Asker Covit-19 Çıkınca Askere Gidemediler!



MERHABA Ardahan’daki gelişmeleri görüntülü izlemeniz için youtube ArdahanTV Kanalımıza abone olmanız umuduyla. Görüntülü haberlerimiz için TIKla abone ol, izle.. 



Koronavirüs vaka sayısı bugün kaç oldu?


Mart ayından bugüne ülkemizde devam eden koronavirüs salgını devam ediyor. Alınan büyük tedbirler tarafından günlük vefat eden sayısı oldukça azaldı. 1 Haziran 2020 tarihinden itibaren normalleşme süreci başladı. Bu süreçte günlük koronavirüs haberleri gelmeye devam ediyor. 


Koronavirüs vaka sayısı: 1.182


Koronavirüs vefat sayısı: 15


Koronavirüs iyileşen sayısı: 1.103



İki Gözü Kör Olanlar..


Bugünkü yazıma, ”Bu yaşıma kadar gözlerimin gördüklerini, kulaklarımın duyduklarını anlatmayla başlayacağım” desem de bana göre bir mahalle baskısı olan ama ”dinin emri” denerek yasaklanan ve ”Hatasız dost arayan dostsuz” kalır diyen ataların freni ile benim gibi bir çoğumuzun anlatacaklarından vazgeçip, yaşamı boyunca gördüklerini, duyduklarını anlatmaktansa içine atmayı, dert edinmeyi yani üç maymunu oynamayı tercih ederiz..

Ve en önemlisi açık olduğunu sanıp, gerçekte ise aşkın ana merkezi olan kalp gözü gibi, takıntılarla sulanmış, körlenmiş beyni gibi güzel kaşlarla süslenen iki gözünün de kör olduğunu anlamayanlara sıkça anlatılan ve son olarak meslektaşım Okay Gönensin’in de köşesine aldığı bir hikâyeyi ben de buradan köşeme alıp, işleyeceğim belki kalp gözü dahil kör gözler, sağır kulaklar açılır diyerek…

Hikâyede iki fakir adam vardır. Bunlar komşu. Birkaç davarı, tavukları, küçük arazileri var. Ve ikisi sürekli kavga hâlindeler. Tavuk yüzünden, tarla yüzünden, küçük büyük her mesele yüzünden kavga ediyorlar.

Hızır iki adamı izliyor ve müdahale etmeye karar veriyor.

Bir gün ikisinden birisinin kapısını rastgele çalıyor. Adamı alıyor karşısına, “dile benden ne dilersen” diyor, “ne istersen yapacağım, ama sana yaptığımın iki katını komşuna da yapacağım.”




Adam uzun uzun düşünüyor, sonra Hızır’ın karşısına geçiyor: “Hızır Aleyhisselam, senden dileğim şudur: Benim bir gözümü kör et.”

Bu hikâyenin devamı birçok farklı şekilde yazılmıştır. Hızır ikisine birden gitseydi, ikisinin de ikişer gözü mü çıkmış olurdu? 

Ve hikâyeye farklı devamlar yazılır, ama bu arada iki fukaraya çok yüz de takılır.

Hep birlikte körleşme denebilecek bu duruma baktığımızda da karşımıza;

Aydın düşüncenin, insana bakışın ve en önemlisi demokrasi anlayışının henüz ulaşmadığı bir evreyi yaşayan köylerdeki çeperlerin diplerinden çıkıp, şehirlere götürdükleri sosyal hayat, siyasal yaşam hatta siyasette de bu iki fukaranın yaşadığı “benim bir gözüm çıksın, yeter ki onun iki gözü de kör olsun” ruhuyla yapılıyor.

Çatışma alanları arttıkça da bu ruh hâli için bazen “iki göze iki göz” bile bir tür “galibiyet” sayılıyor…

Toplumun “gerçek” çatışma alanları var. Bu alanları, hiç kimse gözünden olmadan daraltmanın ve yok etmenin yolları da var. Bu yolları açmak yerine, yeni çatışma alanları üretmek, karşıdakinin iki gözüne karşılık bir gözünü feda eden köylünün ruh hâlinin egemenliğinde söz konusu oluyor.

Şu anda herkesin içini karartan çatışmaları, inatlaşmaları, “el mi yaman bey mi yaman?” vuruşmalarını madde madde sıralamak da mümkün. Her maddenin iki ya da üç, dört tarafında da pozisyon almış olanların hepsinin “bir göze iki göz” hesabıyla hareket ettiklerini de görmekse hiç zor değil.

Kısaca başta, ‘Güçlü bir lobi’ denerek yapılan ve benim de başında bulunduğum sivil toplum örgütcülüğünde yani dernekçilikte daha net gördüğüm, “Bir göze iki göz” ruhuyla yapılan savaşların sonuçları her zaman biraz daha fazla ve hep birlikte “körleşme”dir.

“Körleşme”de savaşın nasıl çıktığını hatırlayan kalmaz, sadece savaşın kendisi kalır.

“Körleşme”nin insanlara ne vaat ettiğini bilmek için de fazla uzağa gitmeye gerek yok, çevremizdeki dramlar başarabilmişse tek gözünü koruyabilmiş olan herkese yeter.



Eski haberlerimiz için TIK la http://arsiv.kuzeyanadolugazetesi.com/ardahan.phpARDAHANLI ORHAN KESKİN KİTAPLAŞTI..


arşiv habr 03/06/2016 tarihli haber


‘Kitabın adını Orhan koydu’ 1984’te Diyarbakır Cezaevi’ndeki ölüm orucunda yaşamını yitiren Ardahanlı Devrimci Orhan Keskin’in yaşamı kitaplaştırıldı. Bir döneme ışık tutan kitabın adı Keskin’in son sözlerinden geliyor.


Azad Sağnıç’ın eseri ‘Orhan Keskin: Bana Beyaz Bir At Getirin’ 1975-1984 döneminde Kürt illerindeki Devrimci Yol çalışmalarına da kaynaklık edebilecek bir eser. Bir döneme ışık tutan kitap vesilesiyle Keskin’i yakından da tanıyan yazar Azad Sağnıç ile konuştuk.


Kitabınıza konu edindiğiniz Orhan Keskin kimdir?


Orhan Keskin 1957 doğumlu, Gürcü asıllı ve Şavşat’tan Ardahan’a göç eden bir ailenin çocuğu. Köy Enstitülü olan babasının demokrat yanlarından etkilenmiş. Babasının öğretmenliğinden kaynaklı olarak da Kürdistan bölgesini de neredeyse karış karış gezmiş. Buralarda Kürtlerle ve tanımadığı bir dille tanışmış. Bu dilin yasaklı oluşu onda bir kırılma noktası yaratmış.


Kitabın adının bir anlamı var mı?


Kitabın adının da özel bir anlamı var. Ölüm orucunun son haftalarında vücut direnci iyice düşen Orhan Keskin’in bilinci gidip geliyor ve zaman zaman yüksek sesle sayıklamaya başlıyor. Koğuş arkadaşları da onun sayıklarken en çok ‘Bana beyaz bir at getirin’ diye haykırdığını söylüyor. Kitabın adı da Orhan Keskin’in bu son sözlerinden geliyor.


 


Kitaptan anlaşıldığı kadarıyla Orhan Keskin’in politikleşmesinde iki eksen var. Biri, Kürt illerindeki baskı ve zulüm, diğeri de o dönem tüm ülkede yükselen gençlik mücadelesi.


Evet, Kürtlerin yaşadıklarını gözlemlemesi önemli oluyor. Ama tabii o dönemde, aydın ailelerin çocuklarının Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve Hüseyin İnan gibi isimlerden ciddi şekilde etkilenmesi söz konusu. Orhan Keskin de o gençlerden biri. Yükselen devrimci gençlik mücadelesi onu da içine çekiyor.


Orhan Keskin’le tanışıklığınız nedir?


1977’de Orhan’la, Tatvan’da bütün devrimci yapıların ortak kullandığı Tatvan Devrimci Kültür Derneği’nde tanıştık. Politik bir tartışma vardı. Orhan o tartışmaya dahil oldu ve bizim o güne kadar söylediklerimizden farklı şeyler söyledi. Ben de o dönem Rızgari hareketi içindeydim. Orhan’la aramızda 3-4 yaş vardı, o üniversiteli abi, biz de liseli gençlerdik. Konuşmasından ve sohbetimizden etkilenmiştim. Daha sonra dernekte ‘emperyalizm’ üzerine bir sunum görevi verildi ikimize. Ben epey hazırlanıp, sayfalarca kâğıtla geldim, Orhan da ise kalem bile yoktu. İlk başta ‘Sadece ben mi anlatacağım acaba?’ diye düşünüp telaşa kapıldım. Derken ben bir giriş yaptım ve sözü Orhan’a bıraktım. Orhan 2 saat boyunca çok doyurucu bir sunum yaptı. Hepimiz hayranlıkla onu dinlemiştik.


Peki, Keskin’in hayatını kitaplaştırma fikri nasıl oluştu?


Orhan’ın Diyarbakır Cezaevindeki ölüm orucunda yaşamını yitirdiğini duyduğumda çok üzülmüştüm. Ben de o zamanlar cezaevine girmiştim. Sonraları Tatvan’dayken Orhan’la tanışıklığım ve anılarımızı içeren bir yazı yazdım, birkaç yerde yayınlandı. Yıllar sonra Ankara’ya bir gidişimde Orhan’ın ablası İpek ablayla tanıştık, babasıyla görüştüm. Sonrasında İpek Ablay’la ilişkimiz gelişti. 2011 yılında İpek Abla beni aradı. Orhan’la ilgili bir kitap yazmamı istediğini söyledi.


Sadece bir devrimcinin hayatını değil, bilmediğiniz bir siyasi hareketin önemli bir alanını da yazacaktınız. Bu sizi heyecanlandırmadı mı?


Evet, Devrimci Yol yabancısı olduğum bir hareketti. Ben ise sadece Orhan’a karşı devrimci duygular taşıyordum. Devrimci Yol o dönemin en büyük hareketiydi ve uzaktan hayranlık uyandırıyordu. Yazabilmek ise ayrı bir beceri. Kaynaklara ulaşmak da zor. Ama bu arada ağzımızdan laf çıktı ve ‘yazacağım İpek Abla’ dedim. İpek Abla görüşülecek isimleri verdi. Türkiye’nin her tarafına dağılmış insanlarla konuştum, yurtdışında yaşayanlara da ulaşmaya çalıştım. Beni tanımadıkları için başlarda bayağı zorluk çektim. Sonra Erdoğan Aydın ve İsmail Nakipoğlu büyük destek verdi. Bu süreçte en büyük eksiklik de NotaBene Yayınlarından Yalçın Bürkev’le geç iletişime geçmiş olmam oldu. Yalçın’la kitaba başlarken tanışmalıymışım.


Bu kitap Orhan Keskin’in öyküsü olduğu kadar, Devrimci Yol’un da Kürt illerindeki çalışmalarının öyküsü. Bu yönüyle de bir ilki oluşturuyor. Peki siz bu kitaptan ne öğrendiniz?


16 yaşında solla tanışmış biriyim. Türkiye’nin belli bölgelerine gider, siyasi çalışmalar yapardım. Kürdistan’da Türkiyeli devrimcilerin böylesi bir örgütlenme yaptığını ve bu örgütlenmeyi yaparken yatay örgütlenme perspektifi yürüttüğünü ben bilmiyordum. Ciddi bir kitle çalışması yapıyorlarmış. Kürt hareketiyle Türkiyeli devrimci örgütler arasında elbette bir ilişki vardı ama yetersizdi. Meğerse hatırı sayılır bir örgütlülük varmış. Malatya’dan Hakkâri’ye, Ağrı’dan Mardin, Urfa, Halfeti, Antep ve Hatay’a kadar giden yatay bir örgütlenme varmış. Biz Kürtler ise kendi sorunlarımıza gömülmüşüz ve Türkiyeli devrimcilerin yeterince farkına varmamışız. Bu kitap bana bunu öğretti.


Orhan’ın bölgeyi oldukça iyi bildiğini görüyoruz. Devrimci Yol, Kürtler içerisinde örgütlendiği kadar Araplar, Terekemeler, Türkmenler ve orada yaşayan Türkler arasında da örgütleniyor o dönemde.


12 Eylül sonrasında Diyarbakır cezaevinde büyük bir zulüm var. Bu zulüm artık herkesçe biliniyor. Filmler çekildi, kitaplar yazıldı. 2500 civarı tutuklu var, bu sayı sirkülasyonlarla birkaç katına da çıkmıştır. Tutuklular içinde PKK ağırlığı var. Diğer Kürt ve Türk sol örgütlerinden kişiler ise azınlıklar. Diyarbakır Cezaevi ile ilgili ne söylersiniz?


Kitapta Kürt hareketinden birisi şöyle diyor: ‘Bana vurulan copun rengiyle Orhan Keskin’e vurulan copun rengi aynıydı. O, Orhan Keskin olduğu için daha az ya da daha fazla dayak yemedi. Dışarda PKK’li, Rızgarici, TİKKO’cu, DDKD’li, Devrimci Yolcu idik ama içerde sadece devrimciydik. Düşman bizi ayırmadı birbirimizden.” Diyarbakır zindanında vahşet tanımlanamayacak boyutlardaydı ve bütün devrimcilere yönelikti. Bütün devrimciler orada dizlerinin üstüne çöktü, sonra hep birlikte ayaklarının üzerine kalkıp düşmanı yendiler. Burada; Kemal Pir, Mazlum Doğan, Yılmaz Demir, Remzi Aytürk, Cemal Arat, Orhan Keskin gibi arkadaşların çok ciddi dirençleri ve öncülükleri söz konusuydu.


Öte yandan, o dönemde bölgedeki PKK ağırlığı şimdiki gibi değildi, varolan örgütlerden birisi durumundaydı. Devlet Diyarbakır Cezaevine PKK’lileri özel olarak topladı ve onlar üzerinden bir hesaplaşmaya yöneldi. Diğer Kürt örgütlerini ise farklı cezaevlerine dağıttı. Ama sonraki yıllarda bu politika ters tepti ve Diyarbakır Cezaevindeki zulüm PKK’nin sonraki varoluşunun en önemli zeminlerinden birisini oluşturdu.


Azad Sağnıç kimdir?


Hak ve Özgürlükler Partisi’nde 12 yıl etkin çalışma yaptım. Demokrat kişiliğimde, gerçek bir Marksist aydın olan babamın büyük etkisi vardır. Marksizmi Arapça’ya yapılan tercümelerle öğrenmiş bir insandı babam. Adı, Fakih Hüseyin Sağnıç’tır. Kimlik ismi ise Musa Sağnıç’tır. Babamın sol kimlikli olması, Kürt dili ve edebiyatı üzerine çalışması, Rızgari’nin yazı kadrosunda olması gibi etkenler beni etkiledi, dahası bütün aileyi tabii ki etkiledi. Bu etkilenme benim onur duyduğum bir etkileşimdir. Bütün aile aynı anda cezaevlerine girdik,öö aynı anda işkencelerden geçtik. Çok şey yaşadık. Dolayasıyla babamızla olan ilişkimiz baba oğul ilişkisinden çok yoldaş ilişkisiydi.