Alınan bilgilere göre Ardahan’ın Göle ilçesi Kaymakamı Cevat Gün’ün koruması olduğu öğrenilen bir polis memurunun hemşire eşinin bir anda rahatsızlanıp, Corona Virüsü şüphesiyle aniden hastaneye sevk edilmesi ile başlayan panik Kaymakamın da içinde bulunduğu bir çok kişiyi
korkuttu.
Hemşire olduğu öğrenilen ve bir süre önce Posof Türkgözü (Badele) Gümrük kapısına kurulan sahara hastanesinde görevlendirildiği öğrenilen hemşirenin yüksek ateş dolaysıyla hastaneye kaldırılması ile başladığı öğrenilen panik ardından Kaymakamın da aralarına bulunduğu bir çok kişinin hastaneye gidip kontrol edildikleri bilgisi alınırken korkuya neden olan hemşirenin normal soğuk algınlığı dolaysıyla rahatsızlandığı ve virüse alakası olmadığı ortaya çıkınca tüm ilçenin rahat bir nefes aldığı bilgisi alındı.
**Başkan Maskesiz Virüs Denetiminde…
Ardahan ve çevresinde kimsenin korku yaratan virüse yakalanıp, yakalanmadığını büyük bir merakla takip edildiği Ardahan’da başta kamu daireleri olmak üzere bir çok alanda dezenfekte çalışmasının yanı sıra belediyelerde temizlik başta olmak üzere bir çok alanda bu yönde çalışmalarını sürdürdüğü görülmekte.
İlçe Kaymakamının polis korumasını hemşire eşinin aniden rahatsızlanıp, paniğe neden olduğu Ardahan’ın en büyük ilçesi Göle Belediyesi de bu yönde çalışmalarına ve denetimlerini sürdürürken AK partili Göle Belediye Başkanı İlhan Gültekin’in yapılan denetimleri incelerken kendisinin maskesiz, çalışanları ile vatandaşların maskeli ve eldivenli oldukları dikkat .çekmesi ise alınan önlemlerin ne kadar ciddi olduğunu da sorgulattı.
ARDAHANLILAR CORONAYA
ATATÜRK’LE DİKKAT ÇEKTİLER!!
arşiv haber 21/03/2020 tarihlihaber/yorum
ATATÜRK’DE MASKE, NEWROZ’A KARA LASTİK! Sık öksürük nedeniyle bir kişinin çarşıda Ambulans ile alınıp hastaneye götürüldüğü, 2 kişinin Corona virüsü şüphesiyle hastanede gözlem altına alındığı Ardahan’da cafe, kahve, restoranların ardından berber ve kuaförlerde kapatılırken bazı vatandaşların kendilerine yönelik aldığı önlemlere ülkenin kurucusu Atatürk’ü de eklemeleri dikkat çekti.
Maske başta olmak üzere sıkça el yıkama, evden çıkmama gibi bir çok önlem alan Türkiye’nin Kafkaslara açılan iki gümrük kapısı Posof Türkgözü (Badele) ve Çıldır Aktaş Gümrük Kapısına sahip Ardahan’da bir okulun önünde bulunan ve altında ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ sözünün bulunduğu Atatürk büstüne de maske takıldığı görüldü.

Dünya’da olduğu gibi ülke genelinde yaşanan Corona virüsü tedirginliği ve paniğinin aynısının yaşandığı ve bir çok insanın dışarı çıkmadığı görülen Ardahan’da virüs korkusunun yanında soğuk havaların da insanların dışarı çıkmasını engelleyen diğer bir faktör olarak görüldü.
Özel Haber: Fakir Yılmaz/Ardahan
**GENÇLER NEWOZ ATEŞİ YAKTI,
GAZETECİ ÜSTÜNDEN ATLADI..
21 Mart Newroz Bayramının da kutlanmadığı görünen Ardahan’da bir grup genç, akşam saatlerinde evlerinin önünde yaktıkları araba lastiği eşliğinde Newroz’u mahallelilere ve Ardahanlılara hatırlattılar.
.jpg)
**Psikolojik Savaş ve Newroz..
Virüs vakası ve korkusunun tüm dünyayı ne kadar garantili olduğu bilinmeyen evlere, içeriye kapattığı, kimi komplo teorileriyle bunun bir kimyasal savaş olduğunu, benim ise ilk günden bugüne inanmadığım ve bu durumun bir psikolojik ve ekonomiyi çökertme savaşı olarak algıladığım şu günlerde ilginç, bir o kadar da düşündürücü olaylarda yaşanmıyor değil..
Bunun en ilginci eğitim sisteminin içinde bulunduğu durumu araştırıp, yıllardır çözüm bekleyen sorunları bulacağına kimin evinde hangi marka televizyon, bilgisayar, internet olduğunu düşünen ve yeni satışlar yapılmasını teşvik eden açıklamalarıyla araştıran bir Milli Eğitim Bakanının alanda vermediği eğitimi nasıl evlerde internet, televizyon ve bilgisayarda vereceğidir..
Çünkü işin virüsten çok petrol fiyatlarını düşüren teknolojik ve tıbbi malzemeler satmak olduğu gün geçtikçe daha da net görünen bir süreçte dün Newroz korkusu yaratanların bugünde yeni bir formülle insanları korkutup, evlere kapattığını da görmekteyiz.
21 Mart Newoz’u olduğu gibi onca olay ve gelişmeyi öteleyen ve sanki her olayın, günün, tarihin bir merkezde idare edildiği ve günü geldiğinde piyasaya sürüldüğünü de ortaya koyan bu duruma bakınca dün yani 8 yıl önce 21 Mart 2010’de yani ele aldığım yazımın hala geçerli ve içinde onca ‘Niye?’ ye hala bir cevap bulunmadığını görmekteydim..
Ve sanki bu virüs furyası yani insanların, ülkelerin psikolojisini medya aracılığıyla çökertme savaşı ardından bir seçim olacakmış gibi aşı bulmaktansa, sağlık örgütlerini toplantısına çağırıp, onlara gerekli desteği vereceğini belirteceğine emekli maaşlarını arttırdığını açıklayan bir anlayışın hacı-hocaları getirip, öğrenci yurtlarına yerleştirdiği, cezaevlerinde ki insanları, Suriye, Irak, Libya’da ki askerleri getirmemesi ve düşünmemesi gibi bir çok ilginç olay gibi Newroz öncesi bir zamanlar ve hala da kızılca kıyamet koparanların da Newroz’u, Nevruz’u ve göz yaşı döktüren, yürek yakan savaş, çatışma gibi diğer bir çok olayı ‘şimdilik’ adeta beklenmeye alındığını da görmekte, düşünmekteyim..
Evet 8 yıl önce ele aldığım ve o dönem mahkemelik olup, gazetelerimin toplandığı, haberimin ulusalda manşet olduğu W harfinin bir dönem başımıza iş açtığı yazımda belirttiğim gibi bir merkezde yönetilen, yönlendirilen biz inanların neden bir birini yediğini anlaması gerekir diyerek dünkü yazımı bugünkü Newroz’a hediye ederek sağlıklı bir bahar ve savaşsız bir ülke dileyerek kandil günü ele aldığım bu üst yazıma son veriyorum, psikolojik savaşa dirençli olan vücudunuzun sağlıklı olması umuduyla hepinizin, Newrozunuz, Nevruzunuz ve kandiliniz kutlu olsun derken.. İşte O yazım..
**Haydi Nevroz’a, Kol Kola Halay’a!
Sabah işe gelmek için çıktığım binada yan yana kalıyor, aynı binaya girerken selamlaşıyor, çıkarken gülümsüyoruz..
Bizden çok eşlerimiz daha yakın, daha samimi, çocuklarımız birlikte parkta oynuyorlar..
Aynı çatı altında, aynı binada huzur içinde yaşarız, hepimiz bir birimizin güvencesi olarak gece rahat uyur, sabah huzur içinde çıkarız evlerimizde..
Ben artık benim gibi yorulan GAZETECİ’yi çalıştırırken, onlar selam verip, işlerine giderler..
Bugünde aynı oldu ama bir fark ile..
Ben Newroz için kameramı, fotoğraf makinemi hazırlamış, onlar çelik yeleklerini, coplarını..
Yine aynı gülümseme, yine selamlaşma..
Sanki iki tarafta meydan muharebesine gidiyor gibi hazırlıklı, birazda şüpheli..
Ben gazeteci, onlar polis..
Her iki tarafta aynı binada, aynı evlerde kalmış, aynı suyu içmiş, aynı nefesi koklamış olsa da..
Bahar bayramı Newroz’a gidiyoruz, gülüp, halay çekeceğimizi düşündüğümüz ama günlerdir yaşanan gerginlikler dolaysıyla neler olacağını, karşı karşıya gelip gelmeyeceğimizi kara kara düşünürken..
Evet her yıl tekrarlanan, halaylarla değil, ölümlerle, yaralamalarla sona eren bir Newroz’a daha giderken bu yaşadıklarım gerçek..
Aynı çatı altında oturur, aynı suyu birlikte içeriz ama gerek gazetecilikte, gerek dünya düşüncesinde hep karşı karşıya gelir, çatışır, birimiz hak ararken, birimiz cop atarız..
Çünkü biz birbirimize düşmanca bakanlar, aynı ülkede olduğu gibi aynı binada oturmayı bilir, birlikte yaşamayı seçer, eşlerimizin, çocuklarımızın kaynaşmasına müsaade ederiz..
Birimiz penceremize bayrak asarken, diğerimizin siyasi görüşüne de saygı gösteririz..
Ama her nedense alanlarda, çarşıda, resmi işlerde hep karşı karşıya gelir, o binada ki barışı unutur, kardeş olmayı değil, düşman olmayı seçeriz..
Düşünsenize benim gibi aynı binada olmasanız da, yan komşunuz, aynı dolmuşa bindiğiniz, aynı cafe de çay içtiğiniz, aynı lokantanın tabağında yemek yediğinizin biri polis, biri siz değil misiniz?!.
Polis olmazsa da savcı, hakim, asker, jandarma, istihbaratçı ve yada devletin bir memuru değil mi o birlikte yaşamayı seçmiş, aynı evde, aynı binada, aynı ülkede yaşarken yıllardır süren inatlar dolaysıyla karşı karşıya geldiğiniz..
İşte size son inat..
Biri, ‘Ben erken Newroz’u kutlayacağım’ dedi, diğeri, ‘Hayır erken kutlayamazsın’ dedi..
Dünde aynı değil miydi, erken olmazsa da, aynı güne bile izin vermiyordular..
Ve sonuç meydan muhaberesinde karşı karşıya gelip, kan revan içinde kalıp, yaralanıp, ölüp aynı binaya, aynı eve gelip, aynı suyu içtiğimizi hep unuttuk..
Kim kazanıyor bu yıllardır süren ama çare bulunamayan inatlaşmada, kim kayıp ediyor bu anlamsız ve de anlaşılmaz inatlaşmada kim?..
Her iki tarafta kayıp etmiyor mu?..
BELEDİYENİN UYARILARI ÇÖPTE!
arşiv haber 19/03/2020 tarihli haber/yorum
Coronavirüsü paniğinin yaşanmaya devam ettiği Ardahan’da alındığı ileri sürülen önlemlerin formaliteden ve fatura kabartmaktan öte bir yere gitmediği dikkatlerden kaçmıyor. Başta, Ardahan Belediyesinin bastırdığı ve yaşanan Virüs paniği karşısında alınması gereken önlemlerin yazıldığı bildiriler olmak üzere bu konuda yapılan çalışmaların bir çoğunun sağda solda adeta çöpe atılmış durumda. Basılan bildirilerin tüm kentte dağıtılmaktansa toptan bazı yerlere bırakıldığı dikkatlerden kaçmadı.
KAR BERFO ANAYA AĞLADI,
SOĞUKTA YAŞAYAN CORONA YÜZÜNDEN KORKUTTU!
KAR BERFO ANAYA AĞLADI,
SOĞUKTA YAŞAYAN CORONA YÜZÜNDEN KORKUTTU!
arşiv haber 15/03/2020 tarihli haber
Yalancı bahar günleri yaşanan kış aylarından olan Ocak ve Şubatı karsız geçiren Ardahan Mart aynın ortasında yağan kar yüzünden korktu. Bunun nedeni ise şu an tüm dünyayı etkisi altına alan ve soğukta yaşam bulduğu ileri sürülen Koronavirüsü tereddüdü olurken gözaltında kayıp edilen oğlunu arayarak hayata göz yuman Göleli Berfo Ana’nın ölüm yıl dönümün de aynı karın yağması dikkatlerden kaçmadı.
Kar yağışının etkili olduğu Ardahan kent merkezinde ‘Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır’ atasözü gerçek oldu.
Ardahan’da sabah saatlerinde başlayıp aralıklarla devam eden kar yağışı hayatı olumsuz etkiledi. Kent merkezinde gece başlayan kar yağışı şiddetini artırarak devam etti.
ARDAHANLILAR DURUMA ALIŞKIN
Geçtiğimiz günlerin güneşli olmasına rağmen güne karla uyandıklarını belirten Ardahanlılar bu duruma alışkın olduklarını söylediler. Sabah kar sürpriziyle karşılaşan vatandaşlar ev ve iş yerlerinin önünde biriken karları ise küreklerle temizledi.

Cemil Kırbayır’ın 12 Eylül’den sonra işkencede öldürülmesine ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) görülen davada hükümet tarafından savunma yapıldı. Savunmada, anne Berfo Kırbayır’ın davayı açtıktan iki yıl sonra öldüğü, varislerinin ise davayı sürdürme yönünde niyetlerini gösteren bir belge olmadığı iddia edildi.
Bu olayın Türkiye’nin AİHM’i tanımasından yedi yıl önce olduğu, ‘insanlığa karşı suç’ maddesinin TCK’ye 2005’te konduğu, geriye dönük yargılama yapılamayacağı belirtildi. “Bu tekil olayın darbe rejiminin toplumun bir kesimine karşı devlet politikası çerçevesinde olduğuna dair bir bulgu yoktur” denildi. Oysa Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı 12 Eylül davasında sanıklara atfedilen eylemlerden biri de Kırbayır’ın öldürülmesiydi. Bu yüzden anne Kırbayır, davanın müdahilleri arasına alınmıştı. Berfo Kırbayır, 2010’da başbakanlığı döneminde Erdoğan’ın buluştuğu Cumartesi Anneleri arasındaydı.
Anne Berfo Kırbayır’ın 2011’de ‘yaşam hakkı ve adil yargılanma hakkı ihlali’ gerekçesiyle AİHM’de açtığı davada hükümet, geçen şubatta savunma yaptı. Savunmada, Berfo Kırbayır’ın 26 Ekim 2011’de başvuru yaptıktan sonra 21 Şubat 2013’te öldüğü hatırlatılarak, “Varislerinin davayı onun ölümünden sonra sürdürme niyeti olduğunu gösteren bir bilgi ya da belge yoktur” denildi. AİHM’in yargılamayı dava listesinden çıkarması istendi.
‘İÇ HUKUK TÜKENMEDİ’
Hürriyet’ten İsmail Saymaz’ın haberine göre Türkiye’nin AİHM’e 1987’de katıldığı belirtilirken, Cemil Kırbayır bundan on yıl önce ölmesi nedeniyle davanın AİHM’in yetki alanı dışında kaldığı savunuldu. Ailenin 26 Ekim 2011’de AİHM’e başvurduğu, bu tarihte Kars Başsavcılığı’nda bir soruşturma olduğu ve 2012’de Anayasa Mahkemesi’nde bireysel başvuru hakkı tanındığını anlatıldı. Dolayısıyla iç hukuk yollarının henüz tüketilmediği belirtildi.
‘İnsanlığa karşı suç’ tanımının Türk Ceza Kanunu’na 2005’te girdiği, insanlık suçunda zamanaşımının olmayacağının baştan bu yana kabul edildiği ifade edildi. 2013 yılında işkence suçu için de zamanaşımının kaldırıldığı vurgulandı. Ancak bu iki düzenlemenin geriye dönük şekilde işletilemeyeceği kaydedilerek, şöyle denildi: “Hükümet, mahkemenin gerekli incelemeyi yapma yetkisi olmadığına ve mahkemenin sadece bireysel başvuru çerçevesinde sınırlı bir değerlendirme yapma hakkı olduğuna dikkat çekmek ister.”
Ayrıca sanıkların işlediği suçun ‘insanlığa karşı suç’ kapsamında olmadığı öne sürüldü. Sanıkların ancak ‘işkence, kötü muamele ve kasıtlı cinayet’ suçlarından yargılanabileceği ifade edildi. İnsanlığa karşı suça dair kesin bir hüküm getirmenin imkansız olduğu ileri sürülerek, “Bu tekil olayın darbe rejiminin toplumun bir kesimine karşı devlet politikası çerçevesinde olduğuna dair bir bulgu yoktur” denildi.
DARBE DAVASINA MÜDAHİLDİ
Oysa Cemil Kırbayır’ın ölümü, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı 12 Eylül Davası’nda cuntanın eylemleri içerisinde sayılmıştı. Berfo Kırbayır da davanın müştekileri arasındaydı. Erdoğan’ın başbakanlığı sırasında Dolmabahçe’ye davet ettiği Cumartesi Anneleri içerisinde anne Kırbayır da vardı. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nca hazırlanan raporda, Cemil Kırbayır’ın 13 Eylül 1980’de Göle’de gözaltına alındıktan sonra işkencede öldürüldüğü ve cesedinin yakılarak yok edildiği sonucuna varılmıştı.
Adalet Bakanlığı’nın AİHM’deki savunmasını değerlendiren Ağabey Mikail Kırbayır, “Kardeşimin bu dünyada yaşam hakkı, bu topraklarda payı vardı. Devlet olarak birinci görevin yurttaşını yaşatmakken, sen onun yaşamına yargısız infazla son vermişsin. Devlet otuz yıl ‘firar etti’ diye oyalarken, biz takipçisi olup Meclis’e taşıdık. Hazırlanan raporda Cemil’in işkencede öldüğü aşikar. Devlet itiraf etti. Bu insanlık suçudur. Ne demek yokuz? Her cumartesi günü annelerle Galatasaray’dayız” dedi. Kırbayır, kardeşinin öldürülmesinden sonra kendisinin Kars’tan sürüldüğünü ve dokuz yıl Karaman’da yaşamaya mecbur tutulduğunu ifade etti. Avukatı Eren Keskin de “Meclis raporu bu suçun devlet tarafından işlendiğini dile getiriyor” dedi.

ESKİ AİHM YARGICI TÜRMEN: TÜRKİYE’YE CEZA ÇIKAR
Eski AİHM Yargıcı Rıza Türmen, konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı: “Hükümetin ‘Annesi ölmüş, yakınlarının mağdur statüsü yoktur’ savunması yanlış bir argümandır. Bir çok davada AİHM’in kriteri şudur: Davaya devam edenlerin bir meşru çıkarı ve hısımlık derecesi vardır. Kardeşi gibi yakın bir hısımın meşru menfaati vardır. Bu görüş reddedilir. Olayın 1980’de olduğu, Türkiye’nin AİHM’e bireysel başvuruyu 1987’de tanıdığı belirtiliyor. İlke olarak doğrudur. Ama burada şikayet; yaşam hakkı ve işkence yasağıdır. Bunun içine devletin öldürmeme ve işkence yapmama yükümlülüğü vardır. Ölüm ve işkenceyi soruşturma yükümlülüğü vardı. Soruşturma davanın esasına bitişiktir. Bu şu demektir: Ölüm ya da işkence 1987’den önce meydana gelmiş olsa bile soruşturma tekrar başlamışsa bu argüman da yanlıştır. Soruşturma devam ettiği için AİHM bakabilir. ‘Anayasa Mahkemesi’ne gidilmedi’ deniyor. AYM’ye bireysel başvuru hakkı, 2012’de tanındı. Başvuru bu tarihten önce olmuş. Kaldı ki AYM, 2012’den önceki olaylara bakamıyor. Anlıyoruz ki Kırbayır soruşturması 2011’de tekrar başlamıştır. Bu da soruşturmanın ne kadar etkisiz olduğunu ve hiçbir şey yapılmadığını gösterir. O yüzden yaşam hakkı ve işkence yasağı yönünden ihlal sonucu çıkar.”
**Ben kayıp Anadolu’yum…
Emsalsiz ölümlerin,
Güpe/gündüz göz önünde katledilenlerin,
Bir gece ansızın faili-meçhul olarak isim verilenlerin,
Bir karanfille yıllar/yılı bütün cumartesi annelerinin,
Ezildikçe topraklaşan,
Ezildikçe sertleşen,
Zulmün coğrafyasıyım
Evet Ben boran fırtınası,
Ben özgürlük savaşçısı,
Ben mazlumun tetikçisi
Ben halkın kavgasıyım.
.jpg)
Ben umudun habercisi,
Ben faşizmin düşmanıyım.
Ve ben kayıp Anadolu’yum…
Külerinden canlanarak yeniden varolanların,
Zamansız ve sınırsız mavi dünyasıyım.
Yemin ettik;
Ant içtik;
Zulme dayalı tüm saltanatları yıkmak için,
Hayatlarımızı çevreleyen
Bizi esaret altında bırakan bütün duvarları kırmak
*16/02/2016 tarihli Haber
Aralarında Eğitimci Bengül Karabacak, Mali Müşavir Türkan Deli’nin bulunduğu “Savaşa Karşı Göleli Kadınlar Girişimi” 14 Şubat Pazar Günü Esenyurt’ta bulunan HOÇ-FED konferans salonunda panel-forum şeklinde bir etkinlik düzenleyerek Cizre, Sur ve Silopi başta olmak üzere Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde devam eden savaş ortamının son bulması için çağrıda bulundu.
Çok sayıda izleyicinin takip ettiği etkinliğe, Uzman Psikiyatrist Dr. Nihat Kaya, Uzman Psikolog Şükrü Alkan ve Cumartesi İnsanlarından İkbal Eren’in konuşmacı olarak katıldı
**İnsanların bitmek bilmeyen hırsları savaşa zemin hazırlıyor…
Savaşların toplumlar üzerinde yarattığı tahribatın ve sonuçlarının konuşulduğu panelde, bitmeyen insan hırs ve isteklerinin savaşlara zemin hazırladığını ifade eden, Uzman Psikolog Şükrü Alkan: “Bireylerin doyumsuz yapıları devletleri şekillendiriyor. Yurttaşı gibi doyumsuz ego sahibi devletler kendilerine daha fazla güç merkezi oluşturmak için savaş başlatıyor. Zaten güçlü daha toplumlar fazla güç için karşısındakini zayıflatmak için savaş yöntemleri uyguluyor.” dedi.
**Savaş süresince yaklaşık 36 çocuk hayatını kaybetti!
İHD’nin savaş sürecinde hazırladığı raporu açıklayan Cumartesi İnsanlarından İkbal Eren, savaş süresinde eğitim çağında yaklaşık 36 çocuğun hayatını kaybettiğini belirterek: “Savaşların en ağır bedelini anneler ödüyor. Annelerin yüreği evlat acısıyla yanıyor bu savaşı durduracak yine annelerdir.” Diyerek kadınları barış ortamının yaratılması için daha fazla ses çıkarmaya davet etti.
**Toplumsal olarak ciddi bir ayrışma yaşıyoruz…
Savaşların yıkım, tahribat ve toplumsal kutuplaşmaya zemin hazırladığını artık Türkiye toplumunun çok ciddi bir ayrışmaya gittiğine dikkat çeken Uzman Psikiyatrist Dr. Nihat Kaya: “Savaş en çok çocuklar üzerinden tahribata yol açıyor. 90’lı yılları yaşayan çocuklar büyüdü ve bugün savaşın tarafı oldular bugün ölümleri ve kıyımları gören çocuklarda yarın intikam duygusuyla hareket edecek. Çocuklar düşmanca bir tavır içinde intikam duygusuyla büyüdüğü sürece toplumsal barışı sağlamamız zor olacak.” dedi.
.png)
Raconcuların yönlendirdiği ülke..
|
Fakir Yılmaz Yazıyorsam Sebebi Var
Heyyyttt Ulennnnnnnnnnnnnn..
Anamı da, Babamıda, Yeddi sülalemi de,
Dün dost dediklerimi de, bugün düşman diyeceklerimi de satan ben..
Var mı yan bakan..
Yok abi..
Diye başlayan filmi bana hatırlatan son günlere ki tartışmaya da nokta konmuş gibi..
Çünkü ‘kesilecekse ben keserim’ denmiş, konu kapanmıştır..
Peki; Kendisi gibi ismi de küçük olanın bu memlekette raconcu kesilmesine neden bu kadar imkan tanındı?
Çünkü bu memlekette gazete okuru gün geçtikçe azaldı ve gerçek gazeteleri çıkaran gazetecilerin gazeteleri satılamayınca kirli, karanlık ve nereden geldiği bilinmeyen kayıt dışı dolarlarla oluşturulan havuzun aracılığı ile gazeteler ya ele geçirildi, yada bastırılıp, susturuldu..
Yada kapatıldı..
Veya yazar, çizer, muhabiri içeri atıldı..
Ve bu gazeteci değil, türüdü raconcular ortaya çıktı..
Yani birilerinin adına,
Yani kraldan çok kral kesildiler..
Ve birileri de bunları adam sandı..
Bunlara inandı..
Bunların başında gelenlerde savcı, hakimler olması ise en acısıydı..
Bunların bir dediğini iki etmedi..
Neyse Allah yine eksikliğini vermesin büyük Raconcu çıktı ortaya da bu salağanların önünü kesti..
Yoksa ortalık bu sahte raconcularla dolmuştu..
.png)
*Kerimoğlu Büyükşehir Belediye Başkanı Olur mu?
Başta Esenyurt’ta olmak üzere 20 Milyonluk İstanbul’da ‘En çok biziz’ deyip, ne siyasette, ne ticarette, nede sosyal hayatta hak ettiği yerde olmayan Ardahanlıların 2019’da yapılacak olan 3 seçim öncesi ne düşündüklerini bilmesekte bugünden itibaren bir şeyler düşünmenin zamanıdır derim..
Çünkü başta İstanbul Büyükşehir Belediyesinin de içinde bulunduğu olmak üzere Ardahanlıların yoğun yaşadığını bildiğim Kocaeli, Bursa’da 2019 seçimlerine yönelik bir yol haritası çizmeli diye düşünüyorum.
Bu nedenle federasyon, dernek, stk yada kişisel olarak bu yönde hemen bir çalışma başlatıp, her Ardahanlının eteklerinde ki taşları bir kenara bırakmasını ve ‘Bu metropollerde bizlerde varız’ demelidirler.
Bugün baktığınıza İstanbul’un önemli ilçelerinden olan Bakırköy Belediye Başkanı Dr. Bülent Kerimoğlu gibi Ardahanlı bir çok önemli isimin mevcut siyasi partilerin gözde siyasetçisi oldukları ve bunlara verilecek toplumsal bir destekle şu an bulundukları mevkilerde bir üst çıtaya çıkarılabileceği hayal değil, istenirse ‘Niye olmasın?’ dır..
Evet yaklaşan ve 3 seçimin birden yapılacağı 2019 Genel seçimlerine iki yıl değil bir yıl var..
Çünkü önümüzde ki Mart ayından itibaren ülkemiz geneli 2019 seçimlerinin moduna gireceği kesindir.
Ve daha önemlisi her an bir erken seçiminde kapıda olduğu da konuşulmaktadır.
Bu nedenle şu an seçilmiş olan Milletvekili, Belediye Başkanı, İl genel ve Belediye Meclis Üyesi, Muhtar, Federasyon ve Dernek Başkanı, Gazeteci kısacası tüm Ardahanlılar bu yönde el ele vermesi ve bu yönde atılacak olan adımlara destek vermelidir.
Yani bir birimizin altını oyup, aşağı çekme dönemine son verecek olan güçlü bir Ardahanlı çıkışına ihtiyaç duyulan metropollerde bir Ardahanlının İstanbul’da Büyükşehir Belediye Başkanı, Kocaeli’nin Gebze, Darıca, Dilovası’sında, Ardahan/Posoflu birinin Gölcük ilçe Belediye Başkanı olduğu Bursa’nın İnegöl ilçesinde, Ankara’nın Etimesgut ve Kazan’ın da hatta İzmir’de bir üst çıtaya çıkması için lazım olan tek şey ülke genelinde güçlü bir Ardahanlı birlikteliğidir.
Olmaz demeyin yeter ki samimi olun ve isteyin..

**Tahiroğlu Köksoy Sana Başka Bir Şey Demedi mi?
Ardahan’da önce Telekom Mühendisliği, ardından Ardahan İl Telekom Müdürlüğü yapan zafer Tahiroğlu Ankara’da şu an Belediye Başkanı olan kendisi Telekom Müdürüyken Ardahan İl Çevre ve Orman Müdürü olan mesai eski arkadaşı Faruk Köksoy ile Ankara’da bir araya gelmiş.
Tahiroğlu bu görüşmesini kendisine ait sanal sayfada ve internet sitesinde aktarmış ve eski mesai arkadaşı olan Belediye Başkanının kendisi hakkında ki iddiaları cevapladığını aktarmış.
Ancak o görüşme ile ilgili röportajı okuduğumuzda sanki bir şeyler eksik gibi..
Bu eksikliğin başında gelen birinci soru; ‘2 dönemdir Ardahan’da kim belediye başkanıdır?’ sorusu cevap verilmemiş?
Ve ikinci soru da başkanın başında bulunduğu bu kentin başta üst yapısı olmak üzere içler acısı halinin suçlusu kimdir?
Yani başkanın konuştuğu ama yazıya dökülmeyen satırlardan yoksun gibi o röportaj.
Yani sanki başkanın söylediklerinin tümü yazılmamış gibi..
Bunu anlamak için de başkanın Tahiroğlu’ndan ayrılırken ‘Bak seni sana, yazacaklarını da Allah’a havale ediyorum’ demesinden de anlamak mümkün..
Evet, Tahiroğlu’nun yazısında eksik tarafının belkide ikinci yazının geleceğine olan umudumuzla tek bir şey soracağım zafer Tahiroğlu’na
Sayın Tahiroğlu;
Başkanla olan sohbetinde başkan 2019 seçimlerinde kendisine rakip olması muhtemel adayların ellerinde bulundurdukları imkanlarla kendisine iftira attığı isimlerinden de bahsetti.
O yazında niye bu konuyu kaçırdın yada yazmak istedin..
Veya yazacak mısın?
|
fakiryilmaz323@hotmail.com
|
|
|