.jpg)
Gazeteci Fakir Yılmaz-Özlem Şeyma Yılmaz Her Pazar Günleri ve Hafta İçi Özel Programlarla Saat:14.00-16.00’da TEMPO TV’de
Her pazar günleri saat:14.00-16.00 arası ekranlarınızda..
MERHABA Ardahan’daki gelişmeleri görüntülü izlemeniz için youtube ArdahanTV Kanalımıza abone olmanız umuduyla. Son iki haberimiz için TIKla abone ol, izle..
https://www.youtube.com/channel/UCDwxU5TIdZejp-mbbNw5fmw
Onun bir gözünü çıkar, benimde ikisini!
3 Yıl önce ele aldığım ama güncelliğini kaybetmediği için, bir iki ekleme daha yaparak, yeniden yayınladığım bu “tekrar” gibi yazımı okumadan önce namussuzluk ve alçaklık yapanlara ve bunu kendilerine meslek edinenlere sesleneceğim.
Çünkü dün bana yaptıklarını, bugün yeni yönetime de yapmaya çalışan birkaç alçağın yaptıklarını, yapılanları benimle paylaşıp, aslında kendi alçaklıklarını saklamaya çalışırlarken, hepimiz için değerli olan ve kimsenin babasının olmayan stk’nın ulusalcı bazı faşist beyinli siyasinin etkisinde kalıp, “içinde helva var” misali görevi alan yeni yönetimi de yormaya başladıklarını üzülerek görmekteyim.
Ve diyorum ki; size de hitap eden aşağıdaki yazıyı bir kez daha okuyun ve az olsun yaptıklarınızdan utanın.
Ve belki benimde size benzediğimi düşünmeyin ve benden bu alçaklıklarınıza, “Eden kendine ederr” diyerek dün bana yaptığınız namussuzluklarınıza destek beklemeyin…
Evet; “Çiğ süt emmiş kardeşim” denilerek geçiştirilen onca olayı yaşadığımız hayat denen yolda en çok da, “yeter ki onun bir gözü olmasın da istersen benim iki gözüm olmasın” diyenlerden çok çekenimiz var bu dünyada…
35 yıla yaklaşan gazetecilik hayatımda verdiğim mücadelenin bir diğer önemli örneğini de ülkenin en büyük metropolü olan İstanbul’daki Ardahan Dernekler Federasyonunda 6 yıldan fazla bir süreçte verdiğim mücadelenin vicdan rahatlığı içinde olan biri olarak Ardahan olan iki gözümün, birinin olmaması için iki gözünü feda eden namussuzlarla çok uğraştım.
Gazetecilik mesleğim esnasında ilk ofset makineyi Ardahan’a getiren, ilk günlük gazeteyi çıkaran, ilk renkli gazeteyi çıkaran ve onca kişiye bugün hala ekmek yediği gazeteciliği öğretirken, o gün yaşadıklarımın aynısını stk başkanlığında da yaşadım.
Resmi ilan almamam için başıma getirmediklerini bırakmayanlar, dilimden, görüşümden dolayı beni jurnalleyen aynı namussuzların daha çoğunun metropolde olduğunu gördüğüm ARDAFED Başkanlığım sırasında, bana kalmadı ise de onlara da birçok alanda diz çöktürüp, taviz vermediğime tüm Ardahan şahit oldu.
Gazetecilikte tüm engellere karşın her ilçede gazete çıkarmayı başardım, yerelde olduğu gibi, ulusalda birçok önemli habere imza atıp, Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü Jüri Özel Ödülünü, Metin Göktepe Gazetecilik ödülü gibi birçok önemli ödüller alırken, aynı namussuzların beni kesmek, engellemek için bir gözümün kör olması için iki gözlerini feda etmeye çalışıp, alçakça iftira ve “çamur at izi kalsın” yollarını hep denediler.
Haksızlık, alçaklık, hukuksuzluk, adaletsizlik neredeyse ona karşı koyduğum, koymaya devam etiğim 34 yıllık gazetecilik hayatım boyunca hiçbir siyasi partiye resmi üye olmama karşın hepsinin doğrusunu savundum. Yanlışını görünce de “benim görüşüm” demeden acımasızca hepsini eleştirip, yol gösterdim.
Barıştan, kardeşlikten yana olmamı götürüp, terörize etseler de, ben düşüncelerimden taviz vermedim, alçaklıklara karşı dik durdum, haksızlıkları deşifre edip, kamuoyunun gözleri önüne serdim.
Başörtüsünün yanında olurken onun siyasi amblem olarak kullanılmasına karşı koydum, bugün bir partinin genel başkanı ve cumhurbaşkanı olan Erdoğan dâhil kimsenin bir şiir, bir yazı, bir şarkı yazdığı için tutuklanmamasını savunurken, onların iktidar olduğunda unuttukları demokrasiyi, insan haklarını, eşitliği hep savundum, savunmaya da devam ettim.
Vali, kaymakam demeden işini yapmayan, görevini savsaklayan, aldığı maaşı hak edemeyen onca beceriksizle savaştım, resmi ve hakkım olan ilanların kesilmesi, onca tazminat dahil, ağır bedeller ödesem bile çoğunu Ardahan’dan yolcu ettim.
Darbelere karşı çıkan ilkler arasında yer aldım, dikta yönetimlere hep direndim.
Ve bunu 4 yıl önce aktif şekilde yer aldığım sivil toplum örgütlerimizin üst tabakası olan Ardahan Dernekler Federasyonunda da yaptım.
Göreve ilk geldiğimde yerel gazetelerin üzerinde kahve ve köhne dernek köşelerinde verilen kahvaltılara, yapılan toplantılara karşı çıkıp, Ardahan’lıları lüks otellerle tanıştırıp, onların öz güvenlerini hatırlatmaya çalıştım.
Yetmedi, gidilemez denilen yerlere dernekçiliği taşıdım, çok önemli ziyaretler gerçekleştirip, Ardahan’ı Ardahan’lıları hiçbir siyasi ayrım yapmadan ülkenin yöneticilerine ve dinamiklerine anlatmaya çalıştım.
13 Dernekle kurulan federasyonu bugün 64 üyeli federasyon haline getirdim. Yeni derneklerin, federasyonların kurulmasını teşvik ederek, Ardahan’ın tüm İstanbul’da olmasını sağlamaya çalıştım.
Ülkenin kuzey sınırındaki 3 gümrük kapısına sahip olmasına karşın hala Kars’ın KAI’nin, KAISİAD’ların gölgesinde kalması için çaba gösterilen Ardahan’dan göçün devam ettiğini, yoksulluğun diz boyu olduğunu ve değerlerinin varlığını anlatmak için o kenti, “tanıtım günleri” adı ile düzenlediğimiz dev organizasyonlarla adını İstanbul’un her yerine yazdırdım. Yetinmedim İstanbul’un sıcağında bu büyük kentte bal festivali düzenledim, futbol turnuvaları yaptım.
Bunları ve sayamadığım onca önemli ve etkili işi birkaç samimi, bana inanan, beni anlayan gönüllü arkadaşın, iş adamının bana omuz vermesiyle yaptım.
Ve ARDAFED’i de marka yapmak için çok ama çok uğraşırken, gidip kentin lige katılamaz halde olan ve bugün başkan bulmayan kulübünü, Serhat Ardahan Spor’un yükünü alıp, 3 ay içinde bir kaşe ile aldığımız takımı derleyip, toplayıp, sahaya, lige kattım.
Bu alçakların arasında olan bazı Hoçvan’lıların yaptıklarımızı görmek istemeyip, “Gure Fezo bu ye başkan” kıskançlığı ile “O yapıyorsa bizde yaparız” diyerek sözde sahiplendikleri Hoçvanspor’u bugün lige katamadılar, Hoç-Fed’e üye olan başka federasyona üye olamaz diyenlerin hemen hepsi çöp olup gitti ama hala adam diye piyasada gezerler…
Ve koltuk sevdası, reklam demeden “buyurun, gelin sıra sizde” diyerek bir kaşe ile aldığımız hazır takımı, anlımın akıyla görevi teslim ettim.
Ama bu ve onca saydığım, sayamadıklarımı yaparken nice “Onun gözünü çıkar, benimde ikisini!” diyenlerle olağanüstü bir mücadele verdim.
Teslim olmadım, canımdan, ekonomimden, zamanımdan çok değerli şeyler kaybetsemde, saçlarım olmasa da sakallarım beyazlansa da birilerini tarihin tozlu sayfalarına gömdüm…. Ve ben hala burada, sahadayım…
Bir diğerlerinin geri çekilmesini sağlarken, hala direnenler ise ellerinde bulundurdukları ekonomik ve siyasi güçle hala fırsat arayıp, Ardahan dediğimiz yolumuzdan beni geri çevirmek için fırsat kollamaya, imkânları kesmeye çalıştılar ve hala çalışıyorlar.
Yalnızlaştırmaya çalışıp, onca derneğin bulunduğu İstanbul’da “Güçlü Bir Ardahan Lobisi”!çabamızı anlamadılar, anlamak istemediler.
Direncimi kırıp, şevkimi alıp, enerjimi tüketerek, aslında onların da içinde bulunduğu yolu açmak istememi engellediler.
Çünkü dertleri üzüm yemek değil, bağcıyı, develeri ürkütmekti.
Ve Hep, “Onun bir gözünü çıkar, benimde ikisini!” diyerek Ardahan’lıların nasıl birbirlerini yediklerini ortaya koyma çabası içinde olup, bunu başarmaya çalıştılar.
Ama başaramadılar..
Ve ben vicdanen rahat olduğum önemli işler yaptığıma inanarak, Ardahan sevdasıyla, aşkıyla bir tarih yazdığıma inandığım 51 yıllık hayatımın geriye kalanı varsa onu da Ardahan ve Ardahan’lılar için harcamaya karar kılarak, bu görevi de laikiyle yeni bir ekibe teslim etmek, onlarla çalışmak için karar alıp, “Hodri meydan” diyerek ARDAFED’in erken kongreye gitmesi için çağrı da bulundum.
Şimdi gelin onca uğraşa karşın bir türlü çıkaramadığınız gözüme gözüm deyil de ya bayrağı alın, ya da namussuzluk yapmayın. Çeper diplerinde konuşmayarak, fesatlığı bırakın, sonsuzluğa kadar susun dedim ve ulusal faşistlerin aldık diyerek davul-zurna çalarlarken aslında benim kendi isteğimle bıraktığım stk’yı bir iki kişinin cebine koydular.
Ama şunu bilin ve unutmayın ki; O sizin ne namussuzluklar yaptığını gören gözlerimin ikisini değil, birini bir türlü çıkaramadığınız gibi o gözler hem o stk ve diğerlerinin hem de sizin üzerinizde olacak…
.jpg)
ATLAR ‘ACABA?’ NEREDE?
Birçok vatandaşın son günlerde atlarının kayıp olduğu bildirilirken ve yol kenarlarından başları kesilmiş olduğunu gördüklerini belirtirlerken kesildiklerinden ve satıldığında şüphelendiklerini söylemekteler.
- Adaylar, sizin değil,
- parti genel merkezlerini işgal edenlerindir..
-
24 Haziran’da yapılacak olan Başkanlık ve Milletvekilliği seçimleri öncesi yaşanan manzaraların, bugüne kadar yapılan ve geride kalan seçimlerinde ki manzaraları hiçte aratmıyor..
Çünkü işe girmek için dayı arayanlar gibi siyaset yapanların da her seçimde dayı arayışı içinde olduğu ve dayısının yanı sıra parasının olduğu kişilerin aday edildiği önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimlerde de görülmektedir.
Yani seçmen tabanında olduğu gibi kamuoyu nezdinde adı, kariyeri, diploması ve yeri olanlar, ‘aday edilirse, seçimi biz kazanırız’ isimlerin çokta önemi yoktur.
Çünkü sizin beklenmedik bir anda kapınızın çalınıp, ‘Yaptığımız araştırma da, kamuoyu araştırmalarında ve en önemlisi tabandan yani halktan, seçmenden adınız öne çıkıyor. Bu nedenle gelin bizim adayımız olun’ demeyi bekleyenler bir seçim daha değil, ülkedeki demokrasi anlayışının değişmesini beklemeye devam edecekler gibi.
Yani 24 Haziran’da da partilerin genel merkezlerinde dayısı olan aday edilecek ve biz seçmenlerin önüne dayatılacak gibi..
Bunu anlamak için de; 100’e yakın milletvekilinin olduğu ama bir çoğunun tanınmadığı İstanbul başta olmak üzere İstanbul’u takip eden diğer metropollerde ki milletvekillerine bakmak yeter artar bile..
Çünkü şu an aktif olan ve seçimlere giren tüm partiler adeta genel merkezleri, il ve ilçe başkanlıklarında ki işgalciler tarafından ele geçirilmiş, kendiler olmazsa çocukları, çocukları olmazsa parayı veren düdüğü çalanlar aday edileceğini adım gibi biliyorum.
Ve bunların çoğunun dedesi, ninesi ve dayısının yerlerine bıraktıkları isimlerdir..
Yani, siyaset yapmaya heveslenip, kumarcılar gibi çel çocuğunu rızkını alıp, adaylık başvurusu parası olarak partilere yatıran ve ‘bende adayıyım, bende siyaset yapmayı düşünüyorum, beni aday göstermeler halinde iyi bir çıkış yakalanır’ diyenlerin yanında toplum nezdinde, kamuoyunda isimleri kabul görenler boşuna beklemesinler.
Partilerin böyle bir derdi yok..
Mesele devlet dairelerini yıllardır işgal edenler, geçen yaşlarına karşın emekli olmayı akıllarına getirmeyenler ya da yerlerine kızlarını, oğullarını oturttuktan sonra emekli olanlar gibi partileri işgal edenler meselesidir.
Örnek mi?
Adam valilikten alınmış ama hala merkez valisi olarak görevde olan valinin maaşını almaya devam edenlerdir..
Bu durum siyasete de geçerlidir..
Yoksa, kimse beklemesin, ‘He ya biz kazanmak istiyorsak şu isimle yarışmalıyız’ denilmesini.
Çünkü bu ülkede böyle bir demokrasi anlayışı yok..
Bunun en son örneği kendisine güvenip, ya kendisi ya da partilisi veya siyasi görüşüne yakın bir isimi cumhurbaşkanı adayı gösterme cesareti bulamayıp, dün demediğini bırakmadığına, ‘AK Parti lideri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan benim cumhurbaşkanı adayımdır’ diyen ve bugün ayrı birer parti olduklarını unutup, adeta AK Parti savunuculuğuna soyunan MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin çıkışıdır.
Yani MHP’li biri ya da seçmen ve kamuoyu tabanında adı onay alan bir isimden çok başka, hatta rakip isimlerle yarışa girmeyi tercih etmiştir.
Bunun yanı sıra geçtiğimiz seçimlerde Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday edenlerdir..
Yani, ya kendisinin ya da ‘Genel Başkanım aday değilse, ben Cumhurbaşkanı adayıyım’ diyen CHP Ardahan Milletvekili ve Dışişlerinden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olan Öztürk Yılmaz gibi partilisin güvenmeyip, ‘Ciddiye almıyorum’ diyerek, partisi için, demokrasi için kendisinin var olduğunu belirten Öztürk Yılmaz’ı es geçip, başkanlık için günlerdir aday arayışlarına devam eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’dur.
Veya kazanmaktan çok ideolojik davranmaya devam edip, adına da ya ‘Bileşenler adayıdır, ne yapalım kardeşim’ yada ‘Ahta vefa’ koyduklarını aday eden kendi kararından çok, metropol veya ülke dışında ki diasporanın ve bildiğimiz (!) başka etkenlerin etkisinden hala kendisini kurtaramayan, kamuoyunu, halkı, tabanı dinlediği sanılan HDP’dir..
Kimse de çıkıp, ‘Kardeşim bir dönüp, kamuoyuna sorsanıza, toplumun istemlerine baksanıza, seçmeninizin yanı sıra teşkilatlarınıza, delegelerinize, üyelerinize danışsanıza..’ demez.
Diyemez..
Çünkü genel merkezlerin işgal edenlerin ördüğü duvardan bu yönde beklentileri olanlarıduymaz, görmezler…
Onların adayları ya eski bir siyasetçinin oğlu, yeğeni, yakını, yada fabrikalarına yeni fabrikalar ekleyip, rezistanslar da, villalarda, siyasetçi borsası kurup, yaşayanlardır..
Yoksa; Komünist Partili, Tunceli Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Meçoğlu, Gazeteci Ali Tarakçı’ymış, ben zavallı Fakir Yılmaz’mış geç bunları..
Sonuç toplum nezdinde adı olan, kabul gören isimlerden çok parti genel merkezlerinin içinde ve etrafını saran işgalcilerin dediği olacak..
Ve kayıp eden sadece memleket değil, her zamanki gibi kendiler olacak.. -
REKLAMLARINIZ BİZDE SİTEMİZ DE, TEMPO TV DE, GAZETE/DERGİLERİMİZ
VE SANAL ORTAMLARIMIZ DA YAYINLANIR..
ki…