Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 31
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 11 Gün Gelmedi
abdullahank 13 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 102 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 107 Gün Gelmedi
atlantis 128 Gün Gelmedi
baris dursun 128 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 137 Gün Gelmedi
adacala 138 Gün Gelmedi
admin 140 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 140 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
Basligi Görüntüle
Ardahan Haber ( Haberin Doğru ve Tarafsız Kaynağı) Haberde lider tek gazete... | Her Telden | Üyelerin İstek ve Talepleri
Yazan Haber Yorumlar YENİ
Fakir
Yönetici

Mesaj Sayisi: 322
Nereden: ardahan
Katılım Tarihi: 01.06.05
Mesaj Tarihi 26-03-12 10:34
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
**ARDAHAN'DAN GÖRÜNTÜLÜ HABERLER ÜSTTE ARDAHAN TV'DE İZLENEBİLİR..
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="4"color="#FF3300">Çoban: Ekonomik Kurtuluş'ta İstiyoruz..</font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/hanak baskan gaz.jpg"align="left" alt="Ardahan Haberleri"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">**BU HABERİ ARDAHAN TV'DE İZLEYEBİLİRSİNİZ..

Kurtuluş Haftası programları çerçevesinde devam eden etkinliklerin üçüncüsü Ardahan'ın Hanak İlçesinde yapılan gösterilerle devam etti.
Kurtuluş günü dolaysıyla bir konuşma yapan Hanak Belediye Başkanı Taşdemir Çoban 91 yıl önce bu toprakları canları pahasına savunup, yurt topraklarına kazandıran ataların torunları olarak ekonomik kurtuluşu hak ettiklerini belirtti.
Çoban, bugün Hanak'ın yanı başında geçen doğalgazdan bile faydalanmamamız gibi kurulacak denilen Hanak Meslek Yüksek Okulu'nun da halen açılmadığını belirttiği açıklamasında Hanak'ın doğalgaz ile ısıtılıp, Hanak Meslek Yüksek Okulunun açılmasını istedi.

**Hanak'ta Kurtuluş Törenleri Coşkuluydu..

Ardahan'ın Hanak ilçesinin düşman işgalinden kurtuluşunun 91. yıl dönümü çeşitli etkinliklerle kutlandı.
Törenler Hükümet Konağı önündeki Atatürk anıtına çelenklerin konulmasıyla başladı. Törene Ardahan Valisi Mustafa Tekmen, Ardahan Belediye Başkanı Faruk Köksoy, Hanak Kaymakamı Adem Çelik İl Jandarma Alay Komutanı Samit Tokmak, Hanak Belediye Başkanı Taşdemir Çoban, daire amirleri ve vatandaşlar katıldı. Hanak Belediye Başkanı Çoban, törende yaptığı konuşmada, Hanak'ın düşman işgalinden kurtuluşunun 91. yıl dönümünü kutlamanın mutluluğu ve gururunu yaşadıklarını ifade etti.
Haberi ekleme saati: 14.56-02 Mart 2012
Haber/Foto: www.kuzeyanadolugazetesi.com
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="4"color="#FF3300">Ölçeklliler'de kaz yedi..</font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/olcek koyuist.JPG"align="right" alt="Ardahan Haberleri"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">Ardahan merkeze bağlı bulunan Ölçek köyünün İstanbul/Bağcılar'da kurulan Ardahan Merkez Ölçek Köyü Derneği, Cumartesi Günü Bağcılar Halk Sarayı'nda kaz gecesinde bir araya geldiler. Halk Müziği Sanatçısı Sefa Güneş'in de sahne aldığı gecede davetliler lezzetli kaz etinin tadarken, yöre sanatçısı Sefa Güneş’in söylediği türkülerle eğlendiler. Atila Korkmaz’ın sunumuyla, gecenin onuru konuğu Ölçekli Dursun Akçam’ın oğlu doktor yazar Taner Akçam’dı.
Taner Akçam gecenin açılış konuşmasında birlik ve beraberliğin önemine vurgu yaparak dayanışma gecesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Ardahan Ölçek Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Yüksel Kavak hemşehrilerinin gösterdiği ilgiye teşekkür ettiğini söyleyerek “Bağcılar’da ilk gece olmasına rağmen salonda yer kalmadığını, hemşehrilerinin ilgi ve alakasına da yürekten teşekkür ettiğini söyledi.
Geceye Bağcılar’da bulunan Ardahan Ölçekli işadamları da katıldı. İşadamlarından Cemil Çeliktürk, Cengiz Koç, Atilla Çeliktürk, Tekin Korkmaz, Bayram Çakmak, Saim Sarıçam ve Adnan Uygur’da Ölçeklileri yalnız bırakmadı. Ölçek Köyü’ne hertürlü hizmeti ve katkıyı sağlayan Taner Akçam, Cevdet Şentürk ve Hamit Çeliktürk gecenin ilgi odağıydı.
Gecede yapılan açık artırımla Ardahan’ın en pahalı kazıda 3,500 TL gibi bir fiyatla işadamı Cemil Çeliktürk aldı.
Geceye ulusal ve yerel basının da ilgisi büyük olurken Ölçek Köyü Derneğinin Basın Danışmanı Volkan Çelikürk basının gösterdiği ilgiden dolayı teşekkür etti.
Geceye Bağcılar Belediyesi’nin Basın Sorumlusu Abdullah Arıdoru, Star Gazetesi ve Bağcılar Gazetesi, Yaşam Gazetesi’nden Lütfu Bulut, Güneşli Haber Gazetesi’nden Mithar Sayar ve birçok yerel basın Ardahan Ölçek Köyü’nün Kaz Gecesi’ni onurlandıran isimlerdendi.
Haberi ekleme saati: 14.03-02 Mart 2012
Haber/Foto: www.siyasalbirikim.com.tr
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="4"color="#FF3300">SODES’in parasıyla gezmeye gittiler..</font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/sodes ardahan sodes.jpg"align="left" alt="Ardahan Haberleri"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">Ardahan Valisi Mustafa Tekmen, "Devlet-i Aliye-i Osmaniye, Yüce Osmanlı devletidir resmi adı. Osmanlı imparatorluğu diye ifade edenler yanlış söylüyorlar" dedi.
Ardahan Üniversitesi (ARÜ) ve Ardahan İl Emniyet Müdürlüğü'nce hazırlanıp SODES'e sunulan ve kabul kabul edilen "Uygarlığı aydınlatan bilgi güneşleri projesi Çanakkale gezesi" kapsamında Çanakkale'ye giden 49 Üniversite öğrencisi, yola çıkmadan önce Vali Mustafa Tekmen bir araya geldiler.
Öğrencilerle sohbet eden Vali Tekmen, Çanakkale gezisine tarihi ve zaman tüneli benzetmesi yaptı.
Çanakkale'deki gezinin çok önemli olduğunu ifade eden Tekmen, tüm öğrencilerin tarihi ve Çanakkale'yi iyi bilmesi gerektiğini söyledi.
Konuşmasında, "Osmanlı İmparatorluğu diyenlerin yanlış ifade kullandığını, bunun gençler tarafından bilinmesi gerektiğini" ifade eden Vali Tekmen, şunları söyledi:
"Devlet-i Aliye-i Osmaniye, Yüce Osmanlı devletidir, resmi adı. Osmanlı imparatorluğu diye ifade edenler yanlış söylüyorlar. Osmanlılar hiçbir zaman kendilerini imparatorluk ilan etmemişlerdir. Biz doğruyu öğrenmek, doğruyu bulmak zorundayız. Siz ilmin başında beşiğinde olan insanlarsınız. Araştırın daima. Hazırcı olmamak lazım. Hazırcı olursa insan, önüne geleni yemek isterse, zehirde yiyebilir. Bu nedenle araştıracaksınız. İmparatorluk sömürme demektir. Fransa imparatorluğu. Onlar zaten imparatorluk kelimesini kullanmışlardır."
Vali Tekmen, Osmanlı devleti bünyesinde olan milletlerin hiçbir zaman sömürüldüklerini söylemediklerini sözlerine ekledi.
Daha sonra öğrenciler Çanakkale'ye uğurlandılar.
Haberi ekleme saati: 13.02-02 Mart 2012
Haber/Foto: www.kuzeyanadolugazetesi.com
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="3"color="#FF3300">''KÖYÜMÜZE GİTTİM BU YAZ''/Efkan DEMİR</font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/efkan demir.jpg"align="right" alt="Efkan Demir"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">Bu yaz, bu yaz köye gittim. Köy Bir sükûti hayal gibiydi. Her şeyden elini ayağını çekip köşesine çekilen, yüreğinde ve yüzünde yılları yılların yorgunluğunu taşıyan, titreyen esmer nasırlı elleri ve beyaz leçek dediğimiz yazmasıyla sildiği gözlerinde, taşıdığı o yılları tekrar tekrar yaşayan bir ihtiyar gibiydi.

Bir başka teselliye kalan, kendi içinde kaybolan, sızlayan, kanayan, yanan, perişan bir terk edilmiş sevgili hatta yar gibiydi. Koşarak gitmiştim ama o beni Basmadı bağrına bir ana gibi sıcacık, hatta soğuktu kar gibiydi. Bağlamanın tellerinden dökülen, yüreğe mengene vuran efkâr gibiydi. Yolcu edilen ya da yolcu eden, yüreklerinin yarılarını birbirlerine veren didarlar gibiydi. Bir camın arkasından yitip gittiğiniz, yaprak yaprak gazellenen en hüzünlüsünden bir bahar gibiydi. Köy Donuktu, sanki ona değil de bir resme bakar gibiydim. O değil sanki bir başka diyar gibiydi. Bir kırgınlığı, bir dargınlığı var gibiydi. Ne ben tanıyabildim onu ne de o tanıyabildi beni. Ben dedim, ben sana geldim. Ben, bu günü çok bekledim. Eli boş, gönlü dolu geldim. Susuyordu, kalmamıştı eski neşesi, kalmamıştı neşelendirecek kimsesi. Bütün mahallesini toplasan bir odaya hala bir mahallelik yer kalıyordu geriye. İnsanın inanası gelmiyor. Vay be diyor, vay be! Demek terk etmek dedikleri bu oluyor ha! Bizim yaptığımız yani. Biz öyle koyup gitmişiz onu ya da o öyle sanmış. Biz anlatamamışız ona giderken onu geriye değil yüreğimize koyduğumuzu. Gurbette açtığımızda hangimizin valizinden çıkmadı ki ne zaman koyduğumuzu bile fark etmediğimiz geri dönme isteği? Ama bunu da söyleyememişiz ona. Bu yüzden kırgın sanırım, bu yüzden dargın.

Hani görmeseydi göz ya da yaşamasaydı gönül, aramayacaktı belki o zaman bulamayacağını bile bile o eski günleri. Hep böyle sanacaktı belki o zaman, sessiz, kimsesiz. Evleri içinde birileri otursun diye değil de, yalnızlığa sembol olsunlar diye yapmışlar sanacaktı. Daha girer girmez başlıyor hayal kırıklıkları. Efonun dükkanının önünde yada köy kahvesinde büyük bir şamatayla tavla oynayan ve yüzlerinde tebessüm, gözlerinde merakla onları seyreden gençleri arıyor göz. Ne gençleri görebiliyor ne de Efonun büfeden esinlenme dükkânını. Yüksek eşiğinden geçerken genzine dolan, bisküvi kokusu karışımlı kara lastik kokulu rafları arıyor insan. Köye ait olmayan ama köyden başka hiçbir yerde de olmayan çocukluğumuzun o çekici, iz bırakan kokusu. Kendi yalnızlığına müebbet hapis köy kahvesinin binasının önünden geçerken, tekrar hissetmek için o kokuyu derin bir nefes alıyor insan, ama nafile. Sanki bugün gibi diyorsun yaşadıklarım ya da bugün hiç yaşanmamış gibi yaşadıklarım. Kimisi, ütülü gömlek ve kumaş pantolonlu ayakkabılı, kimisi kara lastikli, paçaları yün çorabın içine kapalı, pantolonu yamalı ve aynı tezgâhın üstünde oturup çene çalan, alışverişe gelenleri seyreden, dayanamayıp lafa karışan köyüm insanlarını arıyor insan. Sorulan “Yegenim kimin oğlusun sen …?” soruları açılacak bir muhabbetin girişini temsil ediyor. Dükkanlardan SERDAR dedenin ELBEYİ dedenin ve yada ZİKRİ ve MUHTET abinin dükkanları sanki hepimizin anıları dükkanların içine kilitlenerek terk edilmiş. Bundan sonra dükkanlardan alış veriş düşünenlerin aklından şu soru geçmeyecek “şimdi acaba dükkan açıkmı dır ?”. Kapalı, kapatılmış! Artık “misafir şekeri, bir kutu kirpit, bir paket tursil, bir paket sana yaği, yarım kilo püsküvet, bir şişe gaz yağı, 34 numara cızlavet lasdiği naylon ve de krem renginde, varise çoçuklara birer çift pilaç bakacağım lafları ile başlayan muhabbetler yapılmıyor artık .

Onu ve onunla ilgili hatırladığınız her şeyi ebediyete taşımak üzere anılar kütüphanenizde “K” ile başlayan raflardan birine koyabilirsiniz artık.
Geçmemiş sanki şu çayırlardan okulun önündeki sahadan yüzlerce çocuk. Sesleriyle doldurmamış tüm meydanı ve ara teneffüsleri. Güneye çarpıp geri gelmemiş o cıvıltılar. MEHMET , KORKUT , TAZEBEY , FAHRETTİN … ve isimleri sizlerde olan diğer öğretmenler tur atıp şu okul bahçesinde, derse girmemişler sanki. Şu merdivenin yanında avazımız çıktığınca and içmemişiz her sabah ya da milli marşımızı söylememişiz o tiz seslerimizle. Sanki hiç Mahalle savaşları başlatmamışız kardeşçe çıktığımız okulun arkasındaki meydanda şu sarı kireçliğin başında. Mevsimin üşümüşlüğünü bırakmamışız sanki ve ıslaklığını kurutmamışız halka oluşturduğumuz teneke sobanın etrafında. Annelerimizin, iki dikdörtgen kumaşı birleştirip diktiği torbadan bozma renga renk okul çantalarımızı boynumuzdan ve bir omzumuzdan geçirerek sırtımıza atmamışız. İçine de, defter kitabımızın yanı sıra “Allah ne verdiyse ” mönüsünden oluşan öğle yemeklerimizi koymamışız. Defterlerimizin yaprak uçları geriye doğru kıvrılmamış çimento kağıdı ile kaplamak için uğraşmamışız ve biz bu yüzden azarlanmamışız. İlaç tıpalarından silgi, kiraz ve erik zamklarından yapıştırıcı icat etmemişiz. Şiirler ezberleyip resmi törenlere, ilk toplum karşısı heyecanlarımızı yaşamamışız. Gezi kollarına seçilip pikniklere gitmemişiz yerli malı haftası kutlamaları yapmamışız ve yumurta tokuşturma, yoğurt içinde para bulma ve çuval yarışları yapmamışız. Diktiğimiz ağaçlara can suyu verdiğimiz ve teneffüslerin hararetini söndürdüğümüz bir çeşme vardı sanki şurada. O çeşme artık hiçbir fidanı yeşertemiyor, ne beslendiği kaynak var ne de o çeşme var. Kurumuş,kurutulmuş!

Köy hiç ihanet etmemiş anılara, her karışı kendi öyküsünü özenle korumuş. Sizi görür görmez de eski bir kapta sunuyor size sakladıklarını. Tırmanmaya çalıştığımız bizim mahalle yolunda yazın arabaya, kışın hızaklara binmemişiz sanki. Okulun önündeki şu meydanda yada ADİL dayının her akşam top oynamamışız. Ne top oynayan çocuklar kalmış geriye ne de ADİL dayı. Oynadığımız çayırları artık diğer çayırlardan ayırt edemiyorsunuz, hepsi aynı anda yeşil, hepsi aynı anda sarı. Sanki rahmetli BİLAL abi ile TAZEBEY hoca hiç mahalle maçları organize etmemiş, yaylada ise biz rahmetli Mehemmet dayıya Erkan’a izin ver diye yalvarmamışız. Ne mahalle maçları kalmış geriye, ne de saydığım bu kişiler nede maçlar yaptığımız son model gözümüze kıyamadığımız mikassa kaplamalı sarı top . Her akşam bir evde toplanmamışız, oturmamışız gece yarılarına kadar ve sabahın köründe de çayır biçmeye gitmemişiz sanki. Şu taşlarda oturmamış gençler ve efkârlarını üflerken semaya geceye ateş böceği olmamışlar sanki. Harmanlarda gümbür gümbür çalmamış davul zurnalar ve akın abinin bağlama ritimleri ile biz ayak uydurmaya çalışmamışız kaçkeye , temir ağaya , üç ayak ağır bara . Yalanmış, hepsi yalan! Tütmeyen bacalarımız ve zırzalı kapılarmızmış ille de anılarmış unutamadığımız anılarımızmış bizden geriye oralarda sahipsiz kalan.

Duymak ya da bilmek çok önemli olmuyor çoğu zaman. Her şeyi en son gördüğü haliyle hatırlıyor insan. Bu yüzden bakmam ben hiçbir ölünün yüzüne. Keşke hiç gitmeseydim diyorum bazen ve görmeseydim bu halini. Hep son bıraktığım gibi sansaydım, hep gülen yüzünü hatırlasaydım köyümün . Hep fotoğraflarıyla avunsaydım. Hep herkesi orda sansaydım. Yapacak hiçbir şey yok. Hepimiz Ömrümüzün sonuna kadar oralarda yaşarken, buralarda yaşlanmakmış kaderimiz.

*Petek İnşaat - Emlak Yönetim Kurulu Başkanı
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="3"color="#FF3300">GEÇTE OLSA YAZMAK İSTİYORUM</font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/osman kamaci yazi.jpg"align="right" alt="Osman Kamacı"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">Bunca yoğun günden enflasyonu içerisindeyken ve ortalık toz duman olmuşken acaba ne yazabilirim diye düşünüyordum ki, yazmak istediğim halde, her nedense hep ötelemek zorunda kaldığım Hırant Dink cinayeti ile ilgili bir şeyler yazmak için geç olsa da zamanın geldiğine karar veriyorum. Böyle olunca, üzerimdeki büyük bir yükten daha kurtulmuş olacağım.

17 Ocak 2007 tarihinde Agos gazetesi Genel yayın yönetmeni Hırant Dink davası ile ilgili şöyle bir hafızamı yoklasam ortaya ne çıkar, merak ediyorum? 5. Yılını tamamlayan Hırant Dink davası nihayet mahkemenin verdiği kararla sonuçlandı. Mahkemenin davayla ilgili vermiş olduğu tahliye kararları toplumun bir kesimi tarafından memnuniyetsizlikle karşılandığını ve bu tepkilere bakıldığında yargının adaleti dağıtma konusunda pek adaletli davranmadığını yazmak istersem, acaba yargının hukuk anlayışına haksızlık etmiş olur muyum bilemiyorum? Bu yorum kimine göre haksızlık, kimine göre de yerinde ve isabetli bir tespit olarak algılanabilir. Ancak; böylesine farklı algılardan anlam çıkarmak ne kadar doğrudur buda tartışılır... Yasalarla çerçevesi belirlenen cezalar bellidir. Suça iştirak eden bireysel veya örgütsel oluşumlar ve bu oluşumlar içerisinde yer alan kişiler kim olursa olsun buna bakılmaksızın uygulanabiliyorsa, zaten böyle bir tartışmanın hiçbir anlamı kalmaz. Bunu da çok iyi biliyoruz ki, evrensel hukuk açısında kişiler arasında ayırım yapılamaz, imtiyaz sağlanamaz. Her hangi bir davayla ilgili Savcı bir kovuşturmada kuvvetli şüpheye ulaşıyorsa kim olursa olsun tutuklama talep eder ve kararı vermekte hâkimlere düşer. Zira adaleti dağıtmakla mükellef hâkimler suçu sabit gösteren her türlü emareye rağmen delil yetersizliğine hükmederek bu temelde kararlar verirse, o zaman elbette kamuoyu tarafından memnuniyetsizlik gibi refleksler görülebilir, hukuka olan inanç parametrelerinde inişli çıkışlı çizgiler belirginleşebilir. Eğer insanlarda adaletin yerini bulmadığı algısı gelişirse, bu hayal kırıklığı ve güvensizlik duygusu ön plana çıkarır. Ve böyle bir hataya düşülür, toplum vicdanında derin şüpheler oluşmaya başlarsa, insanların yargı mekanizmasına olan inancına gölge düşürecek, duygularını darmaduman edecektir. Buna en iyi örnek Hırant Dink davasıdır. Hırant Dink davasında yaşanan gelişmeler ne acıdır ki, kamuoyu vicdanında telafisi mümkün olmayan derin yaralar açmıştır.

Hırant Dink organize bir şekilde birileri tarafında güpe gündüz sokak ortasında öldürüldü. Ve yine o birileri yakalandıklarında götürüldükleri emniyet müdürlüklerinde kahraman gibi karşılanır, orada bulunan bütün emniyet görevlileri (cinayeti işleyen) şahısla fotoğraf çektirmek için sıraya girecek kadar basiretsizlik örneği sergilerse, işte o zaman bunun hiçbir açıklaması olmaz, olamaz. Eğer iddia edildiği gibi bu olayın arkasında bir örgüt varsa, savcıların görevi bunu ortaya çıkarmak ve adaletin yerini bulması adına, içinde inanç kırıntıları barındıran insanları ikna etmek, vicdanları huzura kavuşturmaktır. Bu cinayeti işleyen tetikçilerin arkasındaki karanlık güçler ve örgütler kim? Onlar tespit edilerek yargı önüne çıkarılmalıdır. Bunu yaparken öncelikle bu işte kusuru ve zaafı bulunan güvenlik birimlerden başlamak yapılacak ilk iş olmalıdır. Bu emri verenlerin tetikçilerle hiçbir hukuki ve fiili irtibatı sağlayacak delil bırakmadıkları, bundan dolayı örgüt suçu kapsamında cezai yaptırımlar uygulanamayacağı mütalaa edildi. Doğrudur, eğer örgütsel hiçbir emare yoksa tabi ki, hukuki olarak bu kapsamda yargılamanın yolu kapalıdır. Oysa aynı davada yargılanan ve yattığı süre göz önüne alınarak tahliyesine karar verilen Erhan Tuncel en az 15 defa Hırant Dink’e yapılan suikastı bütün ayrıntılarıyla gerekli birimlere rapor ettiğini açıklamıştı. Buna rağmen hiç kimse parmağını oynatma gereği duymamış. Aynı şahıs Yasin Hayal’in silah ve para temin ederek İstanbul’a geldiğini ve Hırant Dink’in ev ve işyeri civarlarında keşif yaparak bölgenin krokilerini çizmiş olduğunu ve eylem için düğmeye basmak için uygun zaman kolladığını bile rapor etmiş. Fakat her nedense aylar öncesinden yapılan bu ihbarlar nazari itibara alınmamış, adeta cinayetin amacına ulaşması için görmedim, duymadım, söylemedim suskunluğuyla üç maymun oynanmıştır.

Eğer emniyet ve istihbarat birimleri için muhbirlik yaptığı iddia edilen Erhan Tuncel doğruyu söylüyor ve iddiada bulunduğu gibi emniyet birimlerine olayı bildirdiği halde gerekli tedbirler alınmadıysa, o zaman hiç kimse elini alnına birleştirip uzaklarda bir şeyler aramaya çalışmasın. Bu pek’te inandırıcı olmaz. Eğer bir şeyler yapılmak isteniyorsa, öncelikle evin içinden başlamakta fayda vardır.
osmankamaci@hotmail.com
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="4"color="#FF3300">Şemsettin Hoca’dan Yorumlar</font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/ardahan semsettin senel.JPG"align="left" alt="Şemsettin Şenel"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">**GDO’lu Ardahanlı..

Sevgili Basın, değerli okuyucular, herkese merhaba.
Hani derle ya, ya okuyup yazacaksın, ya da gezip göreceksin. Bizler kısmen de olsa, gezip görüp okuyup yazdıklarımızdan, doğrusu gerçek yaşamdan, hiç de bir şey görmedik gibi.
Be kardeş sen ne söylersin olmaz böyle bir şey.
He ya, olur olur...
Bu kafa bizde varken bu memlekette daha çok şeyler olur.
Ben sadece memleketim için yazar söylerim.
Ha diyeceksin ki sen korkaksın, erkeksen memleket için de yaz, o zaman adam sanırım.
Ben adam gibi adamım, doğdum bağımsızca ülkemde yaşadım. Doğdum bağımsız Türkiye dedim, ölsem de yine derim, kahrolsun faşizm emperyelizm ve de yandaşları derim.
Sen de kimsin bana lolo satarsın, bizim orada satıcılar olmadan pazarcı katırcılar, eskiden karadenizden gelirdi, bizim saf köylüleri kandırır bir çuval mısıra bir tarla satın alırdı.
Bir cuka bir buka, bir kilo peynir üç kilo kiraz, biz o köylü değil miyiz? Şimdi ne olmuş, iki sepet kirazı satan adamlar şimdi memleketi satıyorlar, sen neresini alırsın?..
Hayır olmaz öyle bir şey, bu memleket hepimizin, biz kardeş değil miyiz, ben neresini alayım emmi çok ayıp, demek sen bizi de satarsın.
Ama kime sorması ayıptır, yok öyle bir şey, sata sata bir şey kalmadı ki. Kalmadı, değerlei bitirdi, başı boş sağda solda, insan dediğin üç beş canavar kaldı.
Emi onları kimse almaz ki, başına bela mı edecek?
Niye oğul? Balı sizin peteği bizim gibi, siz uyanıksınız ya, başımı fazla ağırtma neler bucalıyorsun, pek de ilgi alanıma girmiyor, ola niye sende kimsin oğul biz hem emoğlu hemşeri Ardahanlıyız lo. Bizim memleketin güzel balı, yağı kaşarı ve de eti, hele de kaz eti meşhur olurdu he mi? Ha, amma şimdi meşhurluk da kalmadı. Niye kardeş ne oldu, meşhurlar ABD li oldu sosyeteye karıştı. Meşhur olmayanlar da Hindistan dan gelen GDO lu kaza ördeğe karıştı. Ula o da nereden çıktı, Hindistan, Çin.
Hükümet hükümdar oldu ya, açıldı saçıldı, o da eteklerinin altından çıktı, ne oldu beğenemedin mi kardeş?
Nasıl beğenemedin yoksa beni de mi?
Yoksa Silivriye götürürler?
Yok kardeş ben de beğendim, ben de kaz eti yemem.
Madem ki Tayip emmi sana kızar. Niye kızmasın ki?
Memleket namussuz iffetsizlerle dolmuş, herkes olabildiğince şerefsiz olmuş, memlekette üç beş insan kalmışta ne olmuş, Tayyip emmi de devrimci olmuş. Birileri devlete, millete kral gibi hükümdar olmuş.
Bizim bir kazımız vardı onu da Çinliler’in GDO’lu kazları ördekleri kalmış,, yiyecek bize bir şey kalmaış. Bu memleket bu kadar mı sahipsiz, bir zamanlar ABD’nin GDO’lu sığır etleri yetmedi hepimizi kanser etti, bir de Rus un Çernobili yetmemiş gibi şimdi ÇİN, Hindistan kazı nereden çıktı, sanki memlekette kaz ördek yokmuş gibi. Hepimiz kanser memleket kanser. Tayyip hasta meclis hasta, memleket ölmüş, vaylar bize memleketin haline.
Ordu komutanıhapis olmuş.., suçu ABD’li olmamış, Tayyip hastalanmış bizim memleketin kazlarına ne olmuş. Soruyorum o Çin’in ördeğine kazına nasıl o memlekete sala durmuş.
Ya olur mu böyle?
Sayın Tarım Müdürümüz bunları denetledi mi?
Bize karı mı var zararı mı?
Biz memleketin kazını meşhur etmeye çalışırken, bunlardan nereden çıktı?
Yazıklar olsun bize, yazıklar olsun Avrupa’nın GDO lu inekleri ile memleketi kanser edenlere yazıklar olsun.
Üç beş değerimizi elimizden almaya çalışan yöneticilere yazıklar olsun. Şimdi de çin kazlarını yer ölürüz.
Peki müdür siz denetleyin biz ölelim, siz sorun biz cevap verelim, bu zavallı halkı kim uyandıracak, bu zalimlere karşı kim dur diyecek, bnlardan kim hesap soracak, peki sonumuz ne olacak, ya Irak ya Libya da Suriye olacak. Adam birkez doğar birkez ölür, amacımız adam gibi ölmek. Lütfen adam olun ülkemiz değerlerine sahip çıkın.

**Ne iş yapar benim 109 derneğim?

Sayın Basın doğru, siz de yazarçizer döver, yeri geldiğinde onure eder, yerinde de döversiniz, bunları biliyoruz, tabi ki haklısınız. Sizlerde ya varız ya da yok.
Ya göründüğümüz gibi olmalıyız, bir şeyler üreterek, ya da olduğumuz gibi olmalıyız. Kapasitemiz bu kadar, üretemeyen varlıksız bir örgütüz. Söylenenleri, yazılanları da sindirerek bu kadar da verimsiz bir şeyler üretemeyecek kadar da yetersiz bir sivil toplum örgütüyüz. Ancak her zaman her yerde olmalıyız ve de olacağız diyecek güce sahibiz.
Peki, sizde kimsiniz?
Dur orada, sende kimsin, adın ne, nerelisin, ney apar kime hizmet edersin? Yok, öyle birini tanımayız, öyle bir kuruluşumuzda yok. Öyle bir kuruluşumuz da yok üyemizde yok, sen git kimliğini başka yerlerde ara, adam gibi gel bizimle konuş. Ardahanlıyım de biz de sizi tanıyalım, övelim. Ya yok olalım ya tanıyalım, olmaz mı? Tabi ki işine gelirse..
Biz çok adam olmayanları bağrımıza bastık, neler gördük neler yazdık. Boş kuru gürültüden öte bir yol alamadık.
Yine kapıları kapalı, yine uları kesik, yine yüzü gülmeyen, yine kar da ısınamayan, yine yolları bozuk, yine eğitimden yoksun, yine kaderine küsmüş yürekli yiğitleri bıkmadan yollara düşmüş, çığlıkları atarak memleket sevdaları ile coşan, gönülleri zorlukları ile alışmış sevdaları ile aşan güzel yiğitlere selam olsun. Selam olsun Ardahanlının savunucusu yürekli yiğitlere selam olsun. Selam olsun korkmadan, kederinde yanında, acısı ile tatlısını paylaşana yiğitlere selam olsun. Karlar kasırgalar başında gereksiz estirilen diyarıma selam olsun.
Biz amiriz, biz vekiliz, biz başkanız, biz dedik mi yaparız diyenlere karşı, direnen basınımıza selam olsun. Ardahanlıyız deyip kükreyen, boş kaoslar ile hava atan dernekçilere selam olsun. Selam olsun dernekçilere, selam olsun sahipsiz memleketimin haline. Selam olsun halkımıza, selam olsun yanlış yönetici ve idarecilere, selam olsun selam Ardahan’ın yürekli yiğitlerine selam olsun.

**Yazıklar olsun

Yazıklar olsun memleketimi yanlış yönetenlere, yazıklar olsun onların savunucusu siyasiler, yazıklar olsun gerçekleri görmeyen Ardahanlılara. Yazıklar olsun memleketimin insanlarının duygularını emeğini sömüren zavallılara yazıklar olsun. Be kardeş, Ardahanlı sanıyor musunuz ki yaptıklarınız görmüyor?
Görüyor, ancak sizler Ardahanlıları görmemezlikten gelerek, yapmak istediklerinizi öğrenene dek kaçırıyor Ardahanlı. Unutuyor o geçen zamanı. Yine döküyorsun aklından geçen lütufları, yine kandırıyorsun Ardahanlıyı hiçbir şey olmamış gibi her şey tozpembe yine Ardahanlı alkışlamakta şahane. Seçilene kadar, anam bacım kardeşim, kapıları açacağım, doğalgazı getireceğim, lojistik bölge ilan edeceğim, her derdinize deva olacağım. Hani nerede yaptıklarınız? Ardahanlıyı değil kendi haklarınız savunmaktan acizsiniz. Hani diyorum ya yazıklar olsun, kızmayın bana. Yanlış mı kardeş? ARFED gecesine valisi vekili başkanı iş adamı geleceğim diye kandırırsan, a.. federasyondan bana ne. Buradaki halk şahane dersen, yöneticilerin kılına dokunmazsan, halkın sorunlarını hiçe sayarsan elbette ki yazıklar olsun. Ardahan’ın yürekli bir basını var, onunla durmadan uğraşır, yargılarsın. Tabi ki yazıklar olsun. Öyle ya kel başa şimşir tarak derler ya, tara tarayabilirsen.
Buradan Ardahanlıya soruyorum hani nerede gücünüz, hani haklarınızı savunacak sivil toplum kuruluşlarımız, derneklerimiz nerede?
Yaz olacak yonca bitecek misali, ancak yazın cırcır böceği gibi şenliklerde ötecek, kış gelince uykuya yatacak, bu mu dernekçilik, bu mu Ardahanlının yanında olmak, bu mu haklarını savunmak. Bu mu Ardahan basının her gün ağır ceza kapılarında geri durdurmak, tabi ki bu değil. Öyle ise sen haklısın gazeteci kardeş, aklına ağzına geleni yaz, adam olmayanları yaz, Ardahan’ı da Ardahan’ı tanımayanları da yaz, halkına söz verip sözünde durmayanları yaz, halkına hainlik eden zavallıları da yaz, yaz gazeteci kardeşi yaz, şairin dediği gibi:
“Sen seni bilirsin sen seni
Sen tanımazsan, bir gün vurur onursuzca patlatırlar enseni.”
Bunları da yaz.
Buradan tüm Ardahanlı iş adamlarına, Ardahan’ın ilçe köy derneklerine ve de Ardahan’ın değerini savunamayan siyasilerine sesleniyorum. Memleketin değerlerine sahip çıkmayan herkesi göreve davet ediyorum.

Saygılarımla.
ARDAHAN DERNEKLER FEDARASYONU EĞTİM SEKRETERİ
ŞEMSETTİN ŞENEL
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="4"color="#FF3300">Ardahan Öyküleri/Yılmaz Yalçıner
Neşe Doster</font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/yalciner yilmaz.gif"align="right" alt="Yalçıner Yılmaz"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">Yirminci yüzyıl filozofları: George Edward Moore, Ernest Bloch, Edmund Husserl, M. Faucoult, Heidegger ve diğerleri, okuduğum kitap güzel çevirisiyle yağ gibi akıyordu. Son yıllarda ağır kitapların çok iyi çevirilerini anlayarak okuyoruz. Almanyada doğan, büyüyen neslin marifetiymiş meğer ki bu çevirilerin vasfiyeti. Çevirilerde ayrıca Klasik Osmanlıca felsefi terim ve terminoloji tercihan yekta kılınmış.
Eskiden... güzel kitapları alırdık elimize, okuyamazdık. Çeviriler kötüydü.
Zeyyat Selimoğlu çevirisi Alman yazarın öykü kitabıydı. Birinci sayfada kazıklatmıştı beni. Devam edemedim. " Kadın bağırıyordu kocasına:" - Hey koca! Koca! diye" ydi. Oracıkta kitabı elimden yere saldım, daha okumadım.
Almancadan çeviriyorsun. Tamam anladık. Alman kadın kocasına dalından bağırer. Bunun Türkçede karşılığı: 'Hey herif!'tir veya 'Babamız' derler, 'Bizimkisi' derler, Sen kalk direk çevir: KOCA; KOCA! diye. Bu zorlamadır. Çeviriyi hafife almadır. O ekol şükür bugün kalmadıya!
Neşe Doster Karslı yazar. İsmini hep duyardım. Fakat onun hakkında hatırladıklarım. Hiçbir kartezyen vasıta kullanmayacağım. Hayat sürecinden oyucuma ne dökülürse!
'93 müydü? '94 müydü? İstanbul öğretmenleri arasında ATATÜRK konulu bir kompozisyon yarışması düzenlenmişti. İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü düzenlemişti. Naci Akay'da Müdürdü.
Tuzla Avni Yukarıuç İlköğretim Okulunda Resim derslerine giriyordum. Şimdi burdan dönüp bakıyorum da: Okul, muhit, dönem, öğrencilerim, gençliğimiz ne katen güzelmiş.
Saat üç gibi çıkardık okuldan. Elli metre uzakta Tren İstasyonu vardı. Banliyö trenler vızır vızır Gebze'ye, Haydarpaşa kanatsız kuşla uçardı.
Öğrencilerin sesleri insanı yorardı. Yorgunlukla, argınlıkla istasyonda kanepeye oturmuştum. Selamlaşmalar, safa hoşlar bittikten sonra karar verdim.Ya Pendiğe, ya Gebzeye gidem dedim. Güz ayıydı. Pendikte çay bahçesindede oturdum. İki kompozisyon yarışmasına katılmıştım bahsettiğim arefede. Gentaş kitapları, eğitimle alakalı yarışma düzenlemişti. Gentaş'ınkinin ardından; İstanbul Milli Eğitimin yarışması: 24 Kasım öğretmenler gününe denkgelmişti. Ona da katıldım. Dediklerimin tümü bu AMBİYANS'ta cereyan etti. Düşüne biliyor musunuz?
Çay bahçesinde çayımı içmiştim. yarışmalara yazdıklarımı tekrar kafamda yazıyordum. Bahçenin sahabı müzik çalmayı kesmemiş, yeni bir parçayı özü çaldı. Jane Birkin söylüyordu. Şarkıyı tanımıştım. Öyün evin yıkılsın ay arvat... arvat sahabı!
Eliza! Eliza! Mersi ! Mersi boku madam! Ela! Ala!...
Şarkı çok güzeldi!
Eliza buysa? Hayat ne?
Hayat oysa? Eliza neydi?
Hayvak hay! Et kemükten ayrılerdi?
Kartal, Pendik; gittik geldik!
Tahayyül edebiliyor musunuz?
Eliza'da bitti!
Son tren kalktı. Gebzeye giderim. Be harya giderdim ki?
Ba, ba, ba... geçif getmişem suyun kırağı bir yerdi adını tapa bilsem bir!
Üşümüşem de ağzım dat!.. zehir dilim pas tutuf!
Ne fırıldaktı? Tren insan istifi hamsı istasyonu şaşırmıştı.
_2
Neşe Doster: Atatürk konulu kompozisyon yarışmasında ikinci gelmişti. Ben üçüncü olmuştum. Bir doçentte birinci gelmişti. Törene çağrılmıştım. Bir hafta önce okul müdürü beni çağırdı. Gentaş'ın yarışma kağıdını bana tevdi etti: 1254. olmuştum. Müdür zarfı yırtmıştı. Sonucu o da merak etmişti. Benden evel öğrenmişti. Bir hafta sonra aynı oda da üçüncü olduğum yarışmayı res'en tebliğ ediyordu. Bu da ALLAH'tan idi fakat bu kerre hayırlı haberdi bu!
Ödüllerimizi Nedret Selçuker ünlü spiker verdi. İşbankası, para ödülleri çekle hazırlamıştı. Belgeli ve törenli yarışmada Neşe Doster'i sadece uzaktan görebildim. Karslı olduğunu sonradan öğrendim. Kadıköy Anadolu Lisesi Edebiyat öğretmeni ve Cumhuriyet gazetesi köşe yazarlığı yaptığını ard arda öğreniyordum.
Ve yıllar sonra Kars Güzel Sanatlar Lisesine gittim. Kars'ta: Kars'ta kaldı aklım isimli kitabını gördüm. Emekli olmuştu. Siyasal Birikim internet gazetesinde benim öyküler yayınlanmaya başlayınca NEŞE DOSTER'in nefis edebi yazılarını gördüm. NEŞE DOSTER'in uzağında ve yakınında 18 yıldır bir yazgısal irtibatım geziniyordu!
İnana biliyor musunuz?
_3
Ernest Bloch'u hiç bilmedi o. Tren de o gece istasyonu beş geçe indi. Geldiği semt bindiği semt ve inmek üzere gittiği muhit'e benzemiyordu.
O Varoluşcu felsefeyi gençliğinden beri okuyordu. Sonra sonra kafasında: Varoluşcuların bilmediği teorileri kurgulamaya otomatikman başladı. Zannetti ki bu teoriler benim özgün teorilerimdir. Bektaşilerin MENZİL teorisini de eklerim Varoluşcuların metafizik amaçbilimlerine, böylece dünya çapında ünlü olurum diye hayaletti.
Spinoza'yı kendince 'çözdüm' diyordu. Spinoza, Bergson, Kierkegard, Sartre hepsini metafizik'i ontolojik kanıtlamakta kullanacaktı.
Ernest Bloch'u okudu. Bloch şöyle diyordu:
Gerçeği kanıtlayacağım fakat gerçek uzakta; biz mi? Şimdi gerçeğin sürecini yaşıyoruz. Süreç bitiminde gerçeği görebileceğiz.
Bu başı ölen Kandıralı filozofta böyle düşünmüştü. 1994'de İzmitte! Bloch ise 1933'te yazmıştı teoriyi.
Ve ne demişti bilir misiniz? Öbür taraf henüz varlaşmış değildir! Birgün metafizik öteki taraf varlaşacaktır. Süreç bitiminde tabii!
- Bölük dur! Kandıralı sen de dur!
Ne acı değil mi, elin oğlu filozoflara yetişememek?
Alasulu olmak. Yetmezlik olmak!
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="4"color="#FF3300">A-3- 8 NOLU HÜCREDEN ANKARA' DAKİ FİRAVUNLARA SESLENİYORUM </font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/mahmut alinak cezavei.JPG"align="right" alt="Mahmut Alınak"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">Mahmut Alınak/Avukat

Göleli Avukat Yaşar Kaya ile tutuklu bulunan Kars eski Milletvekili Mahmut Alınak’tan mektup var..

Bizi bostan hırsızları gibi F Tipi morglara kapatarak ölüm sessizliğine gömeceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Zulmünüz yere göğe sığmıyor. Size muhalif olan herkes ağır bir tehdit altında.12 Eylül cuntacılarından daha da tehlikeli olmaya başladınız. 12 Eylül devrinde çocukların ırzına geçilmedi. Sizin idarenizdeki hapishanelerde çocuklar çırılçıplak soyunduruluyor, işkence görüyor, tecavüze uğruyor. O çocuklar vicdanı olan herkesin çocukları sayılır. Tüylerimizi diken diken eden bu vahşetten birinci derecede sorumlu olan sizsiniz. Sırf bu nedenle görevlerinizden istifa etmeniz gerekirdi. Ne yazık ki, sizde o yürek ve sorumluluk bilinci yok.
Şunu iktidar sarhoşluğu ile çılgınlaşan o kafalarınıza iyice sokun: Siz tarih ve insanlık önünde suçlusunuz. Yüz yıl da geçse hesap vereceksiniz.
Bizden can mı istiyorsunuz? Söz konusu olan onurumuz ise canın beş paralık değeri yoktur. Bizi hapishanelerinizde çürütmek mi istiyorsunuz? Bakın elinizdeyiz, binler halinde tıkıldığımız bu mezarlarda ölünceye kadar inatla ve inançla yatmaya hazırız.
Uyguladığınız zulüm, adınız ve şanınızla tarihe geçmekle kalmayacak, bıçak kemiğe dayandığında demokrasi ve özgürlüğe giden yolu da açacaktır.
Bu morglar zulmünüze mezar olacak. Hukuk tanımazlığınızı ne kadar şahikalandırırsanız sonunuzu o kadar yakınlaştırırsınız.
Herkes biliyor ki, 12 Haziran seçiminde başarılı olmak için İmralı- Kandil arasında onlarca mektup götürüp getirerek postacılık yaptınız. Bunu gençlerin akan kanını durdurmak için yapsaydınız sizi ayakta alkışlardık. Gençler umurunuzda değildi. Tek derdiniz seçimde başarılı olmaktı, onu da başardınız. Nitekim seçimden sonra görüşmeleri kanlı bir baltayla keserek gençleri tekrar ölüm yolculuklarına sürdünüz. O zavallı yavruların narin bedenleri kanlar içinde toprağa düşerken vicdanınız hiç sızlamadı.
Abdullah Öcalan Asrın Hukuk Bürosu'na gönderdiği mektupta, " Tutuklu avukatlarla yaptığım görüşmeler devletin izni ve kontrolü ile yapıldı. Savcı beni dinlesin" diyor.
Peki İmralı ve Kandil' deki onlarca mektupta sizin parmak izleriniz varken, avukatlar neden dört aydır hapiste?
Postacılık yapan ve yaptıran siz, fakat hapiste olan avukatlar! Bu komiklik ne ile açıklanabilir? Üç günde açılabilecek dava aylardır neden açılmıyor? Dosyadaki akıl almaz gizlilik saçmalığı neden hâlâ sürüyor? Avukatların mesleklerini icra etmeleri nasıl suç olabilir?
Avukatlar Abdullah Öcalan'ın eylem talimatlarını Kandil'e bildirdiler, diyorsunuz! Bu güne kadar dile getirilmeyen şu gerçeği tüm dünya duysun ki, böyle bir şey varsa - ki yoktur- siz suç ortağısınız. Çünkü Öcalan- avukat görüşmeleri mahkeme kararı ile görüşme odasında hazır bulunan bir bakanlık görevlisi tarafından ses cihazına kaydediliyordu. Görüşme tutanakları elinizdeydi. Öyleyse bu talimatların Kandil' e bildirilmesine yıllarca neden göz yumdunuz? Neden engellemediniz? İddianız doğru ise- ki değildir- SİZ SUÇ ORTAĞISINIZ! Bu talimatların Kandil' e bildirilmesine göz yumarak suç işlediniz. Sorumlusunuz. Eylemler olsun, gençler ölsün istediniz. Bundan siyasi çıkar sağladınız.
Sorumu tekrarlıyorum: İddianız doğru ise NEDEN YILLARCA BEKLEDİNİZ? NEDEN? Bu korkunç soruya vereceğiniz bir cevabınız var mıdır? Cevap veremezsiniz, çünkü avukatlara çirkin bir iftira attınız. İftiranız doğru olsaydı, Öcalan' ın talimatlarının Kandil' e gönderilmesine göz yumduğunuz için sizde şimdi avukatlarla birlikte bu kafeslerde olurdunuz.
Beni istediğiniz kadar içeride tutabilirsiniz, dert etmem. Benim hayattan kişisel hiçbir beklentim yok artık. Ama onlar daha çok genç. Kimi nişanlı, kimi yeni evli, iki üç günlük evli olanlar var. Bazıları hapisteyken baba oldu, bazıları ise baba olmayı bekliyor. Çocuklu olanlarınsa çocukları ufak, babalarının yolunu gözlüyorlar.
Yani tam bir trajedi. Dağ kanunlarını uygulayarak bu trajediyi yaşattığınız için elimiz yakanızda olacak. Tarih sizden hesap soracak.
Torunlarımızın lanetinde boğulacaksınız.


Gençler Ölmesin
Ocaklar Sönmesin Girişimi ( GEOS) Sözcüsü
Kandıra 2 Nolu F Tipi Cezaevi
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="4"color="#FF3300">Ardahan Öyküleri/Yılmaz Yalçıner
Ardahan'ın ilk özel okulu kapanıyor!</font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/yalciner yilmaz.gif"align="right" alt="Yalçıner Yılmaz"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">Postane yeni.
Müdür Karslı Esat Bey.
Milletin dili dönmüyor, beceripte postahane desin.
Postane, pasaport, kelimeleri ağızda sakız yavanlığına bir vakit çekiltikten; yatmaya yüz buldu.
" _ Poştahana, poştahana."
" _ Paşaport, paşaport."
Postane dağıtıcısı mektup ve kağıt nevinden daha bir sürü şeyleri meşin çantasına tıktı, bastı.. Beline kayış kemerini dolandırdı. Boyun kayışını çekti, şapkasını yan yatırdı. Ufak sini kadar vardı, şapka. Tereğin ortasında leylek rozeti, ağzına zarfı almış kanatlarını aşağı yukarı çırpıyordu.
Akoş Emi'nin binasında kiracıydı Postahane. Ağır kapısını, postacı gücenerek açtı. Sağ adımını eşigden uzayın boşluğuna bıraktı:
_ Ya Allah, bisimillah diyerek. Çıktı.
Uzay'a leylek kanat çırparak girmişti. Aşağıya, yukarıya kanatlarını vurarak, uçuyordu.
Rüya ya rüya:
Kanatsız kolunu çırpındırarak; Başlamış oldu...
" _ Poştahana! Ay gızım hastahanayı menim kavağıma bir koyuynan!"
" _ Poştahana mı? Benim ögüme, hastahanayı ver!"
" _ Poştahana! Hastahanayı bir kat-ögün et! Babacan!"
Eski, on- onbeş sene evveline ait rüyasına girdiğini bildi.
Gri hava da pazar yeri; millet al- ver yapıyor.
Kanayaklılar ve erkişiler...
Kocaköy'ün falezlerini hissettiriyor.
Koyuk bir kanyon ta, tepe'den bakıyor. Postacı da ona karşılık gözünü diremişti.
Uzun ve dar kuytu vadide köy sayısı kadar ev var.
Yazları sıcak değil, kışın sıcak.
Yaşamak; ne gam be kardeşim cinsinden günahsız ve mübarek bir kayalık kovak yer.
Rüya da rüya:
Telefon çalıyor.
Güloş Hala açıyor. Cırılacak nerdeyse, bağırıyor:
_ Alo!..
Karşıdan da:
_ Alo, aloooo!....
Güloş Hala:
_ Alo değil balam, anasıyam, anası, men Alo'nun anasıyam!...
_ Hala, yahu: " Alo" demeği bilmedin mi? Alaattin'in " Alosu" değil...
Rüya mı? Rüya!...
Postacı; güleç ağaçların arasından geçti. Dükkanlara mektupları dağıtıyor. Kahvehaneleri gezindi. Sait'in kahveye addımını attı. Muhtarları arandı. "...eliyle" yazılı mektupları verirdi. Onları dağıtmağa başladı.
Yaylacığın muhtarı Selver Azeri'ye Yaylacığın mektuplarını teslim etti. Koca köyünkini de Mülazım Ağa'ya....
Seherden kahvehanede oturan bir garip adam. Ne derdi olmalıydı ki, ta Adanalardan yola düşmüş buralara gelmişti. Yol deyip başını alıp çıkmıştı. Allah kimseye dert vermesin!
Dert başa geldi mi? Ne olduğuna, şaşar insan. Başkasına su sesi gelebilir. Düşen hiç böyle tasavvur etmez. Altında ezilmeden.
Dert sahibine en büyük mükafaat olacaktı. Kurtarabilse yakayı!...Ahh! Bir kurtarabilseydi!...
Gündüz rüyasından ayılmıştı. Adanalı garip. Son yıllarda, yorgun seneler devrildikçe bu sendrom rücah olmuştu.
"Gündüz rüyası" görmeğe koyulmuştu. Hayırdır inşallah! Adama birşey olmasın? En çok korktuğu şey: Korktuğunun başına gelmesiydi!.. Şaftı dağıtmasın? Korkusu, kayışın kasnaktan çıkmasıydı.
Kahveci: Posta dağıtıcısını oturtdu. Çay getirtdi. Postacı bardağa iki şeker attı. Kaşık bardakta kayık küreğinden hızlı çekiliyordu.
Bir çay söyledi. Postacı, masada Adanalının çay içmemesine müsaade etmedi. Ona da çay getirdiler. İki kişi halleşiyor.
Adanalı ve Mersinli iki komşu şehirli insan sohbetine döndü, sohbet. Postacı bir telgrafı olduğunu söyledi, garip adama: Açtılar okudular : " ..... Ağabey nerdeysen bildir. Para yollayalım. Çocukların yangında; meğer ki kurtulmuşlar. Tekir yaylasındalarmış...."
Postacı kağıtları elden geçirirken bu tel'i gördü.
Ardahanın ilk özel okulunun kapanacağı hakkındaydı. Yıldırım teldi. Hemen aceleye koyuldu. Yetişmese; yoksa, fırça yerdi. Koşturdu. İlk özel lise, Ardahan Öğretmenevinin yerinde: Taş binaydı, balkonlu kapıdan girilirdi.
Rembrant resimlerinin kahverenginde hatta havasında ilginç mekandı burası.
Nihat Solmaz okul müdürüydü. Özel okulun açıldığı beş altı ay'ı bulurdu. Özel okullar bütün Türkiye'de tutmamıştı.
Yükseliş koleji'de kapanıyordu.
Postacı telgrafı müdüre tebellüğ etti. Öğrencilerden : Memet Kesemen'in oğlu Faruk Kesemen odaya, nöbet defterini almaya gelmişti. İşitti. Gözleri doluktu. Çıktı.
Haber tez duyuldu;
Kimse sevinemedi buna.
Kimseler, nasıl üzülmesinlerdi ki!..
Ardahan'ın ilk özel okulu kapanıyordu.
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="4"color="#FF3300">Ardahan Öyküleri/Yılmaz Yalçıner
GARNAVUZLU</font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/yalciner yilmaz.gif"align="right" alt="Yalçıner Yılmaz"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">Biraz önce bitirdim. Adnan Turani'nin ÇAĞDAŞ SANAT FELSEFESİ kitabını. Rahat okunan kitaplardandı. Adnan Turani'nin resme senelerini verdiğini biliriz. Nurullah Berk, Şeref Bigalı'dan sonra kitap yazmış nadir kişilerden biridir. Resim sanatı ile teorik yönden uğraşan kişi sayısı azdır. Tarihte bu sayı yine bir elin beş parmağını geçmez.
"Türk resim sanatı teorisi" eserlerin sayısı çok yoktur.
Adnan Turani'nin adı geçen eserini incelediğimde.
Eserde eski alışkanlıkların devam ettiğini gördüm.
Çağdaş sanat felsefesi nedir? Yazar bunu bize anlatıyor. Türk sanatında teorik yazılar tek yönlü eleştiri yöntemi eskiden beri süren yöntem ile devam etmemelidir.
Sözünü ettiğimiz yöntem? Eleştiriyi SOSYO- EKONOMİK YÖNDEN YAPAN YÖNTEMDİR.
Yazar eleştiriyi dendik usulle yapıyor. Bu ne yazık ki tek bir yöntem olarak eskiden beri tatbiki yöntemdir. Ve terk edilmiş bir usuldur.
"Tarihselcilik" yollu eleştiri ve estetik ve de kültür zihniyetimizde tek yol olmamalıdır.
Çağdaş felsefe okulları, düşünürleriyle batı sanatına çokluk ve çeşitlilik kattığı ayan beyan ortadadır.
Yazarın sanat analizine kattığı değer oranı ne yazık ki: Zaviye itibariyle varolan bir zaviye isede daha gelişmiş yöntembilimlerce makbul karşılanmamaktadır.
Türkiye resim sanatçıları teorik yönden onca sorun ve temelbilgi eksikliği yaşarken. Bu ve bu tür yaklaşımlar hem demode olmakla, hem de idrak kazandırmak açısından tartışmalıdır.
Resim sanatını yazar iki kısma ayırmakla doğru tesbitte bulunmuştur.
1- Optik görmeli resim devresi.
2- Psikolojist resim evresi.
İnsanlık resim tarihi bu kadar iyi tanımlanmıştır.
Batı sanatı ve estetiği için Türkiye penceresinden tutucu yaklaşımla CONTEMPORARY ART (Çağdaş Sanat) dahil olmak üzere, GÖRSEL SANATLAR güme gitmiştir.
Netice itibariyle evrensel sanat olarak Çağdaş Sanat hakkında evrensel ilkeleri dikkate alan bir yazı yazılmak icap etmektedir. Yazar; kendisi profesördür evrensel bir analiz temelli kitap yazmamıştır. Bu tutum Türkiyede her sektörde ne yazık ki olan şeydir. Profesör demek evrensel yazı ve bilgiyle nereye gitse öğretim yapabilecek, yazacak bilgin demektir.
Fazla birikim ve emek istemesin üşengeçliğiyle biz bize estetik, kültür, bilim yapıyoruz. Bu nihayetinde çağdaş trendleri ıskalamak ve bilmemekle biten bir öykü omaktan öte gidemeyen şeydir.
Kısacası yazarın bu eseri dışarda basılır mı? Basılırsa okutulur mu? Okunur mu?
Neden bir profesör evrensel payeli olmasına rağmen evrensel olmayan bir uğraş ve çabanın içine girer?
Yazar kavramsal sanatı günümüz genç sanatçılarına anlatamamış ve karşı tavır almıştır.
Kavramsal sanat: Henri Bergson'la başlayan OLUŞ biliminde hayatın bir süreç olduğunu kabullenerek hayat bittiğindeyse hakikati görebileceğimizi savunan felsefe okuludur. Hayat'ı süreç anında gerçek gerçeği görünceye değin kavramlarla algılayacağımız esasına dayandırır. Kant'ın A PRİORİ'si de budur. Bir Türk ressamı bunu bilmezken; batılı ressam bunu çok iyi bilmektedir. Rekabetin dengesizliğine yazar menfi yönde katkı vermiş olmuyor mu? A priori bilimini sanat ve resimde ki en iyi tarzını Kavramsal sanatta görürüz.
"Bu cümle beş kelimeden oluşur" Rauschenberg'in çalışması Mantıkçı pozitivizmle uyuşan ve
onların tezini doğrular. M. pozitivizme göre bir teori doğruysa deneyde doğrulanıyorsa o tez anlamlıdır.
Turani'ye sormak lazım?
Rauschenberg'in mezkür cümlesi kavramsal sanat eseri olarak teorik tezi sayılıp doğrulanıyorsa ve anlam kesbiyetine sanatsal performansla varıyorsa. Bu sanat'ın neresi kötü veya değersizdir?
Ardahan Ölçek köyü ilköğretim okulunda öğrencilerle birlikte bu kavramsal sanat bahsini Rauschenberg eseriyle yaptık. Çocuklar kavram geliştirme ve kavram uygulama bahsinde de aynı eseri çalıştılar, sanatsal ve bilimsel çift kazanımı birarada elde ettilerdi.
Yazar kavramsal sanatı yermektedir. batı ülkeleri ve evrensel eğitim kurumlarıysa kavramsal sanatı yöntem oarak genç kyuşaklara öğretiyorlar.
Adnan Turani resim sanatında otoritedir. Nadir resim teorisyenlerindendir.Evrensel rresim sanatı gidişatından bihaber olmaklığı tercih etme hakkına sahip değildir demek sanırım gençleradına hakkımızdır.
Zira ülkemizde ne hak yere işler olmuyor değil. Taşkın Tuna anlatmıştı. Atatürk devrinde dışarıya Teorik- fizik öğrenmek üzere öğrenci gönderilmiş. Öğrenci Türkiyeye dönüyor.ve tercihi yüzünden Einstein'in Göreliliğini anlatmıyor. Ve bu Türkiyeye 40 seneye patlıyor.
Türkiye bu gibi basit gözüken ama basit olmayan bilimsel ve kültürel ilkelerden çok çekmiştir. Hassasiyet ihlali kaldıracak iş değildir,netice olarak.
Yazar Avangard arayışlara ayrıca set çekiyor. Ahlakcıl bir tutuma bürünüyor. Sanat ahlakcıllıkla ilgili olabilir mi? Yahut bu nev'i birtelkin bir otorite tarafından yapılır mı? Zaten tartışmalı olan ceset teşhirleri ki onların sanatsal takdimler olduğunu ben yazarın ağzından ilk defa duyuyorum. Bunları yapan Alman, bir doktor ve tıp bilimi problematiğini ilgilendirir iş'tir diye düşünüyorum.
Gordon Matta Clark'ın binaları kesip sergilemesini anlamak istemeyecek miyiz?
Emmauelle Levinas ötekini anlamak felsefesini kurmuş Fransız filozoftur. Çağdaş felsefi disiplinleri anlamayacağımız gibi Çağdaş Sanat akımlarını da mı anlamayacağız.En kolayı reddetmektir. Tüm bu CONTEMPORARY ART sanat ve sanatçılarınıile bir sanatçının eserleri ve mertebelerini üç safhaya ayırıp: Çıraklık, kalfalık, üstadlık dönemlerin hangisi olduğunu tek bir sanatçı üzerinde hala gösteremiyoruz. Sanat stratejisi ve sanatçı aksiyoloji dahi yapamıyoruz.
Genç bir Türk sanatçı eserleri ve çalışmalarını hangi aşamaya ait olduğunu görebiliyor mu? Bilebiliyor mu? Evrensel literatüre hakimiyetiyle yerini ve gideceği yeri görebiliyor mu? Ve bu vazifeler izahları kimin görevidir?
Sanat stratejisi vukufiyeti olmayınca el yordamıyla kör döğüşüyle yön tayinine kalkışıyoruz. Taktiklerle akşam ediyoruz.
Newyorklu bir sanatçı iki yılda aldığı mesafeyi biz elli yılda alıyoruz. Alabilirsek o da!
Neden? Çünki pusulamız yok. Pusula Sanat stratejisi namına teorik eser ve eserlerin yok olmasıdır.
Bu görev ve görevler kimindir?
Adnan Turanin bu kitabı tüm sanat sorunsalı meselelerimizin tipik maznunudur. O itibarla eleştirimizi bu cihette yoğunlaştırmak mecburiyetinde kaldık. Teorik amaçlarımızın dışında Türk sanatı ve mesaili için etkin bir dercetme arzumuz yüzünden eleştiri getirdik.
Yabancı sanatçı, kimi kullandığı metod ve enstürümanlardan kendi sanatçımızı batı sanatı iyi değildir, kötüdür, ve ahlaki olarakta şöyledir şöyledir denmekle ari kılmanın mantığı n'ola ki acep? Yabancı sanatçı oskarları alsın, iyi! Yabancı sanatçı fenomenolojiyi bilsin, iyi? Yabancı sanatçı çağı anlasın ve ölmez eserler versin, iyi?
Bana ne kaldı: Bunlar iyi değildir mi kaldı?
Bundan öte; santsal bilincimiz zaten çok düşük ve Kapıkuleden dışarı rekabet etme yeteneği bir o kadar zayıf iken. yapmamız gereken: teorik zayıflığımızı sanat kültürü itibariyle çağın seviyesine çıkartmaktır.
Yeryüzü sanat ontolojisi nedir? Varit olan kriterler nedir? Bunları tezden çözmeliyiz!
Yeryüzü sanat ontolojisi tıpkı ekonomik borsa gibidir. Newyork ekonomi borsası neyse Newyork ve diğer sanat borsalarında ki trendler( kağıtlar) ahlakcıl değerlendirebilir miyiz?
Hindistanlılar gibi inekler mübarektir "kesmeyelim!" denmekli; Hintliden ne farkımız kalır? Allahaşkınıza!
Dünya sanat felsefesi bugün Çağdaş Sanat felsefesiyle nefes alıp vermektedir.
Bize düşense mesaimizi sanat ekolleri ve "grand" teorik kitapları okumaktır. Gombrich'in eserleri ve diğer sanatçı filozofların sanatsal ve kitabi eserleri.
Sartre sanatçı ve filozoftur. Satre'ın dedikleri yaşamaktan ve ölmekten korkmamaktır. Bunu içerik ve aşkınlaştırmak minimalizmi her akademinin görevi olmaktır.
Sanatlara içerik olacak çağdaş düşünceler bilinmedikçe....
Sanatlara biçim olan sanat okulları anlaşılmadıkça....
Yazar MİNİMALİZM için kitap boyunca övgüye muhatap şeyler söylememektedir.
Minimalizmi neden yerelim?
Minimalizm resim ve görsel sanatlara, Çağdaş Sanat'a evrensel dil olan sadeliği getirmiştir.
Antropolojik diyalektik neticedir: MİNİMALİZM. REt veya görmemezlikten gelemeyiz ki!
MADDEYE EN AZ BAĞIMLILIĞI getiren metod olarak tanumlanan akım ve anlayış. Resim sanatında, Görsel Sanatlar da çok güzel eserler verilmiştir.
Frank Stella'nın bir tek eseriyle yazarın Minimalizme yönelik olumsuz göndermelerine cevap bulmaya çalışalım.
IRREGULAR POLİGON SERİES, UNİON1, ( Frank Stella) Bu eserde; ressamın geometrik kompozisyon Minimalizmini Varoluşçu analizle Ernest Bloch'un Metafizik varlaşmamış öte taraftan mülhemiyet aldığını sezmiyor muyuz?
Minimalizm bu denli aşkınlaşmış ve içkinleşmiş bir anlayışken bunu, gençlere uyandırmamak olabilir mi?
Minimalizm felsefesini uygarlık yürüyüşünde içkinleştiren insanlık, örneğin giysi dikiminde konfeksiyonla terziliği ve sanatını minimalizme etti.
Herkes üstüne başına giysi rahatlıkla alıp giyinebildi böylece.
Bu Minimalizmi anlamamak olası mı?
Yazar soyutlama ve soyut sanatı Arkaik ve Modern çağ indinde içerik farkıyla incelerken evrensel formların farklı okunacağını hesaba almamıştır.
Formların dili özel bir vetiredir. Politik mülahazalarla formları incelemek sanatsal bilince az getiri sağlarki. Küresel konumda diğer sanatçılarla yerli sanatçının yarışması sorun olmaktan başka birşey olmaz.
Soyut formları evrensel plastik sanatlar form tarihinde doğru değerlendirmek herşeyden önce ressamlara ufuk kazandırır.
Soru: Küresel ve evrensel bir form bilgi birikimiz mi var mı?
Temel form idraklı, amaçlı kitaplar yazmamız bu yüzden zaruri değil midir?
Sanat okullarında bu stratejiyi kapsayan müfredatlar hazırlanmamalı mıdır?
Uzun uzadıya adı geçen kitap üzerinden sanat sorunlarımızı dillendirmek olası.
Müzakere ve münakaşa sanat dünyasında bilgi gelişimi için bir olmazsa olmazdır.
Yazara son itirazımı yazarak bahsi kapamak istiyorum.
Yazar tual resmi benimseyerek Çağdaş Sanat Felsefe kitabını yazmıştır.
Özünde Marcel Duschamp'ı, Malevich'i kabul etmiyor.
Sözüm ona bir maşrıksal yorum designe etmek istiyor.
Halbuki Maşrık-i düşünürlerde: Soyut formlarla kurulu sanata cevaz vermiştirler. Zira yol bir, yolak bir...
İbn-i Arabi: Yansı sanatları ve formlarını yani gerçekçi tasvir sanatların tümünü aşağı bulmuştur. sanat saymamıştır.
Mevlana: Tasvir sanatları, tual resmi ve optik sanatları istiskale uğratmıştır.
Geceleyin bir gurup adam ay ışığında yere leğeni koymuş leğenin içine su dolusuna düşmüş ay'ı seyrediyormuşlar. Bu da onları görmüş. demişki: Ay'ın suretini leğende neye seyrediyorsunuz? Direkman AY'ı seyretsenize?
Nesne ile yine nesne olan öznel nesne: insan arasında hiçbirşeyin olmadığı doğrudan sanat
Çağdaş Sanat Felsefesi anlaşılmaqsızın dahi ilerleyip gitmektedir.
Bize düşen genç nesillere bunu aktarmak ve ZAMNIN RUHUNU kavratmak olmalı!
<center><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/barphotonspr3wz7ri4.gif"align="center" alt="Yazarlarımızı okuyor musunuz?">
<font face="Trebuchet MS" size="4"color="#FF3300">Ardahan Öyküleri/Yılmaz Yalçıner
GARNAVUZLU</font></p><p class="MsoNormal" style="text-align:left"><font face="Verdana" size="3" color="#003162"><img border="0" src="http://www.kuzeyanadolugazetesi.com/resim/yalciner yilmaz.gif"align="right" alt="Yalçıner Yılmaz"<font> <font face="Verdana" size="2" color="#003162">O ey adamıydı.
Onu ekip, geri koyandan Allah razı olsun!
Bizi başına toplardı. Ele mesel getirirdi; ele mesel getirirdi ki. Şeyinden cırılırdın. Şaşardın. Nerdende bulerdi. Ele olaylar annaderdi ki..
O başladı mı hikaye söylemeye. Yer ayağın altından çekilirdi. Allah ondan esigememişti. Ne varsa kabiliyet namına ona vermişti. Garnavuz Poşaları gibi ele laf buler, ele düzerdi. Diyersin olay'ı yaşamıştı. Diyersin birinci gözle gözlemişti. Oradaymış. Oradan gelermiş gibi.
Garustav'dayız. Biz kaz çuçulları, bu da anaç kaz.Yığılmışız yanına bunun. Bu lafbaz anlatıyor. Biz Yaylacık'ta dinliyoruz. Garnavuz'lu bir mi diyer, beş mi diyer, Sarzepteyiz şimdi. Sohbetimiz uzadı. Çıldırettteyiz indi de.
İranda padişahlar variymiş onları annader.
Biz Bernardo Bertolucci'nin Son İmparatorunu anniyeriz.
O gaz diyer, biz goz anniyeriz.
Mısır Sultanı variymiş, oni diyer. Biz Büyük Britinya Veliaht Prensi William'ı anniyeriğ.
Ey mi? Baba Sultan!
- Ey!
Ya hu! Meseli nasıl çeker? Az dikkat etsez. Hemen anlayacaksınız. Göstergebilim tekniğini kullandıydı.
Doğudan ve batıdan... imparatorlardan mesel getirdi.
Son Çin imparatoru Puyi...
Büyük Britanya veliaht prensi William...
Hakan Puyi tahtı tacı devrilince ayakkabıların bağcıklarını bağlayayamıştı. Onu dedi.
İlave etti ki: Veliaht prens William ise yaz okulunda tuvaletin kupurunu temizlemişti.
BUNDAN NE ANLAMAMIZ GEREKTİĞİNİ O VAKITTA GARNAVUZLU'YA SORMAYI AKIL ETMEMİŞTİM!
- Dayı! dedi bizden bir dallama arkadaş.
Dayı ise, hiç ses etmedi. Dayı bilmez mi ki? Loppazlık gökten hususi inmişti!
Bu bir gene:
- Dayı!.. diyince.
- Ne var ola? Gene ne var? dedi. Laf bulup düzemeyince." Ya dayı Türk şiirinin en güzellerinden bir tasnif yapılmışmış. Ben bir yerde okumuştum, orda en sevdiğim şiiri okumak isterim. Okiyiiiim mi?"
- Oku ola oku! Patlama tutuf seni oku berkem rahatlarsın!
KIR ŞARKISI
Tam otların sarardığı zaman
Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan