve o medyanın yöneticileri, yazarçizer takımı kolejli dönekler ordusundan oluşmaktadır. Bunlar, on binlerce dolar maaş almaktadır. Yani bu şekilde (yüksek maaş yoluyla) satılmaktadır, söz konusu dönek aydın takımı. Bu astronomik maaşlar karşılığında ihanetlerini etmekte, yerli-yabancı Parababalarının aşağılık çıkarlarını savunmaktadırlar. Mütareke döneminin Ali Kemal’leri, Rıza Tevfik’leri bile bunların yanında masum kalır. Eskiler, Türkiye halkının gücünü göremiyor, Kurtuluş Savaşı’nın zafere ulaşamayacağına inanıyorlardı. O yüzden mandacılığı savunuyorlardı. Şimdikilerse hazır-kurtarılmış vatanı satıyorlar. Halka ihanet ediyorlar.

Sermaye sınıfının da, onların temsilcisi olan siyasilerin de, ABD ve AB’nin sözde “Proje” karşılığı olarak verdiği paralarla beslenen STK’lerin (Sivil Örümceklerin) de, Batıcılığı-Batı’ya tapınması ve bize ihaneti bundandır. Yani çıkarları gereğidir.

SİYASAL İSLAM, ABD’NİN “YEŞİL KUŞAK” PROJESİNİN ÜRÜNÜDÜR

ABD’de 1945 sonrasında, Sovyetler Birliği’ni ve Sosyalist Kamp’ı alt karnından kuşatabilmek için oluşturdu “Yeşil Kuşak Projesi”ni. Buradan bulunan ülkelerde Ortaçağ’a dönüşü özleyen siyasi akımlar yarattı. Yani şeriat düzeni özlemcisi hareketler yarattı. Maddi manevi her şeyiyle destekledi bu gerici hareketleri.

CIA’nın o zamanlarki Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller, Vatan Gazetesi’nden Devrim Sevimay’a 01.11.2004’te verdiği bir röportajda, bu gerçeği çok net biçimde ifade eder. Şöyle der bir yerde:

“Fikir herhalde bizimdi. Ama o zamanlar bütün İslam devletleri de komünizme karşı Müslümanlığın çok güçlü bir duvar olduğunun anlamışlardı.

“(…)

“Ayrıca bütün dünya radikal İslam’ı Sovyetler’e karşı kullanmak istedi. Sadece ABD değil. Bütün Arap dünyası, Avrupalılar, herkes, Sovyetler bir hezimete uğrasın diye yardım ettiler. Parayla, silahla… Her şekilde…” (agy)

İşte bu çerçevede İmam Hatip Liseleri (İHL’ler), Kur’an Kursları pıtrak gibi çoğaldılar, üretildiler. Tarikatlar bütün taşra şehir, kasaba ve köylerimizi, büyük şehirlerin varoşlarını örümcek ağları gibi sardı-kuşattı.

Bezirgan partiler, halka ve vatana ihanetlerini Batılı efendilerinin hizmetine girmelerini gizlemek için, şairimizin dediği gibi: “Din alıp satmaya verdiler hızı”. Artık insanlarımız, “Allah’la aldatı”lacaktı. Oysa Hz. Muhammed, müminleri böylesi din tüccarlarına karşı Lokman Suresi’nde açıkça uyarıyordu:

“Dikkat edin! Dünya hayatı sizleri birbirinizi aldatmaya sürüklemesin ve o Aldatıcı (İblis) sizi “Allah’la aldatmasın.” (33. Ayet)

Hz Muhammed’in sakındırmaya çalıştığı İblis, günümüzde ABD-AB ve onların emrindeki dincilerdi. Saf insanlarımızı, çocuk ve gençlerimizi bu alçaklar güruhu, kandırdı-aldattı. Kafalarını Ortaçağcı ideolojiyle donattı.

Türkiye’deki 580 İHL’den her yıl 50.000 genç mezun oluyor. Ezici çoğunluğu Ortaçağcı olarak.

4.000 resmi faal Kur’an Kursu’ndan iki yılda bir 1.860.000 öğrenci mezun oluyor. Tabiî bunların da çoğunluğu Ortaçağcı olarak…

Birde kaçak Kur’an Kursları var. Bunların ne kadar mezun verdiği belli değil…

Yine 80.000 resmi cami imamının yine büyük çoğunluğu her gün beş vakit saf, masum dindar insanlarımıza Ortaçağcı Siyasal İslam propagandası yapıyor.

Yine onlarca tarikatın on binlerce gönüllü çalışanı, kara halk yığınlarımızı, “Allah’la aldat”arak ağına düşürüyor. Ortaçağcı düşüncelerle şartlandırıyor. Sağlıklı düşünemez, sıradan bir olayı bile doğru şekilde görüp kavrayamaz kılıyor bu insanlarımızı.

Bütün bu eğitimlerden geçen insanlarımız, artık cenneti özleye özleye ölmekten başka bir şey düşünemez hale geliyorlar. Cennet’i garantiye almak için de, Ortaçağdaki din devletlerinin bir benzerini yeniden kurmak ya da toplumu Ortaçağa geri götürmek için çalışmaktan daha kutsal, daha değerli bir iş, bir yaşama biçimi kabul etmiyorlar. Artık Ortaçağcı düzenin gönüllü bir militanı oluyorlar.

Din, Ortaçağdaki hâkim ideolojidir bildiğimiz gibi. O zamanlar millet yoktur. Ümmet vardır. Batı Hıristiyan, Doğu İslam ümmetidir. Millet, kapitalizmin ürünüdür.

Ortaçağda millet ve milli değerler olmadığı için, bizim Ortaçağcı Şeriat düzeni özlemcilerinde de ulusal değerler yoktur. O yüzden onların siyaset bezirgânları kolayca vatana ve halka ihanet ederler ve Batılı efendilerinin emrine girerler.

Bizde Burjuva devrimi 20’nci Yüzyılda yapıldığı için yani Burjuvazi dünya genelinde devrimci barutunu bu dönemde yitirmiş olduğu için, iktidarı ele 1923’te alınca Antika Tefeci-Bezirgân Sermayeyi tasfiye etmedi. Tersine onunla ittifaka girdi. Batıdaysa Burjuva devrimleri 15’le 20’nci Yüzyıl arasında olduğu için, oralarda bu Antika Sermaye Sınıfı, iktidarı ele alan Burjuvazi tarafından tasfiye edildi.

Din, Tefeci-Bezirgân Sermayenin siyasi ideolojisidir de aynı zamanda. Batıda bu Antika sınıf, bugün olmadığı için orada Ortaçağcı dinî hareketler yoktur. Dini de, Kiliseyi de Batı insanı çok ciddiye almaz bugünkü yaşamda…

Bizdeyse bu Antika Sınıf, eskiden olduğu gibi durmaktadır. İşte o sebepten bizde ve bizim gibi Şark toplumlarında Ortaçağcı dinci hareketler vardır. İktidarlara gelmektedir. Devletleri tümüyle ele geçirmektedir.

Ve yine aynı sebepten dolayı Batı’da Laiklik karşıtı hareketler hiçbir yerde ciddiye alınacak bir etkinliğe ulaşamazlar. Bizde ise durum tersidir… Batı’yla böylesine bir zıtlığımız vardır…

Tayyipgiller, Antika Tefeci-Bezirgân Sınıfın resmi siyasi temsilcisidirler, bugün. Onların çıkarını savunuyorlar. Bu sınıf vurguncu, sömürücü, asalaktır. Üretimle ilgilenmez. Üretilenlerin alım satımlarıyla uğraşır. Üreticilerle tüketiciler arasında aracılık eder. Böylece aşırı kâr sağlar. Borç verir, faiz alır. Hz. Muhammed’in faizi yasaklamasına rağmen, “kâr payı” vb. adlar altında en insafsızca faiz almaktan geri durmaz.

Din, bunlar için halkı kandırmada bir araçtır. İçten değildirler. Her türden yolsuzluğu, kitabına uydurarak yapmaktan çekinmezler. İşte bu sebepten Tayyip’in yedi tane rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, kalpazanlık, kamu malını iç etme gibi hepsi de yüz kızartıcı suçlardan davası vardır.

Abdullah Gül de açıklandığı gibi, kamu bankası parasını yemekten mahkûm olmuştur. Tayyipgiller’den yüzü aşkın milletvekilinin bu türden dosyası (davası) vardır. Bu davalar, onlar “milletvekili dokunulmazlığı” zırhı ardına ya da içine gizlendikleri için şu anda durmuş durumdadır.

Bunlarda ulusal değerler bulunmadığı için (ümmetçi oluşlarından dolayı); “Ben vatanımı satmakla mükellefim” diyebilmektedirler. Ve hiç duraksamadan Batılı emperyalistlerin emrine ve hizmetine girebilmektedirler.

Diğer Parababaları partileri de din sömürüsü yapmaktan geri durmamıştır.

1950 sonrasında iktidara gelen bütün sermaye partileri bu düzenbazlığı yapmıştır. Bunlar hemen her gün görüldüğü gibi, “türbanı kamusal alanda serbest bırakma” konusunda birbiriyle yarışmaktadır. Bu vurguncu ve Batılı emperyalist uşaklarının, halkımıza verebileceği hiçbir şey yoktur. Tabiî olumlu anlamda. O yüzden din sömürüsü yapmakta birbiriyle yarışır bunlar. Bunlar için din tüccarlığından daha kârlı, daha tatlı bir iş yoktur dünyada. Getirisi en yüksek iş budur.

Bunlar iktidara gelince ne yapar?

ABD ve AB’ye tümüyle teslim olur. O emperyalistlerin ekonomik, siyasi, askeri, kültürel örgütlerine teslim ederler Türkiye’yi. ABD ve AB, kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda yönetir Türkiye’yi. Bizimkiler yalnızca onlardan aldıkları emirleri uygular. Onların dediğini yapar. Kendilerinin düşüncesine, bir karar üretmesine gerek yoktur. Zaten Batılılar bunu istemez de.

Bunlar sadece din sömürüsü yaparlar. Bu konuda birbirleriyle yarışırlar.

Laiklik karşıtı, Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal düşmanlığı söylemler bu alanda getirisi en yüksek olan işlerdendir.

Bilinçsiz insanlarımızı bu söylemlerle kandırırlar, avlarlar. Kurdukları Örümcek ağlarına düşürürler. Kendi aşağılık, hainâne amaçları için kullanırlar…

Bu Antika ve Modern Parababaları iktidarlarının ettiği ihanetler ve zulümler dayanılmaz boyutlara ulaşınca, halkımız da bir ölçüde de olsa uyanmaya ve bunlara karşı tepki göstermeye başlıyor. Geçen 14 Nisan Mitinginde olduğu gibi… O günleri yaşayanlar hatırlar, 27 Mayıs öncesinde de halkımız, özellikle de aydın (üniversite) gençliğimiz DP İktidarına karşı bu şekilde tepkiler göstermeye başlamıştı. Bu gösterilerden birinde, Turan Emeksiz adlı Malatyalı bir üniversite öğrencisi, iktidarın emrindeki polis kurşunlarıyla İstanbul Beyazıt’ta vurularak öldürülmüştü.

Ordu’nun siyasi iktidara müdahalesi işte böyle durumlarda oluyor. Halkın bir parçası olan Ordu Gençliğimiz hain iktidarların ihanetlerine bir süreliğine de olsa dur diyor. Ama ne yazık ki o düzenbazlar kısa süre sonra yeniden bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Çünkü iktidar ellerinde... İktidardan bir bezirgân parti indirilmiş olsa bile (27 Mayıs ve 28 Şubat’ta olduğu gibi) bir benzeri hemen yerine geçiyor. Ya da iktidardan indirilen sadece ad değiştirerek siyaset sahnesine geri dönüyor. Ve bir süre sonra iktidara yine geliyor… Bu hayasızca gidiş sürüp gidiyor..

12 MART ve 12 EYLÜLCÜ GENERALLERİN SUÇLARI

12 Mart Faşist Darbesi sonrası, o zamanki açık, keskin Ortaçağcı Partinin başkanı olan Necmettin Erbakan korkusundan Türkiye’den kaçıp İsviçre’ye gitmişti. 12 Mart’ın faşist generalleri, onu geri çağırdılar. Gel Türkiye’de yeni parti kur ve siyaset yap, bizden korkma, dediler. Ve Molla Necmettin’i geri getirdiler. Amaçları, devrimci hareketin-sosyalist gelişmenin önünü Ortaçağcı güçle kesmekti. Yani Gençliğin sosyalizme yönelişini engellemekti. Ortaçağcı örümcek ağları kurarak gençliği bunlarla avlamaktı.

12 Eylül Faşist Darbesi sonrasında da aynısı yapıldı. Şeriatçı harekete destek olundu. Rahmetli Güven Erkaya Paşa bu gerçeği açıkça dile getirmişti. 12 Eylülcü faşist generalleri suçlamıştı.

Bu generaller, bu gerici işi kendi akıllarına uyarak yapmıyorlardı. Onları ABD casus örgütü CIA yönetiyordu. CIA planlarıyla darbe yapıyorlardı. Bu Şeriatçılık işinde de onları yöneten yine aynı örgüttü. CIA’ydı.

“Yeşil Kuşak Projesi”nin bir bölümünün uygulanmasıydı bu.

Nitekim 12 Eylül Faşist Darbesini CIA adına yöneten Paul Henze, bir konuşmasında; “Türkiye için en iyisi ılımlı İslâmi bir modeldir. Türkiye böyle bir modeli uygulamalıdır” demişti.

1950’li yılların ABD Ankara Büyükelçisi George McGhee de, 1951’de kurulan daha doğrusu CIA tarafından kurdurulan Ortaçağcı “İlim Yayma Cemiyeti”yle içli dışlıydı. O İslâmcı örgüte Amerikan propagandası içeren kitap bastırıyordu.

Demek istediğimiz, Türkiye’de Siyasal İslâmcılık ABD tarafından oluşturulmuş, geliştirilmiş ve iktidara getirilmiştir. Çünkü vatanı da halkı da en kolay ve duraklamaksızın bunlar satar. Çünkü ulusal değerden yoksundurlar…

Demek ki 12 Mart’ın ve 12 Eylül’ün faşist darbecilerinin de bu işte suç ortaklığı vardır.

Tabiî Hilmi Özkök gibi, Tayyip’in “Hocam” diye hitap ettiği, emekli oluşuna Bülent Arınç’ın gözyaşı döktüğü gerici generallerin de suçları vardır. Onlar da, Tayyipgiller’e; bildiğiniz gibi davranın, biz Ordu Gençliği’nin başını tutarız. Onlara bir şey yaptırtmayız, mesajı vererek Ortaçağcı harekete büyük ölçüde destek olmuşlardır.

Eski generallerden, Cumhurbaşkanlığı da yapan Cevdet Sunay da, Ortaçağcı harekete çok yardım etmiştir.

Bugün Tayyip Hükümetine Muhtıra veren askerler, içlerindeki bu tipten gericilere karşı de uyanık olmak durumundadırlar. Tabiî söylediklerinde gerçekten tutarlı olmak istiyorlarsa…

ABD ve AB’ye de KARŞI OLMAK GEREKİR

Yukarıda uzun uzun anlattığımız gibi Türkiye’nin başına Siyasal İslâm-Ortaçağcı gericilik belasını açan ABD ve AB emperyalistleridir.

Tayyipgiller’den, ABD ve AB’nin son derece memnun olduğunu, hemen her gün burjuva medyası yazmakta ve söylemektedir. Nitekim kısa süre önce, ABD’de yaşayan, CIA’nın sesi dönek Yasemin Çongar, “ABD yönetimi bir dönem daha T. Erdoğan, A. Gül ikilisiyle çalışmak istiyor” diye yazmıştı.

Muhtıra’nın hemen ardından, Tayyipgiller’e sahip çıkan ve Genelkurmay’ı kınayan da bu emperyalistler oldu:

AB temilcisi Oli Rehn, çok açık bir dille Tayyipgiller’i sahiplendi. Ordu’yu suçladı. ABD daha dikkatli bir üslup kullanmakla birlikte aynı şeyleri söyledi.

Yetiştirdiklerini-yarattıklarını savunacaklar tabiî bu emperyalist haydutlar. Bundan doğal ne olabilir?

Yine 1960’lı yılların, CIA, Ortadoğu İstasyon Şefi Graham Fuller, şöyle diyor, söz konusu röportajında:

“Bence şu anda Türkiye çok iyi bir noktada.” (agy)

G. Fuller, Devrim Sevimay’ın, “Sonuçtan memnun musunuz peki?” sorusu üzerine, ona cevap olarak söylüyor yukarıdaki sözü. Yani, Tayyipgiller’in iktidarda olduğu Türkiye, “bence çok iyi bir noktada” diyor.

Aynı Graham Fuller, tabiî doğal olarak Mustafa Kemal’e de karşı.

Devrim Sevimay soruyor:

“Bir makalenizde “Mustafa Kemal’in işlevi bitmiştir” dediğinizde bu ülkede pek çok insanı ne kadar kızdırdığınızı biliyor musunuz?” (agy)

G. Fuller’in cevabı aynen şu:

“Böyle bir şey söylemedim. Zorlu bir süreç olarak sonuna geldiğini ve belki de sonuna gelmesinin iyi olduğunu söyledim. Türkiye’ye artık yeni bir harmoni getirmek lazım.” (agy)

AB sözcüleri de zaman zaman benzer açıklamalar yapmaktadırlar hatırlayacağımız gibi. Demek, Tayyipgiller gibi ABD ve AB emperyalistleri de Mustafa Kemal’e ve Kurtuluş Savaşı’mıza düşmandırlar. Çünkü onlar hâlâ Sevr’den vazgeçmemişlerdir. ABD Ordu dergisinde yayımlanan ve Roma’daki NATO Koleji’nde ders olarak işlenen yeni Ortadoğu Haritası bunun en son göstergelerinden, kanıtlarından biridir. Bu haritada Türkiye üçe bölünmektedir.

ABD ve AB, dünyayı babalarından miras kalan çiftlik gibi yağmalarken, karşılarında direnç noktası oluşturabilecek güçlü devletler olmasını istemiyorlar. Gönüllerince at koşturmak istiyorlar dünyada. Sosyalist Kamp çöktü artık, dünya bütünüyle ve her şeyiyle bizim olmalı, diyorlar. İşte bunun için Yugoslavya’yı altıya, Irak’ı üçe böldüler. İran ve Suriye’yle uğraşıyorlar. Küba ve Kore Demokratik Halk Cuhuriyeti’ni tehdit ediyorlar.

ABD ve AB dünyanın başbelasıdır. İnsanlığın en önde gelen iki haydutudur bunlar. Bu nedenle Türkiye’nin de en önemli düşmanlarıdır. Ortaçağcı gericiliği (Siyasal İslâmı) Türkiye’de besleyip büyütüp, iktidara getirdikleri yetmiyormuş gibi aynı zamanda da Türkiye’yi en az üçe bölmeyi planlıyorlar. Mustafa Kemal’in önderi olduğu Milli Kurtuluş’un yırtıp çöpe attığı Sevr’i yeniden Türkiye’nin önüne koyuyorlar. Ve adım adım o bataklığa sürüklüyorlar bizi. Yüz yıl önce olduğu gibi Türkiye’de halkları birbirine boğazlatmaya oynuyorlar Batılı emperyalistler. Onlarda değişen hiçbir şey yoktur.

Askerlerin de bu gerçeği görmeleri gerekir. O sebeple de ABD’ye ve AB’ye karşı olmak gerekir. Tayyipgiller, arkalarını o emperyalist haydutlara dayadıkları için bu ihanetleri çekinmeden yapabilmektedirler.

SİYASET YAPMAK ASKERİN DE HAKKIDIR

Eski Grek düşünürü Aristoteles, insanı; “Zoon Politikon”-Politik hayvandır diye tanımlar. Politikliği alırsanız geriye hayvanlık kalır. Aristoteles’in dediği şudur: İnsanın hayvandan en büyük farkı, onun politika yapabilmesidir. Yani kendisinin, içinde yaşadığı, bir parçasını oluşturduğu toplumun ve dünyadaki diğer toplumların yaşayışlarıyla ilgilenmesi, gözlemlerde bulunup düşünceler üretmesi, kararlara varması ve o kararları uygulamak için mücadele etmesidir. Yani toplumun bugünü ve geleceği üstüne söz söyleyebilmesi, bu amaçla davranışlar ortaya koyabilmesidir, politika yapmak. Bunlardan yoksun kılınan insan koyun durumuna düşürülmüş olur. Koyun gibi ya da başkaca bir hayvan gibi güdülmeyi, tümden boyun eğmeyi kabul etmiş olur. Bu insanlık onuruyla bağdaşmaz.

Marksizme göre politika; ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir. Sınıflar arasında savaş demektir. Herkes gibi askerlerin de bu konuda görüş, söz ve davranış sahibi olması gerekir.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Osmanlı Sultanı’na başkaldırarak Jöntürk Devrimini (1919’da) yapmasaydı, Kurtuluş Savaşı’na Önderlik-Komutanlık etmeseydi halimiz daha mı iyi olurdu? Muhakkak ki çok daha kötü olurdu. Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarını bu devrimlere önderlik ettiler diye kim suçlayabilir? Tabiî aptal gericilerin ve Batılı emperyalistlerin uşakları dışında…

Kaldı ki Türk Ordusu bir NATO ORDUSU’dur. NATO, ABD’nin komuta ettiği antikomünist bir askeri örgüttür. Sosyalist Kamp’a karşı savaşmak amacıyla kurmuştur ABD ve diğer büyük emperyalist devletler bu askeri örgütü.

Bir NATO Ordusu, zaten boylu boyunca siyasetin-Politikanın içine sokulmuş durumdadır.

Yine söylediğimiz gibi ABD bu orduya iki kez de faşist darbe yaptırtmıştır. Bunu kim inkâr edebilir?

O zaman Ordu’yu politika yapıyor diye hiçbir Batılı emperyalist devlet suçlamamıştı. Suçlamak bir yana tam tersine alkışlamıştı o eylemleri Batılılar.

Yerli Parababaları, satılmış medya ve diğer gerici kesimler de suçlamamıştı orduyu. Tersine desteklemişti. Kontrgerillanın özel örgütü olan faşist MHP bile; “kendimiz içerideyiz ama düşüncemiz iktidarda” diyerek selamlamıştı 12 Eylül Faşizmini.

Bugün ordu tersi bir tutum sergiliyor. Ordu’nun devrimci geleneğinden kaynaklanan bir yönü ortaya çıkıyor: Ordu, Ortaçağcı gericiliğe-Siyasal İslâmcılığa karşı tutum alıyor. Davranış ortaya koyuyor:

“Son günlerde, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur” diyor (27 Nisan Muhtırası) ve devam ediyor:

“Silahlı Kuvvetler, bu niteliklerin korunması için kendisine kanunlarla verilmiş olan açık görevleri eksiksiz yerine getirme konusunda sarsılmaz kararlılığını muhafaza etmektedir.” (agy)

Biz Ordu’nun, Ortaçağcı gericiliğe yönelttiği bu tutumu destekliyoruz. Bu gericilerin arkasında duran ABD-AB emperyalistlerine, yerli Parababalarına ve diğer satılmışlara karşı da aynı tavrı koymasını bekliyoruz. Tutarlı olması için bunları da yapması gerekir. Çünkü o siyasilerin arkalarını dayadıkları halk düşmanı güçler bunlardır. O siyasileri var eden, onlara güç ve moral veren bunlardır…

HALK DEVRİMİ HER TÜRLÜ KÖTÜLÜĞÜ ORTADAN KALDIRIR

Silahlı Kuvvetler’in bu türden ilerici hareketleri yukarıda da belirttiğimiz gibi Ortaçağcı gericiliği yalnızca bir süreliğine dizginleyebilir. Yoksa ortadan kaldırmaz. Çünkü o gericiliğin sınıf temeli olan Tefeci-Bezirgân Sermaye capcanlı durmakta ve vurgununu vurmaktadır. O gerici asalak sınıfın her türden kurumu-örgütü de ortada durmakta ve çalışmasını sürdürmektedir. Böyle olunca, gericilik ortadan kalkar mı? Ortaçağcılık tehlike olmaktan çıkar mı?

Kesinlikle hayır.

Partimiz, İşçi Sınıfımız başta gelmek üzere üretmen köylülüğümüz, esnafımız, kamu emekçilerimiz, devrimci gelenekli Sivil ve Ordu Gençliği’mizle beraber, elele, omuz omuza vererek Demokratik Halk Devrimini gerçekleştirecek ve Demokratik Halk İktidarını kuracaktır. Bu iki halk düşmanı, vatan satıcı sömürgen sınıfı yani Modern Finans-Kapitalistlerle Antika Tefeci-Bezirgânları ekonomik hayattan tasfiye edecektir. O emperyalist uşağı hain sömürgenlerin ekonomik hayattaki varlıklarına son verecektir. Maddi dayanakları ortadan kalktığı için onların siyasal ideoloji olarak kullandıkları Siyasal İslâm da kendiliğinden yok alacaktır. Yanlış anlaşılmasın biz halkımızın dini inancına karışacak değiliz. Ona son derece saygılıyız. Bizim karşı olduğumuz ve devrimimizle ortadan kalkacak olan siyasallaşmış, siyasî bir ideoloji haline getirilmiş olan İslâmdır. Biz tutarlı laikleriz. Laikliğe göre din, bir siyasi ideoloji değil, kişilerin özel hayatlarını ilgilendiren inanç sistemidir. Yani insanların kendi özel alanları içinde yer alması gereken bir konudur din.

“Kamu düzeni, aklın, bilimin ve insanî değerlerin kaynaklık ettiği kurallarla sağlanacak.” (Halkın Kurtuluş Partisi Programı, s. 53)

Sözlerimizi bitirirken Genelkurmay’a ve Ordu Yüksek Rütbeli Komutanlarına bir önerimiz var: Ordu Gençliği’nin sesine önem verin. Hassasiyetle dinleyin onu. Unutmayalım ki Mustafa Kemal de kurduğu Cumhuriyeti gençliğe emanet etmiştir.

Mustafa Kemal’in kendisi de, Çanakkale’de Tarihin o güne dek bir benzerine daha tanık olmadığı bu devasa kapışmada, askeri dehasını ortaya koyarak, komuta ettiği 19’uncu Fırka’nın Mehmetçikleriyle birlikte destan yazarken 34, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığındaysa 38 yaşında bir geçti.

Burada bir çağrışım oldu. Mustafa Kemal Samsun’a çıkarken, Partimizin önderi Hikmet Kıvılcımlı da Ege’de Kuvayimilliye’ye katılmak için Yörük Ali Efe’nin Çetesi’ne katılıyor. Ve savaşçılığıyla Köyceğiz Kuvayimilliye Askeri Kumandanlığı’na atanıyordu. Ve o zaman 17 yaşındaydı.

ABD ve AB emperyalistleri yenilecek. Halkımız zafer kazanacaktır.

Kıvılcımlı’nın dediği gibi, “Vatan aşkını söylemekten korkar hale gelmektense ölmek daha iyidir!” 29.04.2007
HALKIN KURTULUŞ PARTİSİ GENEL MERKEZİ
Gönderen: ravas/oltala@hotmail.com

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan