Bir yolculuğun hikayesi ..
Gönderen Fakir - Mart 12 2010 - 16:26:52
Bir yolculuğun hikayesi ../Nazmi Sevin

Nazmi Sevin Botan'nın semaları savaş tütüyordu. Feleğin rüzgârı kötü esiyordu. Tarih tekerrür edilmek isteniyor, devran korkunç vuruyor, cennet ülkesinin yüreğinde feci yaralar açıyordu.

Bestlerin romantik Mergumare ormanları yaslı bir gelin gibi acılar içerisinde cayır cayır yanıyordu. Botan'nın akciğeri olan Bestler ormanlarını geniş bir sis tabakası kaplamıştı. Hayır, sis değil, toprağı, köyleri, ağaçları ve bütün örtüleri acımasız ve oburca yutuveren kara bir canavarın soluğuydu havada takılı kalan. Son birkaç yıldır ormanlara musallat olmuş bir canavar, alev saçan diliyle toprağın göğsünü yalıyor, ağzına düşeni yutuyor, siyah giysilere bürünmüş öfkeli ve yaslı topraklar bırakıyordu ardında. Ateş, duman kokusuna kan ve barut karışmıştır.

Botan'nın en yüksek ve mağrur zirveleri olan Herekola Mira(Mir aşiretinin yaylası), Kela Memê(Mehmet'in dikili taşı), Çiyayê Nimijê(Namaz Dağı) Çırav, Gabar ve en son kale durumunda olan efsanevi Cudi dağından ta doruğuna ulaşır duman kokusu. Ve oradaki insanın genzini yakar durur. Keskin ve iğrenç bir koku. Bu iğrençlikten sadece insanlar değil, hayvanlar da fazlasıyla alırdı payını. Alanın en kadim yerlisi olan domuzlar, geyikler bu çılgınlık, dehşet karşısında ürperip can havliyle kaçışırdı.

Geyikler en sarp yükseltilere tırmanırken domuzlar öfke içerisinde sık sık alan değiştirmekle canlarını kurtarmaya çalışırlardı. Ancak gittikleri her yerde aynı dehşetle karşılaşınca "Başa gelen çekilir misali" savaşın acı kaderine katlanmayı öğrenirlerdi. Aylarca, haftalarca dehşetlere kapılarak sağa sola kaçışan hayvanlar da bitkin düşmüştü artık. Bir gariplik yaşanıyordu son yıllarda. Buna karşı hayvanlar, bitkiler ve insanlar acı çekiyor ve öfke duyuyor ancak olup bitene anlam veremiyorlardı. Kural tanımayan savaşın alevi her şeyi sarıp sarmalamıştı. Canlıların yüreğine sinen korku, dehşet başını alıp gidiyordu. Kâh vınlayan bir havan güllesi ve korkunç bir sarsıntıyla yere çarpması.

Kâh bir uçağın tüyler ürperten iğrenç zırlaması ve ardında bıraktığı kazanın yerin karnına çakılarak yeri göğü inleten gümbürtüsü. Artık günlük yaşamın bir parçası oldu. Hal bu olunca da kulaklar hassas gözler ürkek ve yürekler titrek olmaya alıştı. Şiddetin dozajı daha bir artmıştı son günlerde. Sadece canlılarla sınırlı kalmayıp dağı, taşı, suları kapsamına aldı, zehirledi, yara bere içinde bırakıldı. Artık tarih şiddet sarmalına yol alıyordu. Nedenine gelince de çok önceki zamanlarda bu topraklar üzerinde bir insan topluluğu yaşarmış. Balta, sapan gibi aletler icat ederek bu toprağın karnını ovalamakla uğraşmışlar. Çok köklü bağ kurarak yaşam olanaklarını genişletip toplu yerleşim düzenine geçerek ilk toplumsallaşma evresini başlatma ve yaşam şerefi bu topluluğa aitmiş. İnsanlığa büyük hediyeler vermekle insanlık ailesinin gelişmesinde güçlü katkılar sağlama onuruna sahipmiş.

Ne yazık ki günlerden bir gün, bu toprakların gerçek sahipleri ve kadim halkına yönelik olmadık saldırılar gelişir. Kıskıvrak kuşatarak tutsak edilirler. Çıkmaması gereken cin misali şişeye koyarak kapağı üzerine kapatılır. Artık görmedik, duymadık misali inkâr ve imhaya iti verilir. Gün geçer zaman aşıp gider. Şişenin kapağı aşınır, gevşer ve bir avuç genç cinler kapak arıklarından dışarı sızmayı başarırlar. Ve bütün cin topluluğunu şişeden kurtarma çabasına girişirler. Şişe nerededir? Dipsiz bir kuyuya mı atılmış? Yedi demir kapının ardında mı? Bilinmez... Şişeden firar eden genç cinler geceyi gündüze katarak şişeyi bulmaya koyulurlar. (içlerinden yiğit bir öne düşer) dağ kuytusunda bulunan küçük bir ilçe olan Eruh'ta şahin misali dalış yaparak bulur şişeyi ve sıktığı ilk kurşunla şişe kırılır. Cinler çıkar, dağlara, bayırlara dağılıverirler.

Yıl 1984 15 Ağustos sabahı bütün dünya bir ağızdan "Cin şişeden çıktı" diye haber duyururlar ve o gün bugündür büyük bir çılgınlık dehşet başını alıp gider. Mesela o ya kaçan cini tekrar ölü veya diri geri alıp şişeye geri koymaktır. Ama Eruh'ta şişe ilk kurşunla kırıldı ve cin şişeden çıktı. Bakalım yakalayabilecekler mi? İlk etapta umutla peşine düşerler. Ha şurada ha burada yakaladık, ezdik, bitirdik diye sahte zafer havalarıyla kendilerini avutup başkalarını da kandırmak isterler. Zaman akıp geçer.

Ama beklenen sonuç halen ufuklarda belirmeyince çılgınlaşma yakıp yıkmalar yemek öncesindeki çerezleme olarak görülürdü. Asıl olan bütün yaşamın soluğu tıkanmalıydı. Bu topraklarda güneşin doğuşu ve baharın gelişi engellenmeliydi. Bu yılda öyle olmuştu. Bahar yeşil gelinlik giysilerini alıp gelirken çılgınlığın gücü üstüne siyah yas giysileri örtüverdi. Yaşam ölüm cenderesinden geçiliyordu. Güneş duman tabakasıyla perdelenir bahar kara kışa çevrilir, havalar sular zehirlenir koca ormanlar bitkiler köle dönüştürülür. Dağ, taş, toprak yara bere içinde kıvranır hayvanlar dehşet içinde kuyruklarını kıstırarak dört bir yana çarnaçar kaçışır, asırlık köyler bir çırpıda viraneyi çevrilir, insanlar kucağına düşerler. Cennet ülkesinin güzelim coğrafyası acı bir yudum su içimi kadar kolay kat edilir. Kurtulanlar ise soluğunu şehir gecekonduda alır.

Açlık insafsız, ızdırap, kin ve öfke içinde ölüm sessizliğine bürünür. Sadece patlayan barut yankısıyla uyanır, sarsılır durur. Bütün bu şatırdı patırdı kaçan cinin soluğunu kesmek ve tekrar şişeyi kapatmak için yapılırdı. Ama nafile. Boş hava dövülüyordu. Oysa şişeden fırlayan cin büyümüştü. Çoğalıp dağılmıştı. Adını onlar diye koymuştu. Gece karanlığına karışmıştı. Gözlerden silinmişti. Ele avuca sığmaz olmuştu.

Nazmi Sevin
Ardahan Üniversitesi Öğrencisi