ÖĞRENCİ YURDUNUN BETONUNU ÇALDILAR mı?!.. ,


SÎZDE KONUĞUMUZ OLUN..



Gazeteci Fakir Yılmaz ile Gazeteci Özlem Şeyma YHılmaz’ın birlikte hazırlayıp, her pazar günleri saat: 14.00’da TEMPO TV’de Sundukları Canlı Yayın Programı


Her Pazar günü saat:14.00’da 


Sizde Tempo TV ekranına konuksunuz..




MERHABA Ardahan’daki gelişmeleri görüntülü izlemeniz için youtube ArdahanTV Kanalımıza abone olmanız umuduyla. Görüntülü haberlerimiz için TIKla abone ol, izle.. 



Ulusal gündeme düşen söz konusu iddiayla ilgili dilekçe verildiğini ancak herhangi bir işlem yapılmadığını ifade eden Terkoğlu, dilekçede adı geçen Ali Haydar Ergezen’in eski Bayındırlık ve İskân Bakanı Zeki Ergezen’in kardeşi olmasına dikkati çekti.



Salduzlarla iş ortağı olduğu ve 4 Milyonluk bir KDV alacağı/verecek olduğu öğrenilen konu ardından ters düştükleri iddi edilen şahısların birbirleri şikâyeti ardından, ‘Yüzlerce kız çocuğu ölebilir’ başlığı ile konuyu köşesine taşıyan Gazeteci şu iddialarda bulundu.


‘Yüzlerce kız çocuğu ölebilir’ 


Barış Terkoğlu


Günlerdir içim içimi yiyor. “Ya korkulan olursa” diyorum.


Önümde bir dizi şikâyet dilekçesi var. Cumhurbaşkanlığı’na yazılmış, valiliğe iletilmiş, savcılığa bildirilmiş. Anlatılana göre, belki yüzlerce kişinin ölümüne neden olacak bir hikâye.


Şöyle anlatayım…


Ardahan’da bir devlet yurdu var: Niyazi Mısri Kız Öğrenci Yurdu. Resmi öğrenci kapasitesi 852 kişi.


2014 yılında, inşaatı ihaleyle bir şirkete verildi. İhaleyi alan firma, alışık olduğumuz gibi, taşerona devretti. O da inşaatı bitirdi.


Derken…


2020 yılında taşeron firma sahibi-yetkilisi Ahmet Adil Yardımcı ortaya çıktı. “Bir dakika” dedi. İddiasına göre, yaptığı inşaatta bir oyun dönmüştü.


Yurdu inşa ederken Salduzlar Beton firmasından beton almıştı. Ancak yıllar sonra karşısına firmanın eski bir çalışanı çıkmış, itiraflarda bulunmuştu. Söylediğine göre, inşaata beton döken firma, betondan çalmıştı. 


Üstelik arkada işleyen bir yolsuzluk mekanizması vardı. Bu işi yaparken denetim firmasıyla birlikte çalışılıyor, sahte numuneler alınıyordu. “Her şey normal” raporuyla devlet de kandırılıyordu.


KONUYU KAPAT TEHDİDİ


Yardımcı’nın, 29 Ocak 2020 tarihli, CİMER’e şikâyet dilekçesinde şu yazıyor: “Yarın olacak bir faciadan sorumlu olmayacağım.”


Dilekçeleri karıştırıyorum. Hemen olayın üstüne gidilmiştir umudum yarım kalıyor. Zira Ardahan Valiliği’ne ve Cumhuriyet Savcılığına ulaşan, 19 Ocak 2021 tarihli dilekçede konunun kapatılmaya çalışıldığı anlatılıyor:


“İnşaatı yapan firma olan En-Sa Yapı ve Koltek Müşavirlik yetkilileri CİMER’e yapmış olduğum şikâyete müdahil olup yeni karot numunesi aldırmak yerine, gerçeğe aykırı düzenlenmiş olaneski numune sonuçlarıyla konuyu kapatmaya çalışmışlardır. En-Sa Yapı yetkilisi Ali Haydar Ergezen ve Koltek Müşavirlik Genel Müdürü Cem Bey benimle iletişime geçerek konuyu kapatmamı, aksi takdirde kendilerinin çok büyük zarar göreceklerini tehditkâr bir üslupla ifade etmişledir.”


Peki, Yardımcı ne istiyor?


Şunu talep etmiş:


“Bağımsız üniversite ve kuruluşlardan, tüm proje temellerinden, kolon, perde ve kirişlerden numune alınıp gerekli testlerin yapılması, aksi takdirde doğabilecek deprem, sel, doğal afet vb. oluşacak her türlü maddi ve manevi sorumluluk tarafıma ait değildir.”


Yani diyor ki: Ben bu inşaatın taşeronuyum, inşaatı ben yaptım ama bu inşaat yıkılabilir. Devlete, sorumluları haber veriyorum. Sonra bir depremde yıkılırsa beni günah keçisi ilan etmeyin!


ESKİ BAKANIN KARDEŞİ ÇIKTI


İşin ilginci, Yardımcı bir dedektiflik de yapmış. Bazı belgelere ve şahitlere ulaşıp savcılığa bildirmiş:


“Çevre ve Şehircilik Bakanlığı arşivlerinde, kısıtlı şartlarda iddialarımı doğrulayan bazı belgelere ulaştım. Dilekçemin ekinde sunuyorum.”


CİMER, valilik, savcılık derken olay bilirkişiye gitti. Yeniden numune alınıp herkesin içi rahatlatıldı mı derseniz, “maalesef” diyeceğim. Zira resmi bilirkişi raporunda şu yazıyor:


“100’ün üzerinde karot numunesi alınması gerekeceği, müdürlüğümüzde karot alma işini yapabilecek geçici görevle çalışmakta olan emekliliği gelmiş bir personelin olduğu, bu işlemin bir kişiyle yapılması durumunda haftalar/aylar süreceği, söz konusu binaların halen kız yurdu olarak kullanılmakta olduğundan bu işlemin haftalarca sürmesinin büyük mağduriyetler yaratacağı değerlendirilmiş olduğundan talebiniz hakkında işlem yapılamadığı belirtilmiştir.”


Bilirkişi raporunda “İnceleme haftalar sürer” denilerek işlem yapılmadığı belirtildi.


Sonuç olarak, “eski numune raporlarında sorun yok gibi görünüyor” denmesine dayanarak savcılık, “Kovuşturmaya yer yok” kararı verdi. Dosya da böylece kapandı.


Biraz dikkatli bakınca, dilekçede adı geçen Ali Haydar Ergezen’in, eski Bayındırlık ve İskân Bakanı Zeki Ergezen’in kardeşi olduğunu fark ediyorum. Ergezen’in şirketi, Ardahan’daki yurdun dışında, devletten milyarlarca liralık inşaat ihaleleri almış görünüyor. Haliyle, dosyanın kapanması, birilerinin dokunulmazlığının marifetiymiş gibi duruyor!


Devletin öğrenciler kalsın diye ihale ettiği bir yurt. İnşaattan kazanılan milyonlar. Üstüne betondan çalınma şüphesi. Yüzlerce kızın ölebileceğinin itirafı. Koca bina şimdi ne olacak sorusu. Devletin “Aman dokunmayalım” diyerek dosyayı kapatması. Bina sağlamsa dahi, bunu tespit etmek için, bir numune alınarak kamuoyunun rahatlatılmaması.


Betoncu şeyhler, her depremden sonra, sorumluyu “ölenlerin günahları” ilan ediyor ya… Belki de en büyük günah, yükselen binaların harcında karılıyor.



Dönüşemeyen Kentler..


Seçim startını verip ekibini sahaya, kendisini açılış sahnelerine atan AK Parti Genel Başkanı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türk usulü başkanlık sistemiyle idare ettiği ülkede bir 5 yıl daha iktidarının devamı için muhalefetle değil, ekonomiyle mücadele ettiği şu günlerde benim de onun kadar sevdiğim Ardahan gibi aşkım olan İstanbul’dayım…


Ülkenin en büyük metropolü olan fakat %70’inin gecekondu ve köhne binalarla kaplı olduğu ‘İstanbul kazan, ben kepçe’ misali Asya ile Avrupa’yı 3 köprü, bir tünelle bir birine bağlayan bu şehri gezerken en son gittiğim yerlerden biri de Kadıköy Kalamış’tı.


Ne alakaysa ayaklarının altında top, sırtında bulunan çuvalda ise top mermisi bulunan futbolcu heykelini görürken takımım olan Fenerbahçe’nin de “Vatan-Millet-Sakarya” edebiyatlarıyla sporu siyasete bulaştırdıklarını anlıyorum.


Aynı bölgede bulunan ve bilet almak için sıraya girmiş tuzu kuru misali lüks arabalıların sardığı Fenerbahçe Stadyumu Ordu Evi, çeşitli kurumlara ait deniz manzaralı sözüm ona eğitim merkezleri, yani birilerinin, bürokratların beleşten tatil yaptığı dinlenme tesisleri ve Eminönü, Çamlıca’da olduğu gibi üst düzey siyasi ve bürokratların gizli ortaklıklarıyla çökülen yeşillik alanlara kurulmuş içkili restoranlar.


Aynı durum sadece İstanbul’da değil, Ardahan’ın en büyük dağı Kısır’ın eteğinde bulunan Bayramoğlu (Kora) köyü değil, Kocaeli’nin ada kenti denilen semti Bayramoğlu’nda da yaşanırken E-5’in ve otobanların yanında her gün dikey yükselen yeni binaları da görüyor ve üzerlerine asılan ‘satılık, kiralık’ afişlerini fotoğraflayıp, ekonomik sıkıntının gökdelenleri bile zorda bırakıp, sattırdığı haberlerini yapıyorum.


Ve konut sıkıntısını aşmak için büro ve home ofis olarak yapılan onca gökdelenin eve dönüştürülme çabalarının olduğu yönünde haberlerde gördüğümüz haberler, komutanın sabah sporu yapmasından öte işe yaramaz hale gelen askeri alanlardan birisine, İst/Esenler’de de konan hükümetin başındaki aynı Erdoğan’ın muhalefet lideriymiş ya da ona hazırlanıyormuşçasına   bu ülkede 23 yıldır depremin hatırlattığı kentsel dönüşüm sorununun çözülmediğini söylediğini duydum.


Yani dikey yapılaşma yüzünden özür dilediği İstanbul’unda içinde olduğu Marmara depreminden bu yana bir adım ileri gidilmediğinin Fetö darbesi sonrasında dediği gibi “Allah affetsin” diyerek günah çıkarıyordu.


Hem de bir türlü dönüştürülemeyen ama en güzel alanlarına zenginlerce, hatırlı siyasi, siyasetçilerce, gizli ortaklı bürokratların hissedarı olduğu alanlarına çökülen kentlerden biri olan ve ana arterlerine, ‘Acısı Yüreğimizde’ Afişleri asılan İstanbul’da…




arşiv haber 03/06/2016 tarihli yorum


Esenyurt’ta iftiranın ihanete evrilişi…


Öztürk Polat


İtalya Komünist Hareketinin önemli teorisyenlerinden Antonio Gramscı, İtalyan İşçi sınıfının kurtuluşu ve geleceğine dair önermelerini siyasi tutsaklık yaşamı süresince cezaevinde yazmış olduğu “Hapishane Defterleri” isimli çalışmasında toparlamaya çalışmıştır.


Gramscı, “Hapishane Defterleri” ismini verdiği çalışmasında sivil toplum hareketlerini çok yönlü irdelerken: Sivil Toplumda tesis edilmiş, hegemonya yıkılmadıkça, devletin zor aygıtı (hükümet ve yürütme gücünün elinde toplanan kolluk kuvvetleri) bütünüyle felce uğratılmış olsa bile egemen sınıfın egemenliğine son verilmesinin olanaklı olmadığı yargısına varır.


***


Gramscı; Marx ve Hegel’ci felsefe geleneğinden, bizde birkaç yurtsever ve demokrat arkadaşımızla birlikte Gramscı’dan devraldığımız, sivil toplum anlayışı üzerine yakın zamanda gerçekleşecek olan kongrede İstanbul Göle Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Derneği’nin yönetim kurulan talip olma fikrini tartıştık.


Günümüz Türkiye’sinde aktif ve toplum yararına faaliyet yürüten sivil toplum örgütlerine çokça ihtiyaç duyuyoruz.


Bu nedenle çıktığımız yolda hedefimiz; İstanbul Göle Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Derneği’nin daha işlevsel hale getirmek, derneği sivil toplum hareketine çevirmekti.


Daha fikir aşamasında olduğu için çeşitli tartışma süreçlerinden geçirdiğimiz Göle Derneğinin yeni dönem yönetimine talip olma düşüncesi bizde hâsıl olduğu anda ahlak ve vicdan dışı ithamlara tabi tutulduk.


Sayıları 3-5 kişiyi bulan, söylemleri ile bizimle aynı siyasi cenahın mensubu, hewallerimiz, yoldaşlarımız olduklarını iddia ettikleri halde, Esenyurt yerelinde kirli ilişkiler kurarak ayakta duran bir güruh tarafından hedef gösterildiğimiz bu süreç bana Âşık Reyhani’nin öyküsünü anımsattı.


***


Ozan, Erzurum’da sanatsal çalışmalarını sürdürdüğü esnada iftiraya maruz kalır. Reyhani iftiraya uğradığı o gün itibariyle Erzurum’dan ayrılmaya karar verir. Göç yollarındaki Ozan’ın bağlamasının tellerinden;


“Öz canımdan çok sevdiğim Erzurum/Çaresiz dişimi sıktım gidirem/Gafillerden darbe yedi gururum/Kaderime boyun büktüm gidirem…


Sırtıma verdiler sitem yükünü/Kırk senedir beklediğim ekini/Harmana dökmeden gidirem…” ağıtı dökülür.


Ozan, şahsına karşı iftira yoluyla vukuu bulan ihanet nedeniyle doğduğu, doyduğu, kendini bulduğu coğrafyasından koparılmış, toprak özlemiyle ölüme terk edilmişti.


Âşık Reyhani kendisine atılan iftiranın sonucu bir biçimiyle sürgüne gönderilmişti…


***


“Tarih tekerrürden ibarettir.” Sözünün tamda karşılığını bulduğu bugünlerde Âşık Reyhani’nin dün Erzurum’dan göçe zorlandığı iftiraya dayalı ihanet bugün Esenyurt’ta bizim karşımıza çıktı.


Esenyurt’ta 3-5 kişilik rant düşkünü küçük insanlardan oluşan bir grubun; demokrasi, eşitlik ve özgürlük alanında mücadele etmiş, yıllarını vermiş hatta bu uğurda ağır bedeller ödemiş yapıya yönelik sarf ettiği iftiralar ihanetin bir başka türevidir…


Ozan Reyhani bir edebiyat, sanat adamıdır bu nedenle duygusal, kırılgan bir yapıya sahiptir. Doğası ve uğraşı gereği taşıdığı duygusallık ozanı kendi coğrafyasından koparmış, sürgünde ölüme götürmüştür. Ancak biz ozan olmadığımız için doğamızda duygularla harekete yer yoktur bu nedenledir ki; birkaç kimliksiz birey istedi diye ne inançlarımızdan vazgeçeriz, nede coğrafyamızdan koparız.


Mantık çerçevesinde inadına mücadeleye devam ederiz. Tıpkı Antonio Gramscı gibi…


Öztürk POLAT