“Ateş Manisa'ya da Düştü”
Gönderen Fakir - Aralık 05 2007 - 07:15:46
“Ateş Manisa'ya da Düştü”

***O LİSELİ BİLE DEĞİLDİ ÜSTELİK

Bu bir kitap adı. İmge yayınlarından çıktı 3-5 gün önce. Şu an Türkiye’nin dört bir yanına dağılmakla meşgul bu kitap.
Aslında çok bildik bir konu. Yaşı 20 nin üstünde olan hemen hemen herkes biliyor bu kitabın konusunu..
Yalnız ülkemizde değil, tüm dünyada geniş yankı uyandıran bir olayın baş kahramanlarından biri Hüseyin Korkut. Yani bu kitabın da yazarı aynı zamanda. Meşhur, Manisalı Gençler-Liseliler davasının, liseli olmayan sanığı.
Geçtiğimiz günlerde Radikal gezetsinde 5 günlük bir yazı dizisiyle görücüye çıktı kitap.
Kitabın tanımı yazısını –ön sözünü- Can Dündar yazmış. Ve gazetedeki yazı dizisinin bir bölümünde aynen şöyle anlatmış ilk götürülüş hikayesini Hüseyin:

“Ertuğrul’un kollarına iki sivil polis girdi. Hava çok soğuk olduğu için Mustafa kendi deri ceketini kardeşine verdi. Verdi ki Ertuğrul sabaha kadar Emniyet’te üşümesindi!
Polisler kırdıkları kapıdan çıktılar. Ertuğrul’un önünde duran beyaz Renault’ya önce sağ kolundan tutan polis bindi. Sıra Ertuğrul’a geldiğinde, önce gözleri annesini aradı. Onun sapsarı kesilmiş yüzünü görünce çaresizlik içinde ancak ‘‘Üzülme anne…’’ diye bildi.
Ağlamamak için hızla arabaya bindi. Polislere bu zevki tattırmak, ailesini ise daha fazla üzmek istemiyordu. Arabalar hızla karanlıkta kaybolurken, Sefide Hanım sessiz geceyi çığlıklarıyla yırttı.
Bir süre sonra arabalar, sesleri hiç duyulmayacak kadar uzaklaştıklarında kasabadaki tek ses Sefide Hanımın feryadıydı… Tek tesellisi vardı artık:
Yarın nasıl olsa Ertuğrul gelecekti!


Ertuğrul, göğsünü yırtarcasına iç çekti. Mezun olduğu okulun karşısına böyle elleri bağlı, bir suçluymuş gibi getirileceği hiçbir zaman aklına gelmemişti. Sanki o anda öğretmenlerinin karşısındaydı. Sanki İnkılâp Tarihi hocası Ahmet Tülu’nun karşısındaydı. Ertuğrul kendini, tam bir Atatürk’çü olan hocasının önünde düşününce, suçluymuşçasına utandı. Ama bu utancı uzun sürmedi. Çünkü nasıl olsa hocası Ahmet Bey onu en sonunda anlayacak, suçsuz olduğunu öğrenecekti.
Sivil polisler yeniden Ertuğrul’un iki koluna girerek Emniyet Müdürlüğü’nün merdivenlerini hızlı adımlarla çıktılar. Giriş kapısındaki resmi üniformalı nöbetçi polis memuru Ertuğrul’ a tiksintiyle bakarak kapıyı açtı. Ertuğrul ve diğerleri giriş kapısında fazla durmadan asansöre bindiler ve binanın dördüncü katına çıktılar. Onları dördüncü katın kapısında gür kıvırcık saçlı, iri cüsseli biri bekliyordu.
Elleri arkadan bağlı olan Ertuğrul’un yüzünü sert bir hareketle duvara döndürdü. Ertuğrul yolda yediği sert yumruklarla epeyce hırpalandığından, bu sert harekete hiç direnç gösteremeyip kafasını duvara çarptı. İri gövdeli sivil hiç aldırış etmeden Ertuğrul’un gözlerine siyah bir bez parçası bağlamak istedi. Ertuğrul adamın bu bez parçasını gözlerine bağlamak istemesine bir anlam veremedi: ‘‘Burada ifadem alınmayacak mıydı? Evde öyle söylememişler miydi? Peki, bu bez de ne oluyor? Ben ne yaptım ki?’’
“Bak sen o...çocuğuna...!

Asıl vahşet ve dram , tam da burada başlıyor işte

******


O tarihte Hüseyin, Karadeniz Teknik Üniversitesi Elektrik- Elektronik Mühendisliği ikinci sınıfta öğrenciydi.
Yani Manisa’lı Liseli Gençlerden hiç değildi ve asıl sorun da buydu.
Tek benzeşen şey Hüseyin’in Manisa’da yaşıyor olmasıydı.

Olaydan tam on yıl sonunda bir hastahane kliniğinde tanıştım ben Hüseyin’le (Ertuğrul yani)
Bu romanın yazımı o zamanlarda başlamıştı. Ama günce gibiydi yazdıkları. Yaşadıklarını tek tek düşürmüştü kaleminden.
Yaklaşık beş yıldır ciddi bir ana oğul durumundayım ben Hüseyin’le.
O hala yaşadıklarına isyan ediyor. Hala kabus mu diyor?
Ve yazdıkları Can Dündar’ın eline geçtiğinde ise, bu kitabı herkes okumalı der ve basımı için yayınevine gider kitap. Yakın zamanda illaki “ben bunu okurum” dediğiniz bir kitap olarak katılacak kütüphanenize.

Aslı astarı olmayan hayali terörisleri yaratmışlardı ve bunlardan sadece biriydi Hüseyin.
Gördüğü işkenceler sonrasında yaşadıklarını birer iz olarak saklayacak ve her benzer bir haber duyduğunda irkilecekti o.
Yüreği ve aklı hala o yaraları saramamış olmadığının göstergesiyle sarıldım ben ona.
Aynı bir oğul gibi.

Bu yaptığım bir kitap reklamı değil inanın. Sadece o olay içerisinde bilmediklerimizi, birinci ağızdan –yaşayanın kendi kaleminden -çıkanlarla okuma fırsatını yakalamış olacağız.
Gerçeği, bizim gerçeğimizi yani.
Her yaş gurubunun sıkılmadan merakla, sonrasında -neler de yapmışlar bu çocuklara? diyeceğimiz gerçek yaşanmışlığı, bir daha hiç kimseya olmasın temennileriyle okuyacağız.

Barış dolu yarınlarda sevgide kalın olmaz mı?

Sezer Nişancı
4 Aralık 2007 İzmir