Bölge stk’ları bölünüp, parçalanarak Birleşeceklerini sanıp ayrı telden, her biri bir diğer yandan cırtık atarak


SÎZDE KONUĞUMUZ OLUN..



Gazeteci Fakir Yılmaz ile Gazeteci Özlem Şeyma YHılmaz’ın birlikte hazırlayıp, her pazar günleri saat: 14.00’da TEMPO TV’de Sundukları Canlı Yayın Programı


Her Pazar günü saat:14.00’da 


Sizde Tempo TV ekranına konuksunuz..




MERHABA Ardahan’daki gelişmeleri görüntülü izlemeniz için youtube ArdahanTV Kanalımıza abone olmanız umuduyla. Görüntülü haberlerimiz için TIKla abone ol, izle.. 



İlki gazeteci Fakir Yılmaz’ın ARDAFED başkanlığında yapılan ve etkinlik öncesi başta İstanbul’da olmak üzere birçok kentte yapılan duyurular ile 2 milyon insanın bir araya geldiği 1. Ardahan Tanıtım Günleri ardından yapılan bu tür etkinlikle bölünme ve parçalanma dolaysıyla eski günlerini arıyor.

Her stk’nın kendi başına ayrı dallarda at oynatmaya çalıştığı gözlenen tanıtım günleri hem aynı günlerde hem de her bir derneğin başka alanlarda yapması dolaysıyla köy düğünleri kadar kalabalıklarla yapılmakta.

Çoğu uzun süredir gitmediği ya da hiç görmediği olanlarca yapılan sözde tanıtmaların amacı dışına çıktığından yakınan Ardahanlılar birçok sorunla baş başa bulunan Ardahan’ı tanıtma adı altında her köşe de ayrı ayrı etkinlikler yapanlarına derdinin Ardahan değil, kendilerini kurtarma olduğuna dikkat çekmekteler.

KAI, KAISİADLAR ONLADAN DAHA ETKİLİ!

Gazeteci Fakir Yılmaz’ın ‘üçlü Bir Ardahan Lobisi’ diyerek başlattığı tanıtım günlerine Ardahan adını taşıyan stk’lardan çok aynı günlerde etkinlikler düzenleyen KAI, KAİSİAD’lara daha başarılı işlere imza atması diğer dikkat çeken bir konu.



BASIN HERKESE LAZIM!..

Bu yazı yazılırken AKP ve MHP’nin hazırladığı sansür yasasının birçok maddesi kabul edilirken, 3 yıla kadar hapis cezasını öngören kritik 29. maddenin de içinde bulunduğu 2. bölümün görüşülmesine bugün başlanacak. 

Basın ve meslek örgütleri ile muhalefet partilerinin tepki gösterdiği teklif, Mecliste görüşülmeye devam ederken ve büyük ihtimalle bugün kabul edilecek gibi görünürken iktidarın çok da oralı olmadığı yani birçok kanun, yasa ve önerge gibi Tİ’ye almadığı eleştiri ve kınamalarda devam ediyor.

Ancak hükümeti haklı çıkaran bu ciddiyetsiz eleştirilerin nedenine baktığımızda başta sözüm ona basın ve medya kuruluşlarını temsil ettiklerini iddia eden ancak iş kendilerine gelene kadar üç maymunu oynamakla meşgul olanları değil asıl konunun birinci muhatabı olan kamuoyuna yani okura bakmak isterim.

Evet, 84 milyonluk ülkede 1 milyonu spor, 1 milyonu bulmaca, 1 milyonu magazin ve at yarışı olmak üzere toplam 4 ila 4,5 milyon gazetenin ancak tiraj yaptığı ülkemizde basının özgür olması konusunda akıl verenlerin sayısı 20 milyondan aşağı değil desem inanın.

Zira her gün bir gazete bayine gidip günlük bir gazete almayanlardan bilirim. Bu yetmezmiş gibi günde bir gazete dahi almadan “satılık basın” diye bağırıp çağıranların sayısı yine 20 milyondan fazladır.



84 milyonluk ülkede 4 milyonu gazete alan, 20 milyonu gazete almayan 20 milyonun da satılık basın dediği ülkede geriye kalan 40 milyonun da 20 milyonu Facebook, 15 milyonu instagram geriye kalanı ise Twitter’la basın özgürlüğünü savunur.

Mahallesinde, bulunduğu ilçede kaç mahallesi olduğunu bilmediği kentte yerel gazeteden bihaber, matbaayı düğün davetiyesi için arıyan bir toplumun özgürlüğün ne anlama geldiğini bilmemesi gibi, basının da bir gün kendisine lazım olacağını anlamaz. 

Çünkü güvenlik güçleri gibi onun huzuru, güzel yaşamı için gereken ve tüm dünyada basının 4. kuvveti olduğu demokrasi için mücadele edildiği bir fert, bir aile, bir millet ve de bir ülke için olduğunu anlayamaz.

Yani kısacası basın ve medyaya sahip çıkacak olanlar biz gazetecilerden çok, okur olduğunu bilmemize karşın gazete almayan, gazeteciyi satılık diye suçlayan ve adalet gibi basınında aslında ona lazım olduğunu anlamayıp sus, pus olup yaşananları izleyen topluma bakmak gerekir desem de boş olacak.

Çünkü yazım bitene ve yayınlanana kadar bahsi geçen yasa diğer bir çok antidemokratik yasa, kanun, genelge gibi hayata geçmiş olacak, bu tam demokrasi özlemi çekilen ama tam tersine giden ülkede..




arşiv haber 05/04/2017 tarihli haber/yorum


“NEDEN HAYIR’ 


DSP Çıldır Eski İl Genel Meclis Üyesi Nejdet Kanbir, 16 Nisan’da yapılacak referandum öncesi özel bir yazı kaleme aldı. KANBİR, “NEDEN HAYIR’ DEDİĞİ YAZISINI AYNEN YAYINLIYORUZ


Evetçiler’e ve Torunlar’a Mektup


Nejdet KANBİR


    82 Anayasası halkoyuna sunulmadan önce, denilebilir ki tek başına bir parti gibi çalışıp, olumsuzluklarını topluma anlatan rahmetli Uğur Mumcu, bu konuda bir sinema salonunda toplantı yaptığında Ankara’da öğrenci idim ve çıkışta birkaç genç etrafını sarıp çeşitli sorular yöneltmiştik. Benim sorum çok radikale kaçan bir tondaydı. Hatırımda kaldığınca “sistem içi” bir tartışmanın neden bu kadar önemsendiğini surmuştum. Rahmetli gözlerime bakarak, “delikanlı, sen gazeteye gel, orada konuşalım” demişti. Ve hala üzülerek anarım ki gitmemiştim. Şimdi daha iyi anlıyorum ‘radikale’ kaçmanın gerçekten bir kaçma olduğunu ve bu günkü “sistem içi” tartışmanın tarafı olma zorunluluğunu, daha yakıcı buluyorum. Bu yakıcılık, evetçiler ve torunlar için, toplum önünde sorumluluk bilinciyle üç-beş kelam etmeyi zorunlu kılıyor.


CEVABI ZOR SORULAR


            Anayasa değişiklik paketinin madde numaranındaki sıraya değilde, öne çıkan öneme göre giriş yapacak olursak;


            Zor Soru 1: Değişikliğin 8. madesinde düzenlenen Madde 104’te, “Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil eder” konumdaki bir makamda olan kişinin, senin oy verdiğin benimsediğin partinin dışında bir partinin mensubu olması mı ve öyle kalması mı daha iyi, yoksa senin siyasi görüşünde olmayan, oy vermediğin bir partiden de olsa, seçildikten sonra partisiyle ilişiği kalmasa, tarafsızlık yemini etse ve bu yeminine bağlı kalan biri olsa mı daha iyi?


            2: Taraflı bir Cumhurbaşkanı’nın atadığı HSK ve AYM hakimlerinin, daha ilk değişiklikle getirilen “tarafsızlığı”na kim inanç getirebilir ve ne derece “bağımsız” kalabilirler? HSK üyesi bir daha seçimek için ‘eğilir’ ise, hukuk eğilmez mi? Hem HSK seçimini yenilemekteki acele niye? Görevdeki süresi dolmayanların kazanılmış hakları ne olacak? Anayasa hak-hukuk üst metni mi, yoksa kazanılmış hakkkı gasp metni mi? Daha önceki seçime ilişkin düzenlemeyi de bu hükümetin yaptığını hatırlatmak ve hatırlamak gerekmez mi?


            3: Yine 104. madde ile getirilen yetkileriyle yaptğı atamalarla, Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve bakanları bürokrat yapan ve üst düzey kanu yöneticilerini, yüksek bürokratları atayan partili, yani taraflı bir Cumhurbaşkanının atadığı, bakanlar, yardımcılar ve bürokratlarda “devlet adamı” vasfı ne kadar kalır? Atayanın Adamı olmayı önleyecek hangi güvence var? Daha şimdiden, bürratların il ve  ilçe başkanları karşısında verdikleri görüntü sizi uyarmıyor mu? Merak uyandırdıysa bir örnek gösterelim.


http://www.cildirmanset.com/haber/imamoglundan-iadeyi-ziyaret-4127.html bakın bu adrese bakalım ne göreceksiniz?


            4: Dahası, atanmış bakan ve yardımcıya yani bürokrata, Cumhurbaşkanı düzeyinde dokunulmazlık niye? Bu iktidarın liderliği değil mi ki yıllarca “seçilmiş atanmıştan üstündür” diye bürokrasiye, “bürokratik oligarşiye” meydan okuyup, toplum nezdinde destek aramıyor muydu? Niye şimdi atanmışları, hem de cumhurbaşkanı düzeyinde zırha büründüren bir Anayasa oluşturuluyor?


            Kendi atadıklarını koruma ihtiyacı niye? Haksız, hukuksuz, gayrimeşru işlerdemi, toplum zararına işlerdemi faaleyette mi bulunacaklar ki hukuktan saklanılıyorlar?


            Yakın zaman önce 4 bakanın, kamuoyu nezdinde ve vicdanında açık-seçik olan, aile bireylerinin ve kendilerinin kimi  ilişkilerine rağmen yargılanamaması hafızalarımızda yeniyken ve milletvekilliği dokunulmazlığı vekillik süresi sonunda kendiliğinden biterken, seçilmemiş ve devlet adamı da olması mümkün görünmeyen, atayanın adamları bakan ve yardımcılarının ömür boyu dokunulmazlık zırhına büründürülmelerini hangi vicdan içine sindirip kabul edebilir?


            Özellikle atanmış yardımcı Cumhurbaşkanı’na vekalet de edeceğinden, bu koruma zırhı iyi niyetle yorumlanabilir mi?


            Misyoner bir adam vekaleti alınca devletin ‘sahibi’ devletin başı olursa, iş nereye varır?


            Değil hastalanan, ölümü dahi saklanan devlet başını tarihten bilen bir toplumu nasıl bir tehlike bekliyor?


            Kanaatimce bu düzenleme, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi değil, Cumhurbaşkanı Yardımcılığı İktidarı için yapılmış bir düzenlemedir.


            Misyoner bir başkan yardımcısı için yapılan bir düzenlemenin risklerini bu toplum neden görmezden gelsin? Daha dün en tepedekilerin en mahremine kadar yükselmediler mi?


            5: Meclisin seçimi yenileme kararını, Cumhurbaşkanı 2. dönemini yapmaktayden, 2. dönemin sonuna az biraz kala almasını ve Cumhurbaşkanı’na 3.bir 5 yıl yolunu açması, buna teşne olup kendisini de, parti gerel başkanı olan Cumhurbaşkanı’nın vekil listesine yeniden yazdırması karşılığı yapması, her iki tarafın etik olmayan ve güya gözden kaçırabilmek için “karşılıklılık” adı verilmiş HİLEYE göz yummak ayıp değil mi?


            Hem istikrar için ‘tek baş’ deyip, hem kanun gerekçesinde, seçimin Cumhurbaşkanı’nca yenilenmesini ” sistem tıkanıklıklarının mili iradeye müracaatla çözümüne imkan tanımak” demek bir yaman çelişki değil midir?


bkz. https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem26/yil01/ss447.pdf sf.14.


Yoksa ilk söylediğimiz, meclisin seçim kararıyla yapacağı “karşılıklı” kıyak, Cumhurbaşkanı çoğunluk partisinin başı olması durumda olan, ve diğer seçenek ise,  olurya, aksiya, Cumhurbaşkanı’na yargı yolu açılacak gibi bir aritmetiğe denk bir TBMM olması durumunda, bu “sistem tıkanıklığı” adıyla adlanmış olmaya?


            Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi deniyor ya, istikrar için meclis aritmetiğinden ayrı olarak “Tek Kişilik Hükümet” seçiliyorya (evetçilerde şöyle diyor, “tek kişilik hükümet”), peki niye sistem tıkanıyor?


            Niye? Meclis çoğunluğu Cuhurbaşkanı ile çelişince, olurya, yargı yolu gözükünce oluyor değil mi? Galiba tıkanıksız sistem, teorik olarak yok. Öyle ise bu tek başına ve gerekçesiz meclisi dağıtıp seçime götürme, mevcudu fesh etme, değinmekten yoruldukları “milli irade”ye karşı bir silah olmuyor mu?


            6: Cumhurbaşkanı kararnamesi, kanunla düzenlenen konuda düzenlenemez deniyorya; 123 maddede yapılan değişiklikle kanuna eşit, 119. maddedeki değişiklikte ise Anayasa’yı askıya alacak güçte değil mi?


            Hem, 123 ile verilen yetki ile Cumhurbaşkanı hangi Tüzel Kişilik’i kuracaktır. Şimdi olmayan ve geçmişte kurulan OHAL Bölge Valiliği bize birşeyler çağrıştırmıyor mu?


            7: Her kuruma atama yapan atadığına el çektiren, bakanlık kurup kapatan bir ‘tek kişi’ ve taraflı Cumhurbaşkanı, bu belirlediği her şeyden de sorumlu olmalı değil mi?


            Peki, Anayasanın 117. maddesinin kimi fıkraları değişitirilip, kimisi tamamen kaldırılırken 2. fıkrasındaki (Millî güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından, Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı, Bakanlar Kurulu sorumludur) hükmü neden bir düzenlemeye tabi tutulmamış? Niye buradaki sorumluluğu atadığı bürokrat bakanlarda bırakıyor da Cumhurbaşkanı’nın kendisi üstlenmiyor? Niye, sorumluluk, bürokrat, Atayanın Adamı bakanlarda hala?


            Cumhurbaşkanı’nı bu sorumluluktan korumak, sakınmak, kaçırmak niye?


            Bir beklenti mi, dahası bir plan mı var ülke güvenliğini tehlikeye düşürecek?


            Peki, MGK’yı kaldırıp (Madde 8’de 104’ü düzenlerken) “Milli güvenlik politikalarını belirler ve gerekli tedbirleri alır.” yetkisini Cumhurbaşkanına veren Anayasa, sorumluluğunu niye vermiyor? Ne olmuş oluyor?


            8: ‘Torba Madde’ olan 16. maddenin Ç fırkası ile Anayasa’nın 108. maddesinde düzenlenmiş olan  Devlet Denetleme Kurulu’nun görevlerine ek verilen “İdari Soruşturma” sonucu, her an bir (yerel de olabilecek ve siyasi olma ihtimali çok yüksek olan) bahaneyle açılabilecek bir idari soruşturmayla görevini her an kaybetme korkusu yüreğine düşecek yüksek bürokrat ve kamu kurumu nitelikli kuruluşların başında bulunanlar, nasıl kamu görevi yapacaklar?


            Devlet Adamı bürokratı, Atayanın Adamı yapan, güçlü bir olumsuz adım değil mi?


            Yerelde Cumhurbaşkanı’nın partisinin başları, birer küçük Cumhurbaşkanı temsilcisi, vekili olmayacaklar mı?


            9: “İddia ediyorum” diyeceğim, gerek yok! Şayet Evet çıkarsa, hızla seçime gidilecek, 6 aylık düzenleme sürecinin başlarında, eğer değiştirilmesi düşünülüyorsa, seçim kanunu değiştirilecek, ve ilk fırsatta erken seçime gidilecektir.


            Niye mi?


            Değişiklik metninin 17. Maddesi ile getirilin Geçici 21. Maddenin A Bendinde; (Türkiye Büyük Millet Meclisinin 27’nci Yasama Dönemi milletvekili genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi 3/11/2019 tarihinde birlikte yapılır. Seçimin yapılacağı tarihe kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ve Cumhurbaşkanının görevi devam eder. Meclisin seçim kararı alması halinde, 27’nci Yasama Dönemi milletvekili genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçimi birlikte yapılır.) işaret edilen durum olursa, yani, Meclis’te çoğunluğu elinde bulunduran bu günkü iktidar, meclis kararı ile erken seçime gitmesi halinde, Anayasanın 67. Maddesinin son fıkrasında düzenmiş olan; “Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz.” Hükmü, yeni düzenlemedeki 17 maddenin H bendi ile; “Anayasanın 67 nci maddesinin son fıkrası hükmü, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra birlikte yapılacak ilk milletvekili genel seçimi ile Cumhurbaşkanlığı seçimi bakımından uygulanmaz.” denilerek geçersiz kılınmakta ve erken seçimin yolu açılmaktadır. Yani seçimlerin 3 Kasım 2019’da yapılacağı söylemi göz boyamadan başka bir şey değildir. Erken seçim, referandum sonrası girilen yeni süreç olacaktır. Kanun yoluyla toplumu kandırmak bu olsa gerek!


Hani bu Anayasa düzenlemesi 2019 sonrasında yürürlüğe girecekti, hani bu düzenlemeler “Erdoğan sonrası” içindi? Yoksa Erdoğan sabırsızlığı için mi? Daha doğrusu müstakbel sinsi başkan yardımcılığına hazırlanan, bilmediğimiz bir misyonun bir an önce fırsatı ele geçirmesi için mi?


            Şimdi, EY EVETÇİLER, BUNCA ÖRTÜLÜ RİYAKARLIĞA NASIL EVET DİYECEKSİNİZ? Bir daha düşünün!


            10: Cumhurbaşkanı, Bakanlar ve Başkan Yardımcılarının yargılanmasına gelince; yöresel bir anlatıdır; adamın biri demiş ki; “babamı satacağım”, demişler ki; “baba da satılır mı?”, adam; “ ele bir fiyat isteyecem ki kimse almasın…” yeter her halde! Hem niye bizim devletimizin başındakiler suç işleyecek potansiyeli olanlar olsun ki?


            11: “Devlette devamlılık esastır” diye bir düsturu, devlet geleneğimizde hep duyarız. Peki bunca atama ve görevden alma yetkisi, ne kazanılmış hak ne de liyakat dinlemeden her yeni partili ve taraflı Cumhurbaşkanın tüm bürokratik yapıyı sil baştan kendi siyasi kadrosuyla doldurmasına yol açmayacak mı? Ne olacak düstürunuz?


NETİCETEN


Evetçiler, taşıdığı sakıncaları, gizli içerik ve ihtimalleri örtmekle, getireceği tehlikeyi saklamakla, ülkeye, geleceğe kötülük ediyorlar. Bir düzenlemenin olumsuz olabilir yön ve içeriği varsa, getirisi-götürüsü iyi tartılmalıdır!


            Olmayacak umarım, ama olur da Evet çıkarsa ve bu ülkeye kötülük getirirse, bugün evet için çırpınanlar, bu kötülüğe ettikleri hizmetin bedelini kendilerine sormaya da yemin etsinler. Evet için kurulan ittifaklar, aşiret ilkelliği uyarıcı olmalı değil mi?


            Bu yazıyı okuyan, ilk anda mevcudu çok beğendiğimizi sanacak!


            ASLA!!!


            Bir ilerlemeci olarak, ceberrut devlet sisteminin, daha da ceberrutlaşmasını istemediğimden,


            Sokakların, herkesin kardeşçe yaşaması gereken panayır yerleri olması gerekliliğini isterken, karışmasını istemediğimden,


            Adaletin, alınan temiz kır havası gibi, farkında olunamayacak kadar bol olmasını isterken, adaletsizliğin daha da çoğalmasını istemediğimden,


            Eşitliği ve başkasına zarar vermeyecek her türlü özgürlüğü isterken, kayırmacılığın ve baskıcılığın, ötekileştirmenin artmasını istemediğimden,


Velhasıl, toplumda huzursuzluk, toprağa  kötülük akmasını diye HAYIR!


Yürünmek istenen yol, iyi bir yol değildir.


Atatürk’ün, Hitlerin ve 3. Napolyon’un yürüdükleri yola ve yaptıklarına bakınca günümüzde yapılmak istenen için epey açıklayıcı buluyorum. Hitleri geçelim; özelikle 3. Napolyon ve Atatürk!


1848’de Cumhurbaşkanı seçilen yeğen Napolyon, “bir hükümet darbesi ile” 1852’de kendini imparator ilan etti.


Atatürk’e geline; bu gün yürünen yol onun yolu, ancak şimdi bu yolda yürüyen iktidar sahiplerinin ayak izleri tam ters istikamette görünüyor…


İlerlemecilik, bu topraklarda Atatürk’ten geriyi kabul edemez.


3. Napolyon için söylenmiş bir sözle bitirmekte fayda var;  “O’nun gözünde dış politika, Fransa’daki yönetimini güvence altına almak, tahtını meşru hale getirmek ve hanedanını kurmak için sadece bir araçtı… Ülke içinde kendisini popüler yapmak için faydalı her hangi bir araçtan ve kombinazondan vazgeçmezdi” (H. Kısınger, Diplomasi. Sf. 91 İş Bankası Yayınları)


            Sarayın akıllıları tarihten gerekli olanları seçiyor.


Şimdi sıra yurttaşlarda…


“ben söyledim günahımdan çıktım”…


**Siliop’i Değil, Çıldır!


Ardahan’ın Gürcistan e Ermenistan’ komşu ilçesi Çıldır Belediyesine ait depoda ki görüntüler savaş hali yaşamış bir yeri andırıyor.


Geçtiğimiz gün yaşanan çatışmalarda yıkılmadık iş yeri, yakılmadık aracın kalmadığı Silopi’de ki görüntüleri andıran manzaralarla dolu Çıldır Belediyesinde ki depoda en dikkat çekici fotoğraf ise kardeş belediyelerden alınan hurda araçların kısa sürede kullanılmaz hale gelip, çöpet atıldığını ortaya koyan Çıldır Belediyesine ait yolcu otobüsü oldu.