Yoksul köy çocuğu hayaline kavuştu


Özer ile eğitim yolculuğunu konuştuk:


– Eğitim sektörüne yayıncılıkla mı başladınız?

Üniversite eğitimi için Ankara’ya geldiğim 1983 yılında kitaba, kültüre olan ilgim nedeni ile öğrenciliğin yanında kitap ve yayıncılık işi yapmaya başladım. Mezun olduktan bir süre sonra küçük çapta yaptığım kültür ve yayın işini daha profesyonel bir noktaya taşıyarak 1992 yılında ‘Sınav Dergisi‘ni çıkarmaya başladım. Sınav dergileri ve sonrasında yayınladığımız eğitim kitapları kısa sürede öğrencilerin ve öğretmenlerin büyük beğenisini kazandı. Belki de bu ilginin sonucu olarak 1996 yılında da ilk dershanemizi açarak eğitimin başka bir alanında yer aldık.


Yayıncılıktaki yaklaşımımızı dershaneciliğe de taşıyarak Türkiye’nin en büyük dershane zincirlerinden biri olduk. 2011 yılında ise 40 bin metrekarede eğitim birimleri, sosyal alan ve spor alanları ile Türkiye’nin en büyük eğitim komplekslerinden biri olan Sınav Kolejinin merkez kampüsünü kurduk. 2014 yılında dershanelerin dönüşümüyle birlikte yurt genelinde hem bağımsız anaokulu, ortaokul ve lise hem de büyük kampüslerden oluşan birçok okul açtık.


– Kaç kurum ve çalışanınız var?

Sınav Eğitim Kurumları çatısı altında hem bağımsız anaokulu, ortaokul, lise, büyük kampüs okullarımız, özel öğretim kursları ve temel liselerden oluşan farklı eğitim kurumlarımız mevcut. Tüm bu kurumların sayısı yurt genelinde 300 civarındadır ve çalışan sayısı da değişkenlik göstermekle birlikte yaklaşık 15 bindir.


– 35 yılda eğitimde sizce neler değişti?

Ülkemiz her geçen gün köyden kente göçün etkisi ve refah seviyesinin yükselmesiyle ciddi bir sosyolojik değişim içerisinde. Bu da insanlarımızın tercihlerini ve önceliklerini doğal olarak etkiliyor. Türkiye’de artık eğitime yönelim, eğitim içerikleri, teknoloji kullanımı, eğitime ayrılan bütçe önemli oranda artarken eğitimden beklentiler de eskiye göre farklılaştı. Nitelik olarak tatmin edici düzeyde olmasa da, son yıllarda hem devlet okullarında hem de özel okullarda nicel olarak büyük artış yaşandı.


– Nitelikli öğretmen ve çalışan buluyor musunuz?

Son yıllarda hem özel sektörde hem de devlette fiziki olarak çok üst düzeyde, teknolojik malzemelerle donatılmış okullar yapılıyor. Biz de bu konuda iddialıyız. Ancak okul binaları, teknolojik altyapı, eğitim materyalleri ne kadar iyi olursa olsun hâlâ okullarımızda eğitimin baş aktörleri öğretmen ve yöneticileridir. Biz bu nedenle öğretmen seçimi konusunda çok titiziz. Öğretmenler birkaç aşamalı mülakatlardan, ciddi referans araştırması ve örnek ders anlatımından sonra kadroya alınır. Öğretmen, eğitim yöneticisi ve diğer çalışanların alımlarında başka kurumlar gibi biz de iş ilanları veriyoruz. Ancak ilanlardan ziyade mevcut çalışanlarımızın özlük haklarını gözeten, maaşını zamanında ödeyen, sigortasını yatıran ve iş barışını önde tutan anlayışı bu süreçlerde işimizi kolaylaştırmakta, elimizi güçlendirmektedir. Kolejimizin Ankara’da ilk kampüsünü açtığımız 2010 yılında bile kuruma 4 bin 500 öğretmen başvurmuştu. Bu kadar çok başvuruya rağmen hem öğretmenlerden hem de eğitim yöneticilerinden beklediğimizi tam anlamıyla bulduğumuz söylenemez. Türkiye’deki tüm okulların ortak sorunu olan bu konu nedeniyle kurumlarımızda öğretmen, eğitim yöneticisi ve diğer çalışanlarımıza yönelik sürekli eğitimler yapılmaktadır.


ÖZEL OKULLAR SÜREÇ İÇİNDE DOĞAL GELİŞİM SEYRİNE GİRECEK

Özel okul hizmetinin farklı kitlelerle buluşmasının ve ulaşılabilir olmasının önü büyük oranda dershane girişimcilerinin kurduğu özel okullar hatta özel üniversitelerle açıldı. 2014 yılında dershanelerin zorunlu dönüşüme tabi tutulması ile birlikte özel okulculuk Cumhuriyet Dönemi’nin en fazla artışını gösterdi. Bugün hemen hemen her ilde ve birçok ilçede irili ufaklı çok sayıda özel okul bulunuyor. Nitelik olarak veya arz – talep dengesi açısından eleştirilebilir ama nihayetinde bu durumunun eğitim sistemimiz için bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Süreç içinde geçici sıkıntılar yaşansa da bu değişim kendi doğal gelişim seyrine girecektir. Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’nın müdahaleci ve sınırlayıcı bir düzenleme yapacağı konuşulmaktadır. Piyasa dinamikleriyle çelişecek bu tarz bir düzenlemeyi de doğru bulmadığımı belirtmek istiyorum.


 


İKİ BÜYÜK HAYALİM VARDI

Ardahan’da yoksul bir ailenin çocuğu iken 11 yaşında eğitimöğretim için yaşadığı köyden çıkıp hayatta yer edinmiş biri olarak iki konuda büyük hayalim oldu. Birincisi çok sayıda insana istihdam sağlayan bir fabrika veya benzer bir tesis kurmak. İkincisi ise insanı hep ileriye taşıdığına inandığım, eğitimöğretim alanında çalışmak. Her ne kadar üniversitede sınavında aldığım puanın yüksekliğinden dolayı hukuk fakültesi okusam da hayallerimde hep öğretmen olmak vardı. Üniversiteyi bitirdiğimde avukatlık stajından önce öğretmen olmanın yolunu aradım. Hukuk fakültesi mezunlarının ders verebildiği adalet meslek liselerine öğretmenlik için başvurdum. Ancak böyle bir imkân da olmadı. Çünkü buralarda ders vermek için daha ziyade Adalet Bakanlığı’nın üst düzey bürokratları tercih ediliyordu. Üniversite yıllarında eğitimin bir başka alanı olarak gördüğüm kültür-yayın işlerinde uğraşmam da eğitimcilik hayalimin bir ürünüdür. Bugün yüzlerce eğitim kurumu, binlerce çalışanı ve bulunduğu bölgede yıllarca vergi rekortmeni Ardahanlı yoksul bir köylü çocuğu olarak hayallerimi büyük oranda gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim.


ÜNİVERSİTE PROJESİ ÜZERİNDE ÇALIŞIYORUZ

Son yıllarda çok sayıda kamu veya vakıf üniversitesi açılmasına rağmen bu konuda ihtiyaç devam ediyor. Her yıl üniversite sınavına giren öğrencilerin çok azı istedikleri fakültelere yerleşiyor, geriye kalanlar ise ya açıkta kalıyor ya da istemedikleri yerleri tercih ediyor. Eğitim sektörüne girdiğimiz ilk yıldan itibaren iyi bir üniversite açma planımız vardı. Akademik dünyada ses getirecek, kısa sürede saygınlığa ulaşacağını umduğumuz iyi bir üniversite projesi üzerinde çalışıyoruz. Kuracağımız üniversitenin biraz da bölgemizin entelektüel, kültürel iklimine katkı sağlayacak, alanında derinleşecek tematik bir üniversite olmasını istiyoruz. Bu üniversitenin sadece diploma verip meslek sahibi yapan bir yer değil, düşünce ve bilim insanlarının yetiştiği akademik bir merkez olacağını umuyoruz.


 


OKUL SEÇERKEN KURUMUN MALİ YAPISINA BAKIN

Okul seçerken eğitim sisteminden öğretmen kadrosuna, yabancı dil programından akademik başarısına, fiziki yapısından sosyal donatılarına, sportif ve kültürel etkinliklerinden okul ücretlerine kadar hepsine bakılmalı. Bu sene hem çok sayıda okulun açılması hem de yaşadığımız ekonomik süreç, seçeceğimiz okulun ayrıca mali olarak da güçlü, güvenilir ve köklü bir marka olmasını gerekli kılıyor. Bu açıdan velilerimize gelecekte bir sıkıntı yaşamamaları için bu kulvarda marka olmuş köklü kurumları seçmelerini öneririm.


KİMDİR?

Metin Özer, 1964 Ardahan doğumlu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. 1983’ten bu yana sadece eğitim ve kültür alanında çalışıyor. Daha üniversitede öğrenci iken başladığı kitap ve yayıncılık faaliyetinin ardından, eğitim sektöründe önemli bir yer edinen ‘Sınav Dergisi’ni çıkarmaya başladı. Böylece Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Sınav Eğitim Kurumlarının temelini de yaklaşık 30 yıl önce Ankara’da atmış oldu. 70 metrekare alanda 5 çalışanı ve kısıtlı sermayesi ile yola çıkan Sınav Eğitim Kurumları, öncelikle milyonlarca öğrenciye ulaşan eğitim yayınları, yüz binlerce öğrenciyi liselere ve üniversitelere hazırlayan dershaneleri ve şimdi de yurt genelindeki okullarıyla büyük bir eğitim zincirine dönüştü. Bütün süreçlerde demokratik ve katılımcı yaklaşımı ön planda tuttuğunu ısrarla vurgulayan Özer’in öncülüğündeki kurumları Türkiye’nin dört bir yanında yüzlerce kurum ve binlerce çalışanı bulunuyor. Hurriyet



**Ödülüne Layık Görüldüğüm Metin Göktepe 

Kol geziyor kara zulüm 

İki yakanızda elim 

Anasının feryadıdır 

Yakar bu evreni bilin


“Uyyyy ben ölim 

Uyyyy ben ölim”*


*Metin Göktepe’nin cenazesinde annesinin ağıtından tıpkı alıntı.


Evrensel Gazetesi Muhabiri Metin Göktepe, “Mutlaka ben izlemeliyim arkadaşlar” diyerek gittiği haberde, gözaltına alındı ve polislerce dövülerek öldürüldü. Gün 8 Ocak 1996’ydı…


Devlet yetkilileri çelişkili açıklamalar yaparak cinayeti gizlemeye çalıştı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ve İstanbul Emniyet Müdürü Orhan Taşanlar, Metin Göktepe’nin gözaltına alınmadığını; Eyüp Cumhuriyet Savcısı Erol Canözkan gözaltına alındığını ancak sonra çay bahçesinde otururken fenalaşarak sandalyeden düştüğünü; İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan ise spor salonunun duvarından düşerek öldüğünü iddia etti.


1. Metin Göktepe..

10 Nisan 1968’de, Sivas ilinin Gürün ilçesine bağlı Çipil köyünde dünyaya geldi. Yaşamının ilk 11 yılını burada geçiren Metin, geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan, 8 çocuklu emekçi bir ailenin 7. çocuğuydu.

İlkokulu, köyün tek okulunda, birleştirilmiş sınıfta okuyan Metin, çalışkan, başarılı, sevilen bir öğrenciydi. Abla ve ağabeylerinin yıllara yayılan göçünün ardından 1979’da annesi ve babasından hemen önce küçük kardeşi Aziz ile birlikte İstanbul’a geldi. Aynı yıl Esenler’deki Harp Dinçsoy İlköğretim Okulu’na kaydoldu ve 5. sınıfı burada okudu.


Ortaokula o zamanki adıyla Esenler Lisesi’nde başladı ve liseyi de burada okuyarak şimdiki adıyla Bakırköy İbrahim Turhan Lisesi’nden 1986’da mezun oldu. Lisede de başarılı bir öğrenci olan Metin, mezun olduktan sonra bir yıl dershaneye devam etti ve buradaki başarısıyla, kardeşinin de dershaneye gitmesini sağladı.


2. Yaz tatillerinde çalışarak…

Yaz tatillerinde çalışarak harçlığını çıkaran ve böyle okuyan Metin, 1989 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’ne girdi. Bu sırada fabrikada çalışan ablası, ağabeyi ve 86’dan itibaren kültürel ve sosyal faaliyetlerine katıldığı dernek sayesinde politik mücadele ile tanıştı. Metin üniversitede öğrenci gençlik mücadelesinin aktif bir üyesi oldu. Öğrenci ve işçi hareketinin oldukça coşkulu olduğu bu dönemlerde, birçok kez gözaltına alındı. Çevresinde, sürekli gülen, çok geniş bir arkadaş çevresi olan ve hoş sohbet biri olarak tanınıyordu. 

1992 yılının Mart ayında işçi ve emekçi hareketinin gelişimine objektif tutacak bir derginin, Haberde ve Yorumda Gerçek dergisinin çıkacağını öğrenince orada çalışmaya başladı. Yayın hayatı boyunca Haberde ve Yorumda Gerçek Dergisi’nde muhabiri olarak çalışan Metin, 7 Haziran 1995’te kurulan Evrensel gazetesinde başından itibaren yer aldı. Metin, 8 Ocak 1996’da, gazetecilik yaparken, gözaltında polislerce dövülerek öldürüldü.


3. Cinayet Günü Yaşananlar


Ümraniye Cezaevi’nde öldürülen tutukluların cenazesini izlemek üzere Alibeyköy’e gitmişti. Ancak, “Sarı Basın Kartı” olmadığı gerekçesiyle ilçeye sokulmadı. Haberi izlemekte “ısrarcı” davranınca da, gözaltına alındı ve yüzlerce insanla birlikte Eyüp Kapalı Spor Salonu’na götürüldü. Burada polislerin şiddetli cop darbeleriyle dövülerek öldürüldü.

4. Emniyet Amiri, ” Özel Muamele” diyor. Aşağıdaki satırlar, dava dosyasından tanık ifadesi olarak tarihe geçti.

“İnsanca yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahipsiniz. Size hiç kimse işkence ve eziyet yapamaz; insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamazsınız!”

Bu satırlar Emniyet Genel Müdürlüğü”nün internet sitesinde yazar.


Peki Metin nasıl öldü?


Onun da ayrıntısı var:


“O sırada Metin getirildi. Amirlerden biri “özel muamele” dedi. On kişi Metin”in üzerine çullandı. Cop, kazma sapı gibi şeylerle vuruyorlardı. Metin bayıldı. Su döküp ayılttılar. Tekrar dövmeye başladılar. Çok kan kaybediyordu. Tuvalete götürüp yıkadılar. İçlerinden biri “ölecek galiba, hastaneye götürelim” diyordu. Diğerleri “ölürse ölsün” diyerek dövmeye devam ettiler, Metin artık hareket etmiyordu.”


5. Bir de sanık ifadesi var

Çevik Kuvvet memuru Şuayip Mutluer, 1. Sınıf Emniyet Müdürü Yaşar Gökışık”a verdiği ifadede şöyle diyordu:

“Ben salona döndüğümde yerde yatan şahsı (Metin Göktepe) sordum, polis memuru Metin Kuşat, gazeteci olduğunu İstiklal Marşını bilmediğini söyledi. Ben de “boş ver” dedim, bir tekme de ben attım. O sırada polis memuru Saffet Hızarcı”nın yerde bulunan şahsa “Bu Ali için, bu Rüştü için, bu da Süleyman için” diyerek vurduğunu gördüm. Sonradan adamı dövmekten copunun kırıldığını öğrendim.”


Metin Göktepe”yi bu şekilde hunharca döverek öldürenler, dava açıldığında “istemeden adam öldürmek suçu” ile yargılandılar.


6. Avukat Fikret İlkiz’in Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’nde söyledikleri:

“Eğer istemiyorsanız, bir kere vurduktan sonra geri çekilirsiniz. Yere düşmüş insanın kafasına kırk kere kalasla vurmazsınız! Metin Göktepe seçilerek alınmış, Evrensel muhabiri olması nedeniyle bilinçli olarak dövülmüş ve isteyerek öldürülmüştür!”

Davayla ilgili çarpıcı detaylardan birisi de, Metin Göktepe’yi öldüren polisleri yargılayacak yer bulunamamasıydı…


Dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ağar, 25 bin polisin görev yaptığı İstanbul”dan güvenlik gerekçesiyle davayı Aydın”a nakletti. Orası da beğenilmedi, Afyon’a gönderildi. Duruşma günlerinde Susurluk Davası”ndan mahkum olmuş Korkut Eken Afyon’a geldi. 12 Mart dönemini yaşayanların adını bildiği Necdet Küçüktaşkıner, sanık polislerin avukatı oldu.


7. Ablası Meryem Göktepe cinayeti ve sonrasını anlatıyor:

İnsan bazen kimi olumsuzlukları hissediyor.

8 Ocak gecesi Metin’i aramak için ev telefonunu uyumuşlardır düşüncesiyle kısaca çaldırıp kapattım.


Saat 23.30 civarında.


Aklım Metin’de nedense ve uyumuşum. Sabah kalktığımda bir şeyim kaybolmuş gibiydim.


Gördüğüm rüyanın etkisi olabilir mi acaba diye arkadaşımla konuşuyordum iş yerimde. Rüyamda bir dere kenarındayım. Şırıl şırıl akan suda balıklar adeta dans ediyor. Ben de çok keyifle elimi uzatıp balıklardan tutuyorum.


Derken bir kara balık, boyu diğerlerinden daha küçük olanı avucumun içinden kayarak kaçıyor.


Çok üzülüyorum bu duruma.


Arkadaşım güzel olduğunu söylüyor, kısmetmiş balık görmek gibi şeyler söylüyor.


Ancak benim içimi acıtan bir şey olmuş o küçük karabalığın kaçışında…


8. “Bugün olağanüstü bir gün diyorum kendi kendime.”

O gün 9 Ocak sabahı işyerimde masama sığamıyorum. Sürekli oda değiştirip dolaşıyorum. Odama döndüğümde çeşitli kereler birileri tarafından arandığımı öğreniyorum.

Bu da canımı sıkıyor oldukça. Sonrasında eski iş arkadaşlarımın öğlene yemeğe gelecekleri notunu alıyorum “sakın Meryem bir yere ayrılmasın” tembihi ile.


Bugün olağanüstü bir gün diyorum kendi kendime. En yakın arkadaşıma bugün neden herkes beni arıyor ki, acaba bir şey mi oldu diye soruyorum. Hemen de uzaklaştırıyorum bu kötü düşünmeyi.


Gayri ihtiyari Metin diyorum birden.


Metin’e bir şey mi oldu düşüncesini saçma bulup, titriyorum sanki.


Bir telefona nihayet ben çıkıyorum. Beni yakaladın bravo diyorum.


9. “Buluşmaya gidinceye kadar yüreğim ağzımda.”

Karşı taraf durgun fark ediyorum. Ha evet ablam ve abim de aramışlar ulaşamamışlar diyor çok eskiden Metin ile ortak arkadaşımız olan Uysal. Benimle çok acil buluşmak istediğini anlatıyor, ama ben ona arkadaşlar gelecek filan diyorum. İsterse benim işyerime gelebileceğini de söylüyorum.

Olmaz diyor ve çok kararlı geliyor sesi. Bir şey olup olmadığını sorduğumda kendi özel bir sorunu olduğunu, ancak benim ona yardım edebileceğimi söylüyor. Kıyamayıp çıkıyorum ve tembihliyorum bürodaki arkadaşımı eğer gelirlerse beni mutlaka beklesinler diyorum.


Buluşmaya gidinceye kadar yüreğim ağzımda. Yol çok uzun geliyor. Oysa işyerime çok yakın. Buluşma anına kadar hep Metin ile ilgili olumsuzlukları öteliyorum


10. “Yaralılar var dünkü gözaltılardan” diyor.

Özgür Gündem’de çalışan ortak arkadaş gazeteye gidelim daha rahat konuşuruz diyor.

Karşısına dikiliyorum Yenikapı’dan sahile doğru gittiğimiz yolda. “Bana ya neler olduğunu anlat ya da gelmeyeceğim” diyorum.


İnkar etmeye çalışıyor. Bakıyor olmayacak Metin diyor. Yüreğim sıkışıyor, “Bir şey mi oldu, çabuk her neyse söyle” diye sarsıyorum.


“Yaralılar var dünkü gözaltılardan” diyor. Hatırlıyorum birden, dün cenazeler kalkacaktı sahi.


“Evrensel’den de Metin yaralıymış” diyor.


Nerde?


Nasıl?


Sorularım havada uçuşuyor.


Uysal “Sakin ol üç Metin var ya, hangisi belli değil” dediğinde “Ne fark eder ki? Gerçeği bilmek istiyorum” diyorum.


Aslında yüreğime ateş düştü ama hep kovmak istiyorum. Gazeteye gidiyoruz, bana bakıyor herkes ve ben acaba birisi gerçeği söyler mi? diye şaşkın bakınırken,”Ablasıymış”, “ablasıymış” kerelerce çınlıyor kulaklarımda.


“Ablasıymış!” hiç normal gelmiyor.


11. “Söyle” diyorum, “ne oldu Metin’e, öldü mü yoksa?”

Ben telefona uzanıyorum, abimi arayacağım.

Çok uzun geliyor o süre bana.


Bu arada masada bir toplu iğne alıp parmağıma olanca gücümle batırıyorum.


Kabus değil! Rüya değil! Karşıdan alo diyen yengeme soruyorum.


Yaralıymış, Çapadaymış.


Bulanık insanlar, karmakarışık uğultulu sesler’


Beni hastaneye götürdüklerini arabada öğreniyorum. Cerrahpaşa yolundayız. Hastane girişini geçiyoruz, anlam veremiyorum.


Çapa demişti yengem oysa. Adli Tıp önünde duruyor araba.


İbo! İbo’yu, ağabeyimi görüyorum.


Sağda üç genç kız ilişiyor gözüme, birisi yerlere atıyor kendini, ağlıyor, bağırıyor.


Diğer ikisi genç kızı sakinleştirmeye çalışıyor hem de ağlıyorlar.


İbo’ya koşup sarılıyorum o da ağlıyor benimle.


“Söyle” diyorum, “ne oldu Metin’e, öldü mü yoksa?” bir süre bir şey diyemiyor.


Nasıl denir ki? Metin, Metin nasıl ölür! “Anla artık” diyor…


12. Devlet İlk Kez Suçunu Kabul Etti

Göktepe’ye şiddet uygulayan beş polis ‘kastı aşan şekilde insan öldürmek’ (öldürme niyeti bulunmadan, taksirle) ve ‘faili belli olmayacak şekilde insan öldürmek’ suçlarından yedi yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Bir polis memuru ise Yargıtay’ın kararı bozmasından sonra 20 ay hapis ve beş ay kamu hizmetinden uzaklaştırma cezası aldı.

Sanıkların bir kısmı bir buçuk yıldan az süre cezaevinde tutuldu, ancak 2000’de yürürlüğe giren Şartlı Af Yasası cezaların tamamlanmasına engel oldu.


Öldürülmesinden sorumlu polisler kamuoyunda “Rahşan affı” diye bilinen afla şartlı tahliyeden yararlanarak toplam 1 yıl 8 ay yatmışlardır.


Metin Göktepe gözaltında öldürülmüş gazeteciler içinde katilleri yargılanmış ilk gazetecidir.

Ve bende yaptığım haberlerle Metin Göktepe adına verilen ödülü almış bir gazeteciyim.

Yani Metin Gökte’nin gittiği haberler için mücadele eden gazetecilerden biriyim..